Karışık Fıkralar-1

K

A.O.Ç.
     Yavru deve annesine sormuş:
     “Anne bizim niye hörgücümüz var?”
     “Çöl sıcağında susuzluğa dayanabilelim diye!”
     “Anne bizim toynaklarımız niye bu kadar geniş?”
     “Çölde ayaklarımız kuma batmasın diye!”
     “Anne bizim boynumuz niye bu kadar uzun?”
     “Çölde uzaktan gelebilecek tehlikeleri görebilelim diye!”
     “Peki anne, Allah aşkına bizim Atatürk Orman Çiftliği’nde ne işimiz var?”
Dilin Varmıyor
     İmam’ın biri; “Allah gözle görülmez, kulakla duyulmaz, elle dokunulmaz, ne yerdedir ne göktedir,” diye vaaz verince, Bektaşi dayanamayıp;
     “Ya… Sen şuna yok diyeceksin ama dilin varmıyor!” demiş.
Hırsıza Bile Ağzımı Açmam
     Nasreddin Hoca çocukları baş göz edip yuvadan uçurunca kalmışlar mı bir Ayvaz bir Köroğlu. İncir çekirdeğinden kapı mandalına kadar her meselede karısıyla hırlı gürlü olmuşlar.
     Bir gün kuyudan su çekme işinde inatlaşmışlar. Sen getirirdin, ben getirmezdim tartışması söz orucuna gelmiş dayanmış. Söz orucu dediysek hani, bildiğiniz oruç değil, basbayağı bahis. Kim konuşursa, bahsi o kaybedecek. Günlerce dilleri kilitli yaşamışlar.
     Nasreddin Hoca’nın evde, karısının ise gezmede olduğu bir gün eve hırsız girmiş. Evi soyup soğana çevirmiş. Hoca da hırsıza yardım etmiş mi bilinmez ama ses çıkarmadığı kesin.
     Akşamüzeri karısı kapıdan girdiğinde bir de ne görsün: Anlattığımız hikâyenin, fazlası var eksiği yok.
     “Amanın hırsız!” diye yaygaraya başladığında, Hoca sevinçle ayağa fırlayarak;
     “Hanım bahsi kaybettin,” demiş. “Kalk kuyudan su getir!”
Doğanın Yengesi
     Temel ormanda ağaç kesiyormuş. O sırada çevreciler de ormanda yürüyüşe çıkmışlar ve Temel’i bu vaziyette görünce bir güzel pataklamışlar… Temel üstü başı perişan halde köye dönerken Dursun’a rastlamış.
     Dursun;
“Ula Temel, bu ne hal böyle?” diye sormuş.
     Temel de anlatmış:
     “Ormanda ağaç keseydum. Pirden kalabaluk pir grup, Doğanın yengesini bozmişum diye dövdü peni… Halbuki ne Doğan’ı taniyrum, ne de yengesuni!”
Türk İşi
     İlk Türk astronotlar uzaya gidecekler. Son akşam, “Gidelim şöyle son bir demlenelim,” diyorlar. Türk uzay gemisi ya… Allah’a emanet! Neyse gidiyorlar bir meyhaneye, herkes bunları televizyondan tanıyor; bir izzet-i ikram sormayın gitsin.
     “Ne içersiniz?”
     “Rakı.”
     “Hayatta olmaz, yarın uçuşunuz var, vermeyiz!”
     Başka meyhaneye gidiyorlar, aynı muhabbet… Bunlar içki içmeden dönüyorlar. Ankara Çinçin Bağları’ndaki uzay üssüne.
     Bu arada biri ötekine diyor ki:
     “Ağabey, ben yakıtın formülünü okumuştum, içinde bayağı alkol var!”
     Gözleri parlıyor ve bir hortum bulup yakıttan üç beş kadeh içip odalarına çekiliyorlar. Gece saat iki, içlerinden birinin telefonu çalıyor, açıyor telefonu. Diğer astronot;
     “Ağabey, yakıt midende gaz yaptı mı?” diye soruyor heyecanla.
     “Evet.”
     “Aman sakın çıkarma. Ben şu anda Japonya’dayım!”
Bu da Allah’tan
     Bektaşi’nin biri, sürekli “Her ne olursa Allah’tan!” der dururmuş.
     Bir gün, bir külhanbeyi, bu Bektaşi’nin ensesine okkalı bir tokat patlatmış. Sonra Bektaşi arkasını dönünce;
     “Baba efendi, ne bakıyorsun? Bu da Allah’tan!” demiş.
     Bektaşi babası hemen cevabı yapıştırmış:
     “Eyvallah evlat… Ben de Allah’tan olduğunu biliyorum ama hangi pezevengin eliyle yaptırdı diye merak ettim de onun için baktım!”
Pamuk tarlası
     Hoca’nın her zaman tıraş olduğu berber vefat edince, “Bari halefine tıraş olayım,” demiş. Adamcağız usturayı her vuruşta Hoca’nın yüzünü kesiyor, kestiği yere de pamuk yapıştırıyormuş. Hoca, berberin elini yüzünden uzaklaştırıp kapıya doğru yürümeye başlayınca adam;
     “Hocam, nereye gidiyorsun?” diye sormuş. “Daha yarısı duruyor!”
     Hoca, kapıdan çıkarken;
     “Pamuk ektiğin yerin karşısına,” diye yanıtlamış. “Keten ekmeye gidiyorum!”
Biraz Direndi
     Temel bir gün kahveye girmiş. Üstü başı yırtıkmış. “Ne oldu?” diye sormuşlar.
     Temel;
     “Kaynanamı gömdük!” diye cevap vermiş.
     Kahvedekiler;
     “İyi de, bu halin ne?” diye üsteleyince, Temel itiraf etmiş:
     “Biraz direndi de…”
Elli Dolar Veririm
     Dünyada sadece bir çift kalan nadir bir orangutan türünün erkeği ölmüş. Bu ender hayvanın üreme ihtimali sıfır, bu yüzden soyu tükenecek. Ne yapalım diye düşünmüşler; kurullar toplanmış, çözüm bulunamamış. Yalnız, Kurul’daki bir Türk bilim adamı şöyle demiş:
     “Bizim memlekette bir İsmet Ağabey var, söylemesi ayıptır aynen bu orangutana benziyor, hatta biraz daha kıllıdır. Ondan rica edebiliriz. 100 dolar da ödül verirsek bu işi yapar ve orangutanların soyunu kurtarır herhalde,” demiş.
     Bakmışlar başka çare yok, İsmet Ağabey’e gitmişler ve durumun önemini, yapacağı hizmetin büyüklüğünü anlatmışlar ve sonunda, “100 dolar verilecek,” demişler.
     İsmet Ağabey düşünmüş ve “Olur, ama üç şartım var!” demiş.
     Herkes sevinç ve merakla “Nedir?” diye sormuş:
     “Öpüşmem, bir… Yavru erkek olursa rahmetli babamın adını koyarsınız, iki… Üçüncüsü de, 100 dolar çok, en fazla 50 dolar veririm!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz