O Adamı Seviyorum Ama… (1)

O

       Günümüzden yaklaşık 22 yıl önce, Merry Bloch Jones adında Amerikalı bir kadın ilginç bir araştırma yaptı. Toplumun değişik katmanlarından yüzlerce kadına ve aynı zamanda erkeğe hazırladığı tek kalıp soruyu yöneltti ve dedi ki: “Cevabınız her ne şekilde olursa olsun, ilk giriş cümlesi ‘O adamı/kadını seviyorum ama…’ diye başlayacak. Merry’nin elde ettiği içtenlikle verilmiş yanıtlar o kadar ilgi çekici ve güzeldi ki, bunları iki ayrı kitapta toplamaya karar verdi. Bu kitap, bir yayınevi tarafından Türkçeye çevrildi ve satışa sunuldu. Ancak aradan geçen onca zaman sürecinde tükendi ve yeni basıları yapılmadı.
       Bu kitap; kadınca ilhamlardan, hor görmelerden ve sezgilerden dokunmuş bir gergef… Umarız, Bay ve Bayan Amerika’nın bu net ve gerçekçi resmi, bize gerçekte kim olduğumuza dair bir şeyler söyler ve evlilik kurumunun ne denli güçlü bağları olduğuna, çoğumuzun bu bağlarla nasıl örülmüş olduğumuza dair pekiştirici bir rehber olur.
       Eğlenceli vakit geçirmenizin yanı sıra, yararlı olması dileğiyle…

TEŞEKKÜR
       Mona Rosenfeld ve Heddy Kahn’ın ilhamları, Connie Clausen ve ekibinin gayretleri, Sally Kovalchick ve Lynnn Brunelle’ın hünerleri ve özel hayatlarından bazı kesitleri büyük bir istekle bana sunan bir sürü evli insanın açık kalplilikleri olmasaydı, bu kitap yazılamazdı.
       Ayrıca, Lanie Zera, Ruth Waldfogel Farbach, Karen Greenfield, Susan Stone, Sue Small, Nancy Delman, Jane Braun, annem (Judy Bloch), kızkardeşim (Janet Martin) ve dünyamı döndüren o üç kişi, Robin, Baille ve Neelyde bana cesaret verdiler.
       Son olarak, sevdiğim ilk iki erkeğe, babam Herman S. Bloch’a ve erkek kardeşim Aaron N. Bloch’a da, beni bu “ama…”lara hazırladıkları için teşekkür etmek istiyorum.
KADINLARIN MASALLARI
       Üç kadın, yine kocalarımız hakkında laflıyorduk. “Yalnız biz değiliz,” dedi Heddy. “Etrafa bir bakın. Kadınların çoğunun evli olduğu adamlara bir bakın. Bu adamların karılarını sinir küpü haline getirmediklerini mi sanıyorsunuz?”
       Mona bunun üzerine biraz düşündü. “Galiba öyle. Ama bu açıdan bakınca her şey daha da kötü gözüküyor.”
       İçimizi çektik, zoraki gülümsedik, teselli ettik birbirimizi ve “mutlu bir evlilik” yapmış olan her eşin olan biteni bizim gibi kavrayıp kavramadığını tartıştık. “Yalnız biz olamayız,” diye ısrar ettik. “Olabilir miydi?”
       Ve böylece bilimin ve aklın ışığında bunu araştırmayı üzerime aldım. Hemen ertesi gün, bir düzine kadına, nazik bir biçimde, kocalarının onları bir biçimde kızdırıp kızdırmadığını sordum. Bu bir düzine kadının hemen hepsi hiç tereddüt etmeden ve fazla düşünmeden, kocalarının, balayından başlayarak boğuştukları ve onları sinirlendiren davranış ve alışkanlıklarını, uzun bir listeyle sıralayıverdiler. İlk haftanın sonunda iş büyümeye başlamıştı. Çevreden bir sürü kadın beni arıyor ve kocalarının onları en çok sinirlendiren acayipliklerini sıralıyorlardı.
       Daha çok araştırma yaptım. New England, California, Florida, Washington D.C., Chicago ve New York’tan dostlarımı aradım. Onlar da kendi listeleriyle, hatta arkadaşlarından, yakınlarından ve akrabalarından da listeler alarak bana katkıda bulundular. E-posta adresime ülkenin her yerinden şevkle cevaplar geldi. Kadınlar güzellik salonunda, okulda, oyun parkında, yüzme havuzunda, bekleme odalarında, alışveriş merkezlerinde, kadınlar tuvaletinde bu konuyu konuştular. Trenlerde, uçaklarda bile. Kendiliğinden, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda yani evli kadınlarla karşılaştığım her yerde konuştum.
       Bazen bu söyleşilerde kocaları da hazır bulunuyor ve unuttukları yerde, sinir bozucu alışkanlık ve davranışlarını hatırlatıyorlardı karılarına. Yardımsever bir koca, karısının sözünü kesti ve araya girdi: “Hey, her zaman nasıl sözünü kestiğimden de bahset!” dedi.
       Her yerden, iki yüzün üzerinde kadın katıldı araştırmama: Anneler, büyükanneler, üvey anneler ve çocuksuz kadınlar. En az altı yıldır evliydiler ve yaşları yirmi yedi ve yetmiş altı arasında değişiyordu. Orta, üst-orta sınıftan kadınlardı. Bazıları bütün gün ev işleriyle uğraşan, bazıları da bir kariyer sahibi kadınlardı. Hepsi de çeşitli ırk, din, gelir, eğitim seviyesi ve coğrafi bölgelerdendiler. Bütün farklılıklarına rağmen, kadınların hepsi evliliklerinde sorun olan şeyleri anlatarak rahatlamaya çalışıyorlardı.
       Kocalarıyla ilgili onları en çok kızdıran şeyin ne olduğu sorulduğunda, çoğu kadın gülümsüyordu. Cevap verirken gözleri parlıyor, ellerini eğip büküyorlardı. Bazıları konuşurken etrafa tükürükler saçıyordu. Biri, cevabını duyunca bayılacak ya da kaçmaya çalışacakmışım gibi, koluma yapışmıştı. Cevaplar genellikle, kendini kaptırma, açık sözlülük ve kesin bir neşe havası içinde ağızdan boşalırcasına veriliyordu.
       Eşlerini en çok seven ve başarılı bir evlilik yapmış kadınlar bile, kocalarının en azından ara sıra onları sinirden tırnaklarını yiyecek, saçlarını yolacak hale getirdiklerini kabul ediyorlardı. Evliliği duygular ve dertler, arzu ve iğrenme, dostluk ve çılgınlık arasında kurulmuş paradoksal bir denge olarak tanımlıyorlardı.
       Bu denge yeni bir şey değil. Henüz gelinken, çoğumuz kamaşmış gözlerle, umutlu ve görüşümüz romantik düşüncelerle gölgelenmiş olarak adım atıyoruz evliliğe. Balayından sonra gerçekler kendini göstermeye başlıyor. Şoklar ve ümitsizlik başlıyor daha sonra. Âşığımızın çoraplarındaki delikleri, zırhındaki pasları görmeye başlıyoruz. Kısacası, sevgili prensimizin de kusurları olduğunu keşfediyoruz.
YAKIN MEKÂNLAR (Dört Duvar Arasında)
       Gün batımına giden yol birçok kadın için işe yaramaz öteberi ve elektronik oyuncaklarla doludur. Eşleri hiçbir şey atmaz; eski dergiler, yırtık çoraplar, kırık aletler, paslı tornavidalar öylece saklanır. Bazıları zaman içinde, Beyaz Atlı Prens olduğunu düşündükleri eşlerinin lokmasını çiğnerken ağzını kapamadığını, parmaklarını kıtırdattığını, dizlerini salladığını, bozuk paralarını şıkırdattığını, tırnaklarını yediğini, ayak parmaklarıyla oynadığı keşfeder.
       Çoğu kadın, birlikte yaşamın kaçınılmaz olarak otorite, denetim, mekân ve güç konularında çatışmalar yarattığı kanısında. Rekabet çeşitli alanlarda ortaya çıkabilir: Kişisel zaman, mekân ve kimlik tanımlanması zor kavramlar olabiliyor. Deneyimle çoğu kadın yakınlık ile bireysellik arasında dengeyi bulmayı başarabiliyorlar.
O ADAMI SEVİYORUM AMA…
* Evde patronun kim olduğunu göstermek için köpeğe hırlar!
* Evin içinde, kaybolmuş bir köpek yavrusu gibi takip ediyor beni. Arkamı dönsem ona çarpıyorum. Biraz hızlı bir biçimde dursam, o bana çarpıyor!
* O bir çocuk, kocaman bir çocuk. Düşünebileceğiniz bütün el aletlerine sahip. O bir satıcının hayalindeki tüketici. Üç adet büyük ekran yüksek çözünürlü televizyonu, birkaç tane de sigara paketi boyutlarında küçükleri var. Evin içi, bazıları hâlâ kutularından çıkmamış cep telefonlarıyla dolu. CD çalıcılar. Kar küreyiciler. Elektrikli kırçıl temizleyicileri. Tansiyon ölçme aletleri. Ciklet kumbaraları. Elektrikli meyve sıkma aletleri. Ekmek fırınları. Diş ve dişeti temizlemek için yarım düzine garip alet edevat… Bu konuyla özellikle ilgili. Çeşitli büyüklükte video kameraları. Henüz bilgisayar bölümüne geçmedim bile…
* Kapıdan girer girmez her şeyi açar. Televizyonları, CD’leri, radyoyu, her odanın ışığını. Evimiz şıkır şıkır olur. Kimsenin izlemediği televizyonlardan birini kapatacak olsam ağzı hayretten bir karış açılır ve “Neden yaptın böyle bir şeyi?” diye sorar.
* Kapıdan içeri girer ve evin her tarafına bir dizi şey bırakır. Ayakkabılar, ceket, kravat, çanta, mektuplar. Her bir tarafa dağıtır!
* Saklama huyu vardır. Kedimizi çok severdi, bir yumak tüyünü saklıyor. Kedi öleli on yıl oldu. Tüy yumağı hâlâ başucu çekmecesinde!
   (devam edecek)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi