Üç Kısa Öykü-18

Ü

     Mutluluğun Gizi
     Bir tüccar “Mutluluğun Gizi”ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı, bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
     Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış. Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş. Dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa bile varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
     Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama “Mutluluğun Gizi”ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
     “Ama sizden bir ricada bulunacağım,” diye de eklemiş bilge. Delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla zeytinyağı koymuş. “Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.”
     Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış, gözünü de kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.
     “Güzel,” demiş bilge. “Peki, yemek salonundaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan başının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?”
     Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış. Başka bir şeye dikkat edememiş.
     “Öyleyse git, evimin harikalarını tanı,” demiş ona bilge. “Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.”
     İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş, bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
     “Peki, sana emanet ettiğim iki damla ya nerede?” diye sormuş bilge.
     Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
     “Peki,” demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi.. “Sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi, dünyanın bütün harikalarını görebilmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı dökmeden!”
     Engel
     Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?
     Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor ama yolları temiz tutamıyordu.
     Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı, kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde: “Bu altınlar kayayı yerinden çeken kişiye aittir.” diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
     “Her engel, hayat koşullarımızı iyileştirecek bir fırsattır!”
     Boşanma Davası
     Hâkim yaşlı çifte sormuş:
     “Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?”
     Yaşlı kadın cevaplamış:
     “Hâkim Bey, bir ay öncesine kadar aklımda böyle bir şey yoktu. Eşim bana bir mine çiçeği hediye getirdi, ben de çiçekleri çok severim. Çiçek, çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında çiçeğin öleceğini söyledi. Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım. Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde, bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen geçek kalkıp da çiçeği sulamadı. Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.”
     Hâkim, kadına hak vermiş, ama âdettendir diye bir de adama sormuş:
     “Senin söyleyecek bir şeyin var mı?”
     Yaşlı adam cevaplamış:
     “Eşimin anlattığı her şey doğru, tek bir şey dışında! Mine çiçeği çok sulandığında ölür. Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir, ama eşim bunu yapmadığı için ben de bu yalanı uydurdum. ‘Çiçek ölmesin’ diye her gece kalkmak zorunda kaldı. O her uyandığında ben de uyanık olurdum. İşini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır, peçetelerle toprağını kuruturdum. Sonra da yatağa gelip bana bu güzel hayatı bahşeden, canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya seyrederdim.”
     Hâkim çifti boşamamış…

(Anonim–Derleyen ve Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi