Ancak Yirmi Yedinci Gece Gelince
Ancak Yirmi Yedinci Gece Gelince

Ancak Yirmi Yedinci Gece Gelince

     Söze başlayarak;
     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, Çin hükümdarı, “Hepinizi astıracağım!” deyince, azık sağlayıcı, bu kez, ilerleyerek kralın önünde yer almış ve ona, “İzin verirseniz, bugünlerde duyduğum, kamburunkinden daha şaşırtıcı ve daha harika olan bir öyküyü size anlatayım! Eğer işittikten sonra siz de bunun böyle olduğuna hükmederseniz, umarım ki hepimizi bağışlarsınız!” demiş. Çin hükümdarı da, “Öyle olsun! Hele öyküyü bir duyalım!” demiş. Bunun üzerine o da şu öyküyü anlatmış:
     ÇİN HÜKÜMDARININ AZIK SAĞLAYICISININ ÖYKÜSÜ
     Bil ki, ey zamanın ve yüzyılların hükümdarı, dün gece birçok fakih ve Kur’an üstüne engin malumat sahibi âlimlerin bulunduğu bir düğün yemeğine çağrılıydım. Kur’an okunması bitince, sofralar kuruldu, yemekler ve ziyafet için gerekli her şey getirildi. Ortaya konan yemekler arasında ‘ruzbaçe’ adlı, büyük ünü olan ve esas malzemesi pirinç iyi pişirilir ve içindeki sarımsak ve diğer baharat gerekli miktarda konulmuş olursa, son derece lezzetli olan bir yemek de vardı. Bunun üzerine, biz çağrılılar hepimiz, içimizden ruzbaçe tabağına elini sürmeyen birimiz hariç, büyük bir iştahla yemeye başladık. Bu güzel yemekten tatsın diye ne kadar zorladıksa da, bu kimse, yemin ederek el sürmemekte diretti. Bunun üzerine ısrarlarımızı ikiye katladık; fakat bize, “Lütfen, beni böyle sıkıştırıp durmayın! Bir kez tatmakla uğradığım felaket bana yeter!” dedi ve bize şu dizeyi okudu:
     Eski bir dostunu artık tanımak istemiyor ve ondan sakınmak istiyorsan, tertipler düzenlemeye mahal yok! Kaç kurtul!
     Bunun üzerine artık daha fazla ısrar etmedik. Ama, ona, “Allah aşkına! Bu güzelim ruzbaçeyi yemeni engelleyen nedeni açıklar mısın?” diye sorduk. Bize, “Ruzbaçeyi yemeden önce, ellerimi kırk kez sodayla, kırk kez tuzla, kırk kez de sabunla, tüm olarak yüz yirmi kez yıkamadıkça sofraya oturmamaya yemin ettim” dedi.
     Bunun üzerine ev sahibi hizmetçilerine, derhal su ve çağrılının istediği şeyleri getirmelerini emretti. Ve çağrılı, daha önce sözünü ettiği miktardaki malzemeyi aynen kullanarak ellerini yıkadı; sonra dönüp istemeye istemeye yeniden sofraya oturdu ve elini hepimizin ortaklaşa içinden yediği tabağa doğru uzattı; vesveseli ve titreye titreye ruzbaçeden yemeye başladı.
     Biz doğrusu buna çok şaşırdık; ama eline bakınca çok daha fazla şaşkınlık geçirdik: Bu elin sadece dört parmağı vardı ve başparmağı noksandı. Çağrılı böylece ancak dört parmağıyla yiyordu. O zaman, kendisine, “Allah yardımcın olsun! Bize başparmağını nasıl yitirdiğini anlatır mısın? Yoksa Allah’ın bir takdiri olarak doğuştan mı böyle sakatsın? Ya da bir kazanın kurbanı mı oldun?” diye sorduk.
     Bunun üzerine bize, “Kardeşlerim, siz her şeyi görmediniz daha! Benim yitirdiğim sadece bir başparmak değil, iki başparmaktır. Çünkü sol elimin de başparmağı yoktur. Dahası, iki ayağımda da sadece dörder parmak vardır. İşte gelin, kendi gözlerinizle görün!” diyerek yanıt verdi. Bize öbür elini ve ayaklarını açarak gösterdi; biz de gerçekten her bir el ve ayağın sadece dörder parmağı bulunduğunu gördük. O zaman şaşkınlığımız daha da arttı ve ona, “Sabırsızlığımız son haddine ulaştı. İki başparmağı ile iki ayak başparmağını nasıl yitirdiğini ve ellerini birbiri ardından yüz yirmi kez yıkamanın nedenini öğrenmek için meraktan çatlıyoruz,” dedik. Bunun üzerine bize öyküsünü şöyle anlattı:
     Hepiniz bilesiniz ki babam büyük tacirler arasında adı anılan bir tacirdi; hatta Halife Harun Reşit zamanında Bağdat kentinin en büyük taciriydi diyebilirim. Babam şarabın iyisinden anlayan ve eğlenmeyi seven bir kişiydi; bizim ud ve kanun gibi telli sazlarımızın müziğini de çok severdi. Ölünce bana hiçbir servet bırakmadı; çünkü hepsini yiyip bitirmişti. Bununla birlikte, babama olan saygımdan ötürü ona şanına lâyık bir cenaze merasimi yaptım, onuruna yemekler verdim ve günlerce matemini tuttum.
     Bundan sonra, sağlığında onun işlettiği dükkâna gittim; orayı açınca içinde değer ifade eden hemen hemen hiçbir şey bulunmadığını gördüm. Bir de büyük borçlar taktığının farkına vardım. Bunun üzerine babamın alacaklılarını buldum, onlara, biraz sabır göstermelerini, bu borçları ödemek için elimden geleni yapacağımı söyledim. Sonra işe koyuldum; alım satımla uğraşıp her hafta bir kısmını ödeyerek kazancım oranında borçları tüketmeye gayret ettim. Böylece, tüm borçları ödedikten gayri, benim sermayem de düzenli kazanmam dolayısıyla ilk başlardakine kıyasla hatırı sayılır derecede arttı.
     Böylece, günün birinde, dükkânımda oturmuş, işimle uğraşırken, ömrümde gözlerimin daha güzelini görmediği bir genç kız gördüm. Göz kamaştıran giysiler giyinmiş ve bir katıra binmişti. Önünde bir haremağası, ardında bir başka haremağası yürüyordu. Katırını çarşının girişinde durdurdu, yere atladı; iki haremağasından biri peşinde olduğu halde çarşıya girdi. Ve bu haremağası ona, “Efendim, lütfen, böylece çarşıya girme! Ve gelip geçene kendini gösterme! Başımıza büyük felaketler getirirsin! Haydi buradan çekip gidelim!” deyip onu durdurmaya çalıştı. Ama o, bu sözlere hiç kulak asmadı ve çarşının tüm dükkânlarını birbiri ardından teftiş etmeye başladı; ve benimkinden düzenli ve güzel dükkân bulamadı. Bunun üzerine daima haremağasınca izlenerek benden yana geldi ve benim dükkânımda oturarak bana selam verdi. Yaşantımda bu kadar güzel bir ses duymamış ve bu kadar tatlı sözler işitmemiştim. Ve peçesini açtı; yüzüne baktım. Onu sadece görüvermem ruhumu büyük bir kargaşaya soktu ve yüreğimi hayran bıraktı. Gözlerimi bir türlü yüzünden ayıramayarak şu iki dizeyi okudum:
     Yüzü ipeksi, bir güvercin kanadı kadar ipeksi bir peçeyle örtülü güzele, ıstırap çekmektense, benim için ölümün ne denli kurtarıcı olacağını söyle! Ona biraz merhametli olmasını hatırlat! Bilsin ki, uğruna huzurumdan yüz çevirdim, kanadına sığınmak için!
     Benim bu dizeleri okuduğumu işitince, o da şu dizelerle bana yanıt verdi:
     Ben yüreğimi seni sevmeye adadım. Ve bu yürek başka sevgilerden yüz çevirdi. Ve gözlerim, rastlantı olarak başka güzelliklere dalarsa, onlardan hiçbir zevk almayacaktır eminim. Yüreğimden aşkını söküp atmayacağıma yeminler ederim. Ama yine de kalbim üzgün ve aşkından susuz kaldı. İçinde sırf aşkı bulduğum bir bardaktan içtim. Ama sen aşkı bulduğum bu bardağa dudaklarını bile değdirmemişsin!
     Sonra bana, “Ey genç tacir, bize göstereceğin güzel kumaşların var mı?” diye sordu. Ben de, “Efendim, esirin fakir bir tacirdir ve sana lâyık hiçbir şeyi yoktur. Biraz beklemek sabrını göster! Daha sabahın er saati. Öteki tacirler dükkânlarını açmadı. Ben biraz sonra kendim giderim, değerli kumaş adına neleri varsa, senin için satın alırım,” dedim; sonra da oturup onunla konuşmaya başladım. Sanki aşkının denizinde boğulmuş ve bana esinlediği ateşin çılgınlığında tükenmiş gibiydim.
     Öteki tacirler dükkânlarını açtıkları vakit ayağa kalktım ve bana emrettiği şeyleri satın almak üzere dışarı çıktım; her şeyi alıp kendi hesabıma geçirttim, beş bin dirhem kadar para tuttu. Aldığım kumaşları haremağasına verdim; kız onunla birlikte dükkândan ayrıldı ve çarşının girişinde katırla bekleyen öteki haremağasının bulunduğu yöne doğru yürüyüp gitti ve uzaklaştı. Ama benden hiçbir hesap istemedi ve tüccarlara ödemek üzere kendi üzerime yazdırdığım, kendisinin bana borçlandığı paranın miktarını sormadı. Hatta kim olduğunu ve nerede oturduğunu bile söylemedi. Ve ben de, kendiliğimden ona bunları sormaktan utandım ve hafta sonunda tacirlere, aldığım malın bedeli olan beş bin dirhemi ödemeyi vadetmek zorunda kaldım. Çünkü, kızın dönüp bu parayı bana ödeyeceğini umuyordum.
     Sonra aşktan âdeta sarhoş olmuş gibi evime döndüm. Önüme yemek getirdiler; yemekte isteksiz davrandım; çünkü güzelliğinin ve büyüleyici varlığının düşüncesi beni sarmıştı. Uyumak istediğimde, gözüme uyku girmedi.
     Bu durumda bir hafta geçti; bu sürenin sonunda tacirler gelip benden paralarını istediler; fakat genç kızdan hiçbir haber almamış bulunduğum için, onlara biraz daha sabretmelerini ve bir hafta daha süre tanımalarını rica ettim. Bana bu süreyi tanıdılar. Gerçekten, bir hafta sonra, bir sabah erkenden, katırına binmiş genç kızın çıkıp geldiğini gördüm; yanında bir hizmetçi ile iki haremağası vardı. Beni selamladı ve “Efendim, borcumu ödemeyi bu denli ertelediğim için beni bağışlayın. Fakat paranız işte burada! Altının değerini ölçecek bir sarraf çağırın ve paranızı alın!” dedi. Sarrafı çağırttım; haremağalarından biri ona parayı verdi; sarraf parayı kontrol edip iyi durumda olduğunu saptadı. Parayı aldım ve çarşı açılasıya kadar genç kızla oturup konuştum.
     Bu sırada bana, “Benim hâlâ şu ve şu mallara ihtiyacım var. Gidip bunları sağlar mısın?” diye sordu. Yine kendi hesabıma istediklerini sağladım ve kendisine teslim ettim. Bunları alıp borçlu bulunduğu bedelleri hakkında hiçbir şey sormadan çekip gitti. Ben de onun uzaklaşıp gittiğini görünce, kendisine güven gösterip bu denli davrandığıma pişman oldum. Çünkü yaptığım alışveriş bana bin altın dinara mal olmuştu. Onu gözümden yitirdiğimde, kendi kendime, “Ben, bu kızın bana karşı duyduğu tutkuyu ve dostluğu anlayamıyorum. Bana beş bin dirhem tutan borcunu getirdi; sonra da benden bin dinarlık mal aldı, gitti. Bu böyle sürer giderse, sadece kendim değil, başkaları da iflas eder. Ve de, tacir kısmı gelip benim yakama yapışır. Bu kadının gelip beni güzelliğiyle büyüleyen gözüpek bir dolandırıcı, benim himayesiz ve desteksiz yoksul bir tacir olmamdan yararlanan bir hilekâr olup arkamdan alay edip gülmesinden korkarım. Ona adını ve adresini bile sormadım!” dedim.
     Böylece, kaygı ve azap verici düşüncelerle dolu olarak bütün bir ay geçirdim, bu sürenin sonunda tacirler gelip paralarını istediler ve öylesine ısrar ettiler ki, onları memnun etmek için, mağazamı ve içindekileri, evimi ve bütün mal varlığımı satarak borcumu ödeyeceğimi söylemek zorunda kaldım. Böylece iflasın eşiğinde, kaygılı düşünceler içinde otururken, kızın çarşının baş tarafında belirdiğini, çarşı kapısını aştığını ve benden yana geldiğini gördüm. Onu görür görmez, tüm kuşkularımın ve kaygılarımın dağıldığını hissettim. Onun yokluğu sırasında geçirdiğim felaketli günleri unuttum. O da bana yaklaştı, o güzel sesiyle bana hitap ederek ve çok iyi bildiği tatlı sözlerle konuşmaya başladı. Sonra bana, “Sarraf terazisini getir ve sana getirdiğim parayı tart!” dedi. Ve gerçekten, bana onun için yaptığım alışverişin değerini karşılayacak, hatta geçecek miktarda para verdi.
     Sonra gelip benim yanıma oturdu ve benimle büyük bir rahatlıkla ve pervasızca konuşmaya başladı. Bense neşe ve mutluluktan ölecek gibiydim. Sonunda bana, “Sen evli misin, bekâr mısın?” diye sordu. Ben de kendisine, “Yok, hayır! Benim hiçbir kadınla ilişiğim yok!” diye yanıt verdim. Ve bunu söylerken ağladım. Bunu görünce bana, “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Ben de ona, “Aklımdan geçen bir fikir yüzünden,” diye yanıt verdim. Sonra hizmetçisini mağazanın dip tarafına alarak aramızı bulması için eline bir avuç altın dinar sıkıştırdım. Bunu benden duyunca hizmetçi kız gülmeye başladı ve bana, “Ama bilesin ki o da sana âşık! Hem de senin onu sevdiğinden fazlasıyla! Onun kumaş falan arzusu yok ki! Sırf seninle buluşup görüşebilmek ve sana olan tutkusunu söyleyebilmek için alış verişi bahane etti. Sen onunla doğrudan doğruya konuşabilir ve istediğini söyleyebilirsin; hiç kuşkusuz sözünden gücenmeyecek ve sana karşı çıkmayacaktır” dedi.
     Ancak, genç hanım, benden izin alarak ayrılacağı sırada, ona eşlik eden hizmetçiye para verdiğimi gördü. Bunun üzerine dükkâna geri döndü ve gülerek yeniden oturdu. Ben de ona, “Sana sormak durumunda olduğu husus için bu köleni affet ve sana söyleyeceği şey için peşin olarak onu bağışla!” dedim. Ve sonra düşüncemde olan şeyi ona açtım. Gördüm ki, bu onu sevindirdi ve bana kibarca yanıt vererek, “Bu hizmetçi, soruna cevabımı ve benim arzumu sana ulaştıracaktır. Sen de, onun sana yapmanı söyleyeceği şeyi aynen yerine getir!” dedi.
     Bunun üzerine dükkândan çıkıp tacirlere alacaklarını ve satıştan sağlamayı hak ettikleri kârı vermeye gittim. Bana gelince, benim bundan hiçbir kazancım olmadı. Üstelik uzun bir süre kendisinden haber alamamanın üzüntüsünü yaşadım. Ve onu artık göremeyeceğimi sezinlediğim andan başlayarak tüm geceler boyunca uykumu yitirdim. Ama sonunda, birkaç gün daha geçince, hizmetçi gelip beni buldu; onu sabırsızlık ve cömertlikle karşılayıp haberler vermesi için ricada bulundum. Bana, “Son günlerde hanımım hastaydı,” dedi. Bunu duyunca ben de, “Bana onun hakkında ayrıntılı bilgi ver!” diye ısrar ettim. Hizmetçi, “Bu genç kız, bizim hanımımız olan Harun Reşit’in değerli eşi Sitt-ül Zübeyde tarafından yetiştirildi ve onun nedimelerinden biri oldu. Hanımımız Zübeyde, onu kendi kızı gibi sever, ondan hiçbir şey esirgemez. Günlerden bir gün, genç kız hanımından, ‘Canım biraz dolaşmak ve sonra saraya dönmek istiyor‘ diyerek izin istedi. Kendisine bu izin verildi. O günden sonra, kente inip dolaştıktan sonra saraya dönmek âdetinden vazgeçmedi; ve bunu o kadar sıkça yaptı ki, sonunda alış veriş yapmakta ustalaştı ve hanımımız Zübeyde’nin azık ve gereç sağlayıcısı oldu. İşte bu sırada sana rastladı ve hanımına senden söz ederek kendisini seninle evlendirmesini istedi. Hanımım da ona, ‘Bu genç adamı görmedikçe bunu yapamam! Eğer nitelikten yana sana uygunsa, seni onunla evlendiririm‘ dedi. Böylece, şimdi, ben buraya seni görmeye ve maksadımızı açıklayarak hemen bu saatte alıp saraya götürmeye geldim. Senin ile oraya kimse kuşkulanmadan girebilirsek, onunla evlenmen kesinleşecek. Fakat, eğer mesele açığa çıkarsa, kafanın kesileceğinden de kuşkun olmasın! Ne dersin?” dedi. Ben, “Kuşkusuz, seninle geleceğim! Bana sözünü ettiğin bu tertipten vazgeçmeye mahal yok!” cevabını verdim. Bunun üzerine hizmetçi, bana, “Gece olunca, Sitt-ül Zübeyde’nin Dicle üzerinde yaptırdığı camiye gel! İçeri gir ve ibadetini yap; sonra de otur bekle!” dedi. Ben de ona, “İşittim, mutlu oldum ve onur duydum” yanıtını verdim.
     Akşam olunca, camiye gittim; içeri girip ibadetimi yerine getirdim ve orada bütün geceyi bekleyerek geçirdim. Gün doğarken bir kayıkla kölelerin gelmekte olduklarını gördüm; yanlarında camiye soktukları boş sandıklar vardı; sonra da kayıklarına geri döndüler. Ancak içlerinden biri diğerlerinden arda kaldı; inceleyip gördüm ki, bu köle, aracılık yapan hizmetkârdı. Birkaç dakika geçtikten sonra, Zübeyde Hatun’un nedimesi dostumun, camiye girdiğini ve benim yanıma geldiğini gördüm. O yaklaşırken, ben de onu heyecanla koşup karşıladım ve kucakladım; o da beni kucaklayıp öptü. Bir anda oturup konuşmaya başladık; bana kararını açıkladı. Sonra beni aldı, bırakılan boş sandıklardan birine soktu. Sonra da sandığı kapatıp kilitledi; göz açıp kapayıncaya kadar bir sürede Halife’nin sarayına ulaştık. Beni orada sandıktan çıkardılar; giyinmem için, hiç kuşkusuz elli bin dirhem değerinde giysiler ve eşya getirdiler. Daha sonra hepsinin göğüsleri harika güzellikte olan ve tümü bakire başkaca yirmi esire gördüm. Bunların, tam ortasında, üzerindeki ağır mücevherler ve giysilerinden dolayı yerinden kıpırdayamayan Sitt-ül Zübeyde bulunuyordu. Ona doğru biraz daha yaklaşıp iki sıra halindeki nedimeler arasından geçerek önünde iki elimin arasında yeri öptüm. İşaretle bana oturmamı emretti; önünde oturdum.
     Bunun üzerine bana işlerim, anam babam ve soy sopum hakkında sorular sormaya koyuldu. Sorduğu her şeyi yanıtladım. Duyduklarından çok memnun oldu ve “Vallahi! Şimdi bu genç kızı yetiştirirken çektiğim zahmete değdiğini anlıyorum. Çünkü ona yaraşan bir koca buldum!” dedi. Sonra da bana, “Bil ki, bu nedimeyi biz kendi sülâlemizden olma bir evlat gibi yetiştirdik. Allah huzurunda ve senin yanında itaatkâr ve tatlı bir eş olacaktır!” dedi. Bunun üzerine eğildim, yeniden önünde yeri öptüm ve nedimeyle evlenmeye rıza gösterdiğimi belirttim.
     Bunu duyunca beni, on gün kalmak üzere saraya çağırdı. Bu on günü sarayda geçirdim. Bu süre içinde genç kızı hiç göremedim; yemeklerimi, gerek kahvaltıda, gerekse akşam yemeğinde, başka genç nedimeler getirip bana hizmet ettiler. Evlenme hazırlıkları için gerekli zaman dolunca Sitt-ül Zübeyde, Emir-ül Müminin’den nedimesini evlendirmek için kendisine izin vermesini rica etti; Halife gerekli izni ve nedimeye de on bin altın dinar verdi. Bunun üzerine Sitt-ül Zübeyde kadıyı ve tanıkları çağırttı; onlar da evlenme sözleşmesini düzenlediler.
     Bütün bunlar bitince şenlik başladı. Her türden tatlılar sunuldu ve âdet üzere sofralar hazırlandı; yenildi, içildi; tüm kente tabak tabak yiyecek dağıtıldı. Ve bu şenlikler on gün sürdü. Ancak o zaman, âdet üzere, gelini gerdeğe hazırlamak için hamama götürdüler. Bu arada, benim için ve çağrılılar için sofra serildi, nefis yemekler getirildi; sofrada birçok şey arasında kızarmış piliçler, her türden hamur işi, lezzetli dolmalar ve de kokulu ve gülsuyuyla tatlandırılmış tatlılar; bir tabakta da, en akıllı adamın bile aklını başından alacak güzellikle ruzbaçe vardı. Ve ben, sofraya henüz oturmuştum ki, Aman Yarabbi! Kendimi bu ruzbaçeye saldırmaktan ve tıka basa yemekten alamadım. Sonra, ellerimi yıkamadan kuruladım.

     Bundan sonra, kalktım ve gece gelinceye kadar sessiz kaldım. Bunun üzerine meşaleleri yaktılar ve içeriye şarkıcıları ve saz çalanları aldılar ve birkaç kez gelini giydirmeye giriştiler, her seferinde de yeni bir giysiyle… Ve gelin bunları giyip ortada dolaştıkça, âdet üzere, salonda dolaştırılan bir tabağa çağrılılar birer altın attılar. Saray baştan aşağı tüm olarak çağrılılarla dolmuştu ve bunlar böylece merasim bitinceye kadar orada kaldılar.
     Sonra ben, gerdek odasına girdim; gelini de getirdiler; hizmetindekiler onu tüm giysilerinden soyup dışarıya çıktılar. Onu böylece çırılçıplak görünce ve ikimiz yatağımızın üzerinde yapayalnız kalınca, onu kollarıma aldım; öyle sevinç duydum ki, gerçekten ona sahip olduğuma inanasım gelmedi. Fakat tam o sırada karım, ruzbaçe yemiş bulunduğumu elimin kokusundan anladı ve bu kokuyu duyunca büyük bir haykırış kopardı. Bunu duyup orada hizmetinde bulunan kadınlar koşarak geldiler; bense, heyecandan titreyerek, bütün bunların nedenini anlamadan kalakalmıştım.
     Kadınlar, ona “Hemşiremiz, ne oldu sana?” diye sordular. Karım onlara, “Oh! Ne olur beni, kibar bir insan olduğuna inandığım şu budala heriften kurtarın!” dedi. Bense ona, “Benim budalalığımı ve çılgınlığımı nereden anladın?” diye sordum. “Duygusuz birisin sen! Ruzbaçe yedin de neden elini yıkamadın? Ve ben, şimdi, Allah da biliyor ya, bu düşüncesizliğin yüzünden ve de kötü ve kusurlu davranışından ötürü, seni artık istemiyorum!” diye yanıt verdi. Bu sözleri söyledikten sonra, yakınında bulunan bir kamçıyı eline aldı ve önce sırtıma, sonra kaba etlerime olanca şiddetiyle vurmaya başladı. Öyle şiddetle ve öyle uzun uzadıya dövdü ki, darbelerin etkisiyle neredeyse bayılacaktım. Sonra yöresindeki kadınlara, “Bunu alın, kentin valisine götürün? Ruzbaçe yiyip sonra da yıkamadığı elini kessin!” diye emir verdi.
     Bu sözleri işitince, kendime geldim ve “Güçlülerin güçlüsü Tanrı’dan başka başvurulacak ve yardım istenecek varlık yoktur. Ruzbaçe yiyip el yıkamadığım için mi bu elin kesilmesini istiyorsun? Böylesine bir şey görülmüş müdür?” diye haykırdım. Bunun üzerine hizmetindeki kadınlar araya girip benim adıma ona; “Hemşire, bu davranışından ötürü onu bu kez cezalandırma! Lütfedip onu bağışla!” dediler. Bunu duyunca, “Peki, öyle olsun! Bu kez onun elini kestirmeyeceğim; ama yine de, uçlarında bulunan bazı yerlerini kesmem gerekecek!” dedi.
     Bana gelince, onu görmeksizin on gün geçirdim. Ama bu sürenin sonunda, gelip beni buldu ve “Ey yüzü kara kişi! Ruzbaçe yiyip el yıkamadan yanıma gelmekle senin gözünde ne denli az değer taşıdığımı gösterdin!” dedi. Sonra da, hizmetçilerini çağırdı ve onlara, “Şunun kollarını, ayaklarını bağlayın!” diye haykırdı; sonra da ağzı iyice keskin bir ustura alıp iki elimin ve iki ayağımın başparmaklarını kesti. İşte bu yüzden, burada, hepiniz beni, el ve ayaklarımın başparmakları kesilmiş olarak görüyorsunuz!
     Bana reva görülen bu işlemden ötürü bayılmışım. Yaralarıma kokulu bir kökten yapılma toz serpmişler ve kanımın akışı hemen durmuş. İşte bunun üzerine ilkin içimden, sonra da yüksek sesle, “Ellerimi daha önce kırk kez tuzla, kırk kez sodayla, kırk kez de sabunla yıkamadıkça bir daha ruzbaçe yemeyeceğim!” dedim. Bu sözlerimi duyunca, bu vaadimi yeminle pekiştirmemi istedi; ben de yemin verdim.
     Böylece, burada toplanmış olan sizler, bu sofrada ruzbaçe yemeye beni zorladığınızda rengim bozuldu, yüzüm sarardı ve kendi kendime, “İşte başparmaklarımı yitirmeme neden olan ruzbaçe yine karşıma çıktı!” dedim. Ve sizler, bunu yemem için beni o denli sıkıştırınca, yeminime uyarak gördüklerinizi yapmak zorunda kaldım!” dedi.
     Bunun üzerine, ben, ey yüzyılların seçkin hükümdarı, diyerek, azık sağlayıcı öyküsünü sürdürdü; orada bulunan herkes dinlerken, Bağdatlı genç tacire, “Peki evlendiğin kadın sonra ne oldu?” diye sordum. Bana şöyle dedi: “Onun önünde yemin edince, yüreği benden yana yatıştı ve beni bağışladı. Bunun üzerine onu aldım ve onunla yattım. Bu durumda uzun bir süre birlikte yaşamayı sürdürdük. Bu sürenin sonunda, bana ‘İyice bilmelisin ki, Halife’nin sarayında senin ile benim aramdaki geçenleri hiç kimsenin öğrenmemesi gerekir! Senden başka hiç kimse bu sarayın harem bölümüne girmedi. Sen de girebilmişsen, El-Seyyide Zübeyde’nin iyi niyetleri dolayısıyla olmuştur bu!‘ dedi. Sonra bana elli bin altın dinar verdi ve ‘Bütün bu paraları al ve git, ikimiz için büyük bir konut satın al! Birlikte yaşayalım!‘ dedi.
     Bunun üzerine çıkıp şahane bir konut satın aldım. Sonra karımın bütün zenginliğini, ona verilmiş tüm armağanları, değerli nesneleri, güzel kumaşları ve tüm güzel şeyleri oraya taşıdım. Ve bütün bunları satın aldığım bu eve yerleştirdim. Orada birlikte alabildiğine mutlu yaşadık. Ancak bir yıl sonra, Tanrı’nın iradesiyle, karım öldü; ben bir daha evlenmedim ve geziye çıkmayı düşündüm. Bütün malımı sattıktan sonra Bağdat’tan ayrıldım ve tüm param yanımda geziye çıktım; sonunda bu kente ulaştım.”
     “İşte ey zamanın şahı, Bağdatlı genç tacirin bana anlattığı öykü budur!” diyerek azık sağlayıcı sözünü tamamladı. “Bunun üzerine düğün evinin çağrılısı olarak yemek yemeyi sürdürdük. Sonra her birimiz ayrılıp gittik. İşte ben de oradan çıkınca, o gece, kambur ile geçirdiğim serüven başıma geldi. Benim öyküm bu kadar! Sanırım kambur dolayısıyla başımıza gelenlerden daha da şaşırtıcıdır, vesselam!” dedi.
     Bunun üzerine Çin hükümdarı, “Sen yanılıyorsun! Bu öykü kambur ile geçirdiğiniz serüvenden daha şaşırtıcı değil! Aksine, kamburun serüveni bundan çok daha şaşırtıcı! Böylece, hiç tereddüt etmeden hepinizi astıracağım!” demiş.
     Ancak, tam o sırada, Yahudi hekim, yeri öpüp, “Ey zamanın hükümdarı, ben size bu kez kuşkusuz hem kamburunkinden hem de tüm işittiklerinizden daha şaşırtıcı bir öykü anlatacağım” demiş.
     Bunun üzerine Çin hükümdarı, sabırsızlıkla, “Ne anlatacaksan, çabuk anlat, sabrım kalmadı!” demiş.
     İşte Yahudi hekimin anlattıkları…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir