Üç Kısa Öykü-17

Ü

     Kabak İle Kavak
     Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki, kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacıyla aynı boya gelmiş.
     Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
     “Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?”
     “On yılda,” demiş kavak.
     “On yılda mı?” diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak. “Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!”
     “Doğru,” demiş ağaç. “Doğru.”
     Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak önce üşümeye, sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
     Sormuş endişeyle kavağa:
     “Neler oluyor bana ağaç?”
     “Ölüyorsun,” demiş kavak.
     “Niçin?”
     “Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için!”
     Brif, Bruf, Braf
     İki küçük çocuk bahçede kimsenin anlamayacağı, sadece aralarında konuşabilecekleri özel bir dili keşfetme oyunu oynuyorlardı keyifle.
     “Brif, braf” dedi birincisi.
     “Braf, brof” diye yanıtladı diğeri ve gülmekten kırıldılar.
     Birinci katın balkonunda, gazete okuyan halim selim yaşlı bir bey vardı ve tam karşıda yüzünü pencereye dayamış, biraz huysuz görünüşlü yaşlı bir kadın.
     “Ne budala şeyler şu çocuklar!” dedi kadın.
     Yaşlı adam aynı fikirde değildi:
     “Ben hiç de öyle düşünmüyorum.”
     “Bana konuştuklarını anladığınızı söylemeyeceksiniz herhalde?”
     “Bilakis hepsini anladım. Çocuğun biri ‘Ne güzel bir gün’ dedi. Diğeri ‘Yarın daha da güzel olacak’ diye cevap verdi.
     Kadın burnunu kıvırdı, ama karşılık vermedi, çünkü tam o anda çocuklar tekrar oyunlarına başlamışlardı.
     “Maraski, barabaski, pippirimoski,” dedi biri.
     “Bruf,” diye yanıtladı öteki ve katılırcasına güldüler yeniden.
     “Şimdi de anladınız mı yoksa ne konuştuklarını?” dedi kadın öfkeyle.
     “Evet, tabii ki anladım,” diye yanıt verdi adam gülümseyerek. Birincisi ‘İyi ki hayattayız’, ikincisi de ‘Hayat bir harika,” dedi.”
     “Gerçekten de harika mı?” diye sordu kadın ısrarla.
     “Brif, bruf, braf” oldu adamın yanıtı.
     Altın Kutu
     Yıllar, yıllar önce fakir bir aile varmış; kıt kanaat geçinen ve üç kişiden oluşan bir aile. Bir gün evin bahçesinde kızın altın renkli pahalı bir kâğıtla bir kutuyu kapladığını gören baba, kızına çok sinirlenmiş:
     “Utanmıyor musun zorlukla kazandığım paraları böyle kâğıtlara harcamaya?”
     Kız ağlarken baba oradan uzaklaşmış.
     Ertesi gün kız altın kaplı kutuyu babasına getirmiş ve “Baba, bu senin için hazırladığım hediyeydi,” dediğinde, baba dünkü davranışı için üzülmüş. Kızını kucağına almış, saçını okşamış ve teşekkür etmiş. Ne olduğunu anlamadan kızına sinirlendiği için hata ettiğini düşünmüş. Kutuyu açtığında, kutunun boş olduğunu görünce daha da sinirlenerek, “Böyle hediye mi olur? Sen benimle alay mı ediyorsun? Bu kutu boş!” diyerek kızına bağırmış. Kızın gözlerinde yaşlar birikmiş.
     “Babacığım, o kutu boş değil ki! Dün gece sabaha kadar uyumadım ve içine öpücüklerimi üfledim. İçinde senin için yüzlerce öpücük var!” demiş. Baba allak bullak olmuş, kızından defalarca özür dileyip onu defalarca öpmüş.
     O günden sonra altın kutu adamın hep baş ucunda durmuş. Ne zaman üzülse veya sıkılsa, o altın renkli kutu ona hep güç vermiş.

(Anonim–Derleyen ve Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi