Don Kişot (26)

D

     Yirmi Altıncı Bölüm (Düşmanlar Sanço’nun şatosuna baskın yapıyorlar)
     Sanço on beş günden beri şehri idare ediyor ve kimsenin kendisinden şikâyeti olmuyordu. Tam tersine herkes ondan hoşnuttu. Valinin etrafını alan kâhya ve saray adamları, işin nihayetinde bir köylüden başka bir şey olmayan bir adamın kafasında bu kadar akıl bulunmasına hayran oluyorlardı.
     Onun bir sağduyu mahsulü olmayan hiçbir emir, hiçbir tedbiri yoktu. Kâhyasından her gün rapor alan dük bile valisinin bazı ipsiz sapsız fikirlerine gülmekle beraber Don Kişot’un meşhur seyisini övmek için çok kere sebepler buluyordu.
     Bununla beraber bazı kimseler bu oyunu fazla uzamış buldular ve Sanço Panza’yı işinden iğrendirmeye yemin ettiler. Bu suikast belki de meşhur hekimin başının altından çıkıyordu. Pek mümkün değildir ama bana öyle geliyor ki, bu gizli tertibi o idare etmekteydi. Çünkü gözden düşmüş olmasının ve valinin yiyeceği yemekleri öncelikle kendisine tattırmasını bir türlü şanına yakıştıramamış ve hazmedememişti.
     Sanço kâhyaya:
— Kimsenin benim yiyeceklerime zehir katmaya cesaret edip edemeyeceğini böyle görüp anlamış olacağız.  Hekimbaşı kızarmış keklikleri yahut kaymaklı çörekleri yerken yüzünü buruşturmadıkça kimse beni daha iyi bir dünyaya göndermek istemiyor demektir.
     Derken gecenin birinde yatağında yatan ve yığınlarla emirler verdikten sonra huzur içinde yorgunluğunu atmaya çalışan valimiz birdenbire telaşlı çan sesleri ve haykırışlarla uykusundan uyandı ve bir felaket oluyor sandı. Yatağında doğruldu ve heyecandan yüreği çarparak sokakları dinledi.
     Bu gürültüye borazan ve trampet seslerinin karışması Sanço’nun hayret ve dehşetini arttırmaktaydı. Bir sıçrayışta yatağından çıktı, sırtında gecelik gömleği ile pencereye koştu ve sokağa baktı. Gözünün önünde korkunç bir manzara vardı. Etrafta bir takım insanlar dövüşüyorlar, oradan oraya koşuşan silahşörlerden başka bir şey görmüyordu. Yanan meşaleler bu korkunç manzaraları uğursuz bir ışıkla aydınlatmaktaydı. Aynı dakikada odanın kapısı açıldı, içeriye ellerinde kılıçlarla yirmi kadar adam girdi.
— Silah başına monsenyör, silah başına! diye haykırıyorlardı. Düşmanlar bize saldırıyorlar! Şimdiden şehrin üçte ikisini zapt etmişlerdir; imdadımıza yetişmezseniz halimiz dumandır.
     Vali titreye titreye:
— Sevgili dostlarım, dedi. Bu durumda ne istersiniz ki yapayım?
     Silahşörlerden biri:
— Yapılacak tek şey var monsenyör, dedi. Silahlarınızı kuşanmak ve bizimle beraber savaşmak. Düşmanlarımızın, sizi başımızda görünce ödleri kopacağına ve tabanları yağlayıp kaçacaklarına şüphe yoktur; çünkü sizin nasıl bir kahraman olduğunuzu biliyorlar.
      Bir başkası:
— Evet monsenyör, dedi. Bize baş olunuz. Nereye giderseniz peşinizden geleceğiz.
     Sanço:
— Silahlanmak neme yarar? dedi. Ben şimdiye kadar elime  kılıç almış adam değilim. Efendim Don Kişot burada olsaydı size baş olurdu, bütün düşmanları yere sermenize yardım ederdi. Fakat ben bu sanatın içinde yetişmiş bir adam değilim.
— Bu nasıl söz Monsenyör? Siz bizim valimiz, sefirimiz değil misiniz? Silahlarınızı getirdik. Kendi hayatınızı ve şehri kurtarmak istiyorsanız onları kuşanmakta acele ediniz. Düşmanlar sarayın kapısını kırıyorlar. Biraz sonra burada olacaklar. Sizi bu kıyafette görürlerse hemen pencerenize asarlar.
     Sanço:
— Bak şu başıma gelene, dedi. İç gömleği ile asılmaktansa dövüşmeyi ve yüz bin sopa yemeyi cana minnet bilirim.
— Korkmayın Monsenyör. Sizinle beraber biz onları alt ederiz.
— Silahlarım nerede dostlarım?
— İşte Monsenyör.
     Gömleğinin üstüne hemencecik iki kalkan geçirdiler; biri karnını, öteki sırtını koruyacaktı. Sonra bu kalkanları iple sımsıkı birbirine bağlayarak yalnız kollarını serbest bıraktılar. Bunlar Sanço’nun hemen hemen vücudu büyüklüğünde iki kocaman kalkandı. Adamcağız bu acayip zırh içinde pek rahatsız bir durumda kalmıştı. Yürümek için dizlerini oynatmaya bile kudreti yoktu. Sağ eline bir mızrak, sol eline bir kılıç verdiler. Bu mızrak epeyce işine yaramıştı çünkü hiç olmazsa dayanmak için baston gibi kullanıyordu.
     Silahşörlerin kumandanı olduğu anlaşılan bir adam:
— Şimdi artık ileri Monsenyör, dedi. Bizi zafere götürecek sizsiniz.
     Köylü:
— İyi ama ben nasıl yürüyeceğim? dedi. Adım atmak şöyle dursun, kımıldanamıyorum bile. Başınızda bulunmamı mutlaka istiyorsanız beni gideceğim yere taşıyınız, durduğum yerde kımıldamadan sağa sola kılıç ve mızrak sallarım.
     O sırada sarayın içinde dehşetli çatırdılar duyulmuş ve meşalelerin bir çoğu sönmüştü. Karanlığın içinde anlatılmaz bir kargaşalık oldu. Zavallı Sanço korkudan yarı ölmüş bir halde ileriye doğru bir adım atmak istedi ve sırtüstü yere düştü. Etrafında bir kıyamet günü gürültüsü koptu. Birbirleriyle boğuşan yahut boğuşuyor gibi görünen birtakım adamlar, kalkanları korkunç kılıç vuruşları ile şangırdatarak yirmi kereden fazla Sanço’nun üstünden geçtiler.
     Biçare köylünün gürültüden beyni kafatasından fırlayacak gibi oluyordu. Yattığı yerde sıkıntısından kan ter içinde kalıyor, kendini bu beladan kurtarmak için bütün erenleri ve evliyaları imdadına çağırıyordu. Münasebetsizin biri onun karnına çıktı ve bağıra bağıra emirler vermeye başladı:
— Cesaret! İleriye arkadaşlar ileriye! Dikkat, karşı kapıdan giriyorlar. Kaynamış zeytinyağı kazanlarını getirin… Yangına dikkat! Kaybettik… Herkes canını kurtarsın… Ev yanıyor!
     Don Kişot’un talihsiz seyisi:
— Aman Allah’ım! Ne olduysa bana oldu. Yangın çıkarsa ne yapacağım? İki kalkanın arasında kebap gibi kızaracağım. Allah acısa da daha evvel ölsem diri diri yanmak çok acı şey…
     Az sonra ona bir parça ümit veren başka haykırmalar oldu.
— Kazanıyoruz, kazanıyoruz, gayret arkadaşlar! Korkaklar kaçıyorlar.
     Gürültü gerçekten hafifliyor, uzaklaşıyordu.
— Zafer… Zafer… Duruma hâkim olduk. Dışarıdan yardım almazlarsa şehri kurtardık.
     Birisi bir meşale getirdi:
— Monsenyör neredesiniz?
     Sanço acınacak bir sesle:
— Buradayım, diye inledi.
     Üzerine eğildiler.
— Ah Monsenyör ne yapıyorsunuz orada? Sağ mısınız? Öldünüz mü? Yaralı değilsiniz ya? Hiç korkmayın monsenyör, düşmanı kaçırdık. Kahramanlığınız sayesinde zafere eriştik. Öldürdüğünüz düşmanlar…
     Vali inliyor, yalvarıyordu:
— Allah rızası için beni buradan kaldırın. Öldürdüğüm düşmanlara gelince bir tanesini bulurlarsa çivi ile alnıma çaksınlar.
     Silahşörler Sanço’yu ayağa kaldırdıklarında:
— Vah vah Monsenyör, siz epeyce hırpalanmışsınız, dediler.
— Hırpalandım, örselendim, yaralandım, ne oldumsa oldum. Allah rızası için bana bir yudum su, bayılıyorum.
     Göğsünden ve sırtından kalkanları çıkardıkları zaman Sanço yatağının üstüne oturmak istedi fakat birdenbire kendinden geçerek olduğu yere yığılıverdi. Oyunu tertip edenler şakayı fazla ileri götürdüklerine pişman olmaya başlamışlardı fakat çok geçmeden vali kendine geldi ve saatin kaç olduğunu sordu.
     Adamlarından biri:
— Ortalık ağarmaya başlıyor, diye cevap verdi.
     Sanço bir kelime söylemeden giyinmeye başlamıştı. Etrafındakiler ne söyleyeceklerini, ne yapacaklarını bilemiyorlar ve bazıları adamcağızın acınacak durumunu görerek kaygılanmaya başlıyordu.
     Sanço giyindikten sonra evin ahırına indi ve eşeğine yaklaştı.
— Ah sevgili dostum, diyordu. Biricik sadık arkadaşım, neden bu aptallığı yaptım ben… Bir adaya vali olmaya kalkmak aptallık değil de nedir? Sen kim, valilik kim? Başımdan büyük işlere kalkacağıma ne diye rahat rahat köyceğizimde oturmadım? Milletleri idare etmek için yanıp tutuşan yığınlarla insan var fakat benim için bitmiştir artık bu macera. Bir daha tövbeler tövbesi. Gel gözümün bebeği eşeğim, gel benimle, selametle köyümüzün yolunu buluruz inşallah!
     Orada bulunanlar Sanço’nun eşekle konuşmasını hayretle dinliyorlardı. Kâhya ile hekim; katip ile sofracıbaşı onun yanında duruyorlar, bu sözlerin ne anlama geldiğini soruyorlardı.
     Sanço eşeğinin semerini vurdu ve üstüne yerleşti.
     Hiçbir şey anlamayan kâhya:
— Ne oluyoruz Monsenyör, nereye gidiyorsunuz? dedi.
     Sanço cevap verdi:
— Nereye mi gidiyorum? Eski hayatıma, hürriyetime. Ben vali olmak, düşmanlara karşı ada müdafaa etmek için yaratılmış bir adam değilim. Yeryüzünde bir tek düşmanım yok benim. Ben ufacık toprağımı ekip biçmeyi, bağımı budamayı daha çok severim. Allah’a ısmarladık efendiler. Yol verin bakalım da bu gece ayaklarınız altında yol keçesi gibi çiğnediğiniz vücudumun yaralarını iyileştirmeye gideyim.
     Kâhya:
— Monsenyör, lütfedin de bizimle kalın, dedi. Düşmanlarınız kaçtılar. Bir daha da geri dönmezler.
— Yağma yok mösyö, ben alacağımı aldım. Dük hazretleri adasını kime isterse ona idare ettirsin.
     Hekimbaşı:
— Yaralarınızı başka yerlerde tedavi etmekle beni utandıracaksınız. Ben öyle bir ilaç biliyorum ki bir kere sürerseniz ne yara kalır, ne bere…
     Sanço:
— İlacınızı başka valilere saklayın hekimbaşı hazretleri, dedi. Sanço Panza’yı bir daha zor sokarsınız kafese…
     Kâhya onu alıkoymak için çok uğraştı. Sanço Panza’nın niyetini öğrendikten sonra ondan ayrılmak bu insanları üzüyordu. Yaptıkları eşek şakasına gerçekten pişman oluyorlardı. Fakat Sanço onların her sözüne:
— Yağma yok efendiler, ne yapsanız nafile, diyordu. Sanço’lar eşekleri kadar inatçı olurlar. Herkes kendi zanaatını yapmalı. Ben toprağı ekip biçerim; siz isterseniz kanunlar yaparsınız, şehrinizi düşmanlarınızdan korursunuz.
     Kâhya:
— Fakat efendim, siz hiç değilse idareniz için Dük hazretlerine hesap vermelisiniz, dedi. Sanço güldü;
— Bende şehrin paralarını heybesine doldurup giden adam hali var mı? dedi. Şehrinizden hemen hemen çırçıplak ayrılan adamdan hesap sorulur mu? Olsa olsa size yediğim sopaların hesabını verebilirim. Dük bunu sorarsa hesabını vermekte kusur etmem.
     Katip:
— Senyör Sanço’nun hakkı var, dedi. Söyleyin Senyör, sizi memnun etmek için ne yapabiliriz?
     Köylü:
— Ahırın kapısını açabilirsiniz, dedi. Bana “uğurlar olsun” deyin. Başka bir şey istemiyorum.  Orada bulunanlar birer birer Sanço’yu kucakladılar; o da gözlerinde sıcak yaşlarla hepsini ayrı ayrı öptü. Köylünün söylediği sözler ve gösterdiği muhabbet ciğerlerine işlemişti. Birçoğu onunla alay ettikleri için adeta ağlamaklı oluyorlardı.
     Vedalar bittikten sonra kâhya ahırın kapısını açtı ve Sanço arkasına bakmak için bir kere bile başını çevirmeden şehirden çıktı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi