Don Kişot (29)
Don Kişot (29)

Don Kişot (29)

     Yirmi Dokuzuncu Bölüm (Üç Bin Altı Yüz Kamçı)
     Don Kişot atına binecek hale gelmeden evvel tam bir hafta handa yattı. Ağır bir yarası yoktu fakat bir türlü üzerinden atamadığı bir mahzunluğa düşmüş görünüyordu. Beyaz Ay Şövalyesi tarafından alt edilmiş olmak düşüncesi onu hasta ediyor ve Sanço, efendisinin hayatından endişe ediyordu.
     Don Kişot bir sabah ona:
— Git Rossinante’nin eyerini vur, gidiyoruz, dedi.
     Seyis:
— Ah Senyör ne söylüyorsunuz, dedi. Şatonuza dönmeye ve bir yıl orada oturmaya söz verdiğinizi unuttunuz mu?
— İşte onu yapacağız ya, köye dönüyoruz.
     Sanço geniş bir nefes aldı. Bir saat sonra kahramanlarımız yola çıkmışlardı. Şehir dışında, deniz kenarından geçerlerken Don Kişot kısa bir mola verdi ve gamlı bir bakışla etrafı seyretti:
— Ben son yenilgiyi burada tattım. Bütün şan ve şerefim bir iskambil şatosu gibi burada yıkıldı. Bir sene silah taşımamaya burada yemin etmeye mecbur oldum.
     Sanço onu çok ümitsiz görerek:
— Senyör şövalye, herkesin başına aynı şeyler gelmez mi, dedi. Adamı idare ederken mesut değil miydim? Bu geceli gündüzlü yorgunluklara karşı bir para kazanmadan evime dönerken beni mahzun görüyor musunuz? “Talih maymun iştahlı bir kadındır; bakarsın günün birinde bir kere daha yüzüne gülüverir insanın!” diye kendimi avutup gidiyorum.
— Sen bir filozof gibi konuşuyorsun Sanço dostum. Sen talihin kör gözlü bir kadın olduğuna inanıyor musun? “Herkes kendi talihinin işçisidir” sözünü hiç duymadın mı?
— Duydum Senyör Şövalye, fakat…
— Bu düşmenin sebebi ben kendim değilim de kimdir acaba? Beni anlamaya çalış sadık seyisim. Rossinante’yi savaşa dayanacak kadar kuvvetli sanmakta hata ettim. Demek ki kendi yenilgimin işçisi yine kendimim. İhtiyatta kusur ettim ve gururum yüzünden cezalandığımı gördüm. Ben de Roland gibi silahlarımı bir ağaç dalına asmalı ve bu şövalyenin silahlarından meydana getirilmiş zafer arması altına kazılmış satırları o ağacın kabuklarına kazımalıydım. “Kimse bu silahlara dokunmak küstahlığını göze almasın, eğer Roland’la kozunu paylaştırmayı göze almıyorsa!”
     Efendisinin yenildiği saatten beri onun silahlarını kendi boz eşeğinin semerinde taşımakta olan Sanço:
— Ona ne şüphe Senyör Şövalye, dedi. Şu ağaç size uygun görünmüyor mu?
     Şövalye şüphe ile başını iki yana salladı. Bu romanesk düşünce hoşuna gitmiyor değildi fakat onu gerçekleştirmeye yüreği dayanmıyordu.
— Acelesi yok Sanço, dedi. İleride belki benim zafer armamı taşımaya lâyık daha haşmetli bir ağaç buluruz.
     O günün akşamında iki kafadar küçük bir ormana vardılar ve geceyi orada geçirmeye razı oldular. Don Kişot uyumadan önce Sanço’yu yanına çağırdı.
     Köylü:
— Ne istiyorsunuz Senyör, dedi. Sizi memnun etmek için ne yapabilirim? Çekinmeyin, emredin.
     Don Kişot cevap verdi:
— Beni çok kolay memnun edebilirsin Sanço dostum. Şimdi artık elden ayaktan düşmüş sayılırız biz. Sanırım ki vaktiyle vermiş olduğun bir sözü hatırlatmanın tam zamanıdır.
— Anlamıyorum şövalyem, hangi sözden bahsediyorsunuz, söyleyin rica ederim?
— Dulcinee’mi sihirbaz Freston’un büyüsünden kurtarma zamanı gelmemiş midir artık dersin? Pekala biliyorsun ki zavallı Dulcinee hâlâ araftadır ve oradan kurtulabilmek için senin keyfinin yerine gelmesini bekliyor. Günün birinde Merlin’in beklemekten usanması ve kızcağızı, söylediği gibi cehenneme götürmesi pek mümkündür.
— Ah Senyör Don Kişot. Bunu söylemek size çok kolay geliyor, anlıyorum. Fakat bunun pek acelesi olmasa gerek.
— Sen resmen yemin ettin.
— Etmesine ettim Senyör Şövalye. Fakat yiyeceğim üç bin altı yüz kamçıya karşı bana bir ada vadediyorlardı. Ada bir rüya oldu. Şimdi durup dururken zavallı vücudumu niçin kamçı ile kan revan içinde bırakacağımı anlamıyorum. Düşünün ki bu dayak yüzünden ben pekâlâ ölebilirim.
— Sen benim Dulcinee’m için ölmekten, bir kahraman gibi canını feda ederek onun yanında eşsiz bir şan ve şerefe erişmekten memnun olmayacak mısın?
— Ben öldükten sonra şan ve şeref kaç para eder… Derimin sağlam kalması bundan çok daha iyidir.
— Fakat düşün ki o deri, er geç bir gün böceklere, kurtlara gıda olacak.
— Fakat ne kadar geç olursa o kadar iyi olur. Siz Dulcinee’nizi sevdiğiniz gibi ben de, kör topal, kendi karımı ve çocuklarımı seviyorum.
— Sanço beni çok üzüyorsun. Zavallı Dulcinee’min ne kötü bir durumda olduğunu düşün. Tanrı senin yüreğini taştan mı yaratmış ki her dakika beni yalvartıp duruyorsun?
— Size doğrusunu söyleyeyim mi Senyör Şövalye? Böyle bir usul ile büyü bozma masalına ben hiçbir zaman inanmadım. Şövalye kitaplarınızda buna benzer bir şey okudunuz mu hiç? Böyle bir şey başı ağrıyan adamın ayaklarını ovmaya benzemez mi? Bu işi siz yapacak olsanız bir dereceye kadar anlarım; çünkü bir çıkarınız var. Fakat bana ne oluyor ki…
— Hakkın var sevgili dostum. Benim zavallı sırtıma inecek şu kadar kamçı ile sevgilimin kurtulması mümkün olsa üç bin altı yüz kamçıya değil bunun iki üç katına seve seve katlanırım. Fakat sihirbazlarca seçilen kurbanın sen olduğunu Merlin apaçık söyledi. Bu senin için en büyük şeref değil midir?
— Böyle bir şeref uzak olsun benden sayın şövalyem. Hiç değilse ucunda birkaç kuruş olsaydı. Rica ederim artık keselim bu bahsi. Bütün gün eşek üstünde gitmek güzel bir uyku için iştahımı açtı.
— Ah Sanço, sen ömrünün sonuna kadar hep ufak tefek çıkarlarını ölçüp biçen paragöz bir hesapçı mı kalacaksın? Bu başlayan gece güzeldir, tatlıdır, onu çok başka bir şekilde geçirmek varken sen hep uykuyu düşünüyorsun. Kendine hiç olmazsa üç beş yüz kamçı atabilirsin. Sonra sabaha kadar seninle şarkı söyleyerek vakit geçiririz.
— Senyör Şövalye, söylediklerinizi işitemiyorum, uykudan gözlerim kapanıyor, hayırlı geceler.
     Seyis toprak üzerine yatmış horlama taklidi yapıyordu. Don Kişot nutkuna devam etti:
— Zavallı Sanço’cuğum! Sevgilimi kurtaracak olan bu kamçılara ne kadar önem verdiğimi bilemezsin. Sen bu kamçıları yemek için ne mükafat istersen  hazırım. O meselede adayı kaybettiğin doğrudur. Fakat mutlaka istiyorsan bir ada parayla da satın alınabilir. Sana epeyce para verebilirim.
     Bu sihirli kelimeyi işitince köylü yerinden doğruldu. Gözleri ve kulakları birdenbire açıldı.
— Senyör Şövalye, dedi. Görüyorum ki sizi hoşnut etmezsem bütün gece başımda konuşacak ve bana uyku uyutmayacaksınız. Ben karımı ve çocuklarımı severim. Elimde avucumda biraz para olmadan onların yanına dönmek beni çok üzüyor. Onların yüzünü güldürmek için göze almayacağım fedakarlık yoktur. Söyleyin bakalım Senyör Şövalye… Her kamçı için bana ne verebilirsiniz?
— Sana nasıl cevap vermeli Sanço dostum. Dulcinee’nin yüksek vicdanlı kurtarıcısına ne versem azdır. Süleyman Peygamber’in hazineleri bile yetmez buna.
— Hazineden bahsetmek doğru olmaz Senyör Şövalye.
— O halde fiyatı sen belirle, toplamda ne tutacağını hesapla.
— Gayet kolay Senyör Şövalye. Kamçı başına bir su iyidir değil mi? Üç bin altı yüz kamçı üç bin altı yüz su tutar. Bunları beş suluk gümüş paralara çevirirsek dokuz yüz beşlik yapar. Bu dokuz yüz gümüş beşliği sizin bana emanet ettiğiniz paranın içinden alırım ve vücudum dayaktan harap, fakat yüreğim memnun olarak çoluk çocuğumun yanına dönerim.
— Sanço dostum, ey benim sadık seyisim, ey insanların en sevimli ve cesuru, bu makul hareketin için sana çok minnettarım. Prenses kurtulduğu zaman kendisi de minnettar olacak. Ne zaman başlayacağını kararlaştırmalısın evladım. Mümkün olduğu kadar acele etmeli bu iş için. Seni teşvik etmek için bu paraya ayrıca iki de pistol ilave ediyorum.
     Sanço:
— Ne vakit mi başlamak istiyorum? Ne vakit isterseniz. Hatta isterseniz bu gece bile.
— Gel bir öpeyim seni Sanço. Bir daha da yenilgiden bahsetmeyelim. Ben insanların en mesuduyum. Şu halde hemen başlayalım.
     Sanço hızla ayağa kalktı; eşeğinin kayışlarından birini alarak ormanın içine daldı. Don Kişot arkasından bağırıyordu:
— Dinle beni Sanço. Üç bin altı yüzü tamamlamadan ölmemeye gayret et. Sayıyı bitirmeden ölecek olursan çok yanarım. Ben de geleyim mi seninle beraber? Kamçıları saymana yardım ederim.
— Siz rahatsız olmayın sevgili efendim. Bulunduğunuz yerden de pekâlâ sayabilirsiniz onları. Ben bu çileyi, ibadet eder gibi yalnızlık ve sessizlik içinde tamamına erdirmekten daha memnun olurum. Fakat emin olun benden. Kendimi ölesiye kamçılamam. Yaşamayı çok fazla seviyorum Senyör.
     Don Kişot’tan yirmi adım kadar uzaklaşmıştı; gece epeyce karanlık olduğundan iki adam birbirlerini görmüyorlardı. Seyis hemen yelek ve gömleğini çıkardı; böylece beline kadar soyunmuştu. Sonra kendine vurmaya başladı. Don Kişot bulunduğu yerden kamçıları sayıyordu. Sanço sırtına yedi sekiz kamçı vurmuştu ki, bu işin pek hoş bir şey olmadığına kanaat getirdi. Tekrar efendisine dönerek:
— İnsafınıza sığınıyorum sevgili efendim, dedi. Bu kamçılar tanesi bir sudan yenir yutulur şeyler mi? Her biri en az iki su eder.
     Asilzade cevap verdi:
— Hakkın var dostum. Kararlaştırdığımız parayı iki misline çıkaralım.
     Sanço:
— Hay Allah razı olsun, dedi. Büyük lakırdı diye buna derler. Şimdi artık kamçıları afiyetle yemeye dönebiliriz.
     Tekrar ormana girdi ve etrafındaki ağaçları var kuvvetiyle kamçılamaya başladı. Ara sıra duruyor, dayanılmaz işkence acısı çekiyormuş gibi bağırıp inliyordu. Sonra tekrar işe başlayarak ağaçları öyle şiddetle kamçılıyordu ki efendisi birdenbire bağırdı:
— Dur dostum… Sen fazla ileri gidiyorsun. Yanlış saymadıysam kendine binden fazla kamçı vurdun. Bu gecelik yeter bu kadarı. Böyle devam edersen ölürsün. Karının bana beddua etmesini istemem.
     Sanço cevap verdi:
— Ne çare dişimizi sıkacağız şövalyem. Başlamışken bitirelim şu işi. Sırtım kamçılara o kadar alıştı ve kızıştı ki artık acı duymuyorum desem yalan olmayacak. Üç parti daha devam edersek borcumuzu fazlasıyla ödemiş oluruz.
— Nasıl istersen öyle olsun Sanço dostum.
     Seyis ağaçları o kadar aşk ve şevk ile kamçılamaya koyuldu ki çok geçmeden etrafında kabukları yüzülmemiş tek ağaç kalmadı.
     Fakat Don Kişot’un daha fazla tahammülü kalmadı ve bin kadar yeni kamçıdan sonra Sanço’nun yanına geldi.
— Dostum yeter rica ederim, dedi. Dur artık, korkma. Sevgili prensesimizin büyüsü yarı yarıya bozulmuştur. Başka bir gün biraz kendine gelince tekrar devam edersin.
— Değil mi ki öyle istiyorsunuz, bırakırız bu işi bugünlük. Yalnız mantonuzu sırtıma atıveriniz lütfen. Sıkıntıdan o kadar terledim ki soğuk almaktan korkuyorum.
     Sonra biraz ileride yatmaya gitti ve hemen uyudu.
     Don Kişot ertesi sabah onu erkenden uyandırdı. Sanço’nun ağaçlara yaptığı zararı görmeye vakit bulamadan yola düştüler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir