Hafif Soluk

H

     Mezarlıktaki henüz taze killi toprak tümseğinin üzerinde meşeden sağlam, ağır ve düzgün bir haç duruyordu.
     Aylardan nisandı ve günler griydi; geniş taşra mezarlığının anıtları uzaktan, daha çıplak ağaçların arasından görünüyordu. Soğuk rüzgâr haçın kaidesinin dibindeki porselen tacın içinde ıslık çalıp duruyordu.
     Oldukça büyük dışbükey porselen bir madalyon haçın tam üzerine monte edilmişti. Madalyonda ise mutlu, şaşırtacak kadar canlı gözlerle bakan liseli bir kızın vesikalık resmi vardı. Bu Olya Meşçerskaya’ydı.
     Küçük bir kızken, kahverengi lise forması giyen kalabalığın arasında hiçbir şekilde göze çarpmıyordu: İyi, zengin ve mutlu kızlardan birisi olması, yetenekli ancak şımarık ve kendisini tam bir hanımefendi yapacak öğütlere fazlasıyla kayıtsız kalması dışında hakkında ne söylenebilirdi? Sonraları günden güne değil, saatten saate boy atmaya, gelişmeye başladı. On dört yaşındayken ince beli ve düzgün bacaklarının yanı sıra göğüsleri ve insanoğlunun sözcükleriyle asla dile getirilmemiş olan bütün o kıvrımları artık güzelce biçimlenmiş, on beş yaşında güzelliğiyle çoktan ün salmıştı. Kız arkadaşlarından bazıları saçlarına ne kadar özenle biçim veriyor, ölçülü hareketlerine ne kadar özen gösteriyorlardı! Ama o hiçbir şeyden korkmuyordu. Ne parmaklarındaki mürekkep lekesinden, ne kızaran yüzünden, ne dağınık saçlarından, ne de koşarken düşerse ortaya çıkan dizlerinden… Genç kız endişe ve çaba göstermesine gerek kalmadan ve nasılsa pek de fark edilmeden, son iki yılda onu kızlardan ayıran zarafet, şıklık, kıvraklık ve gözlerinde açıkça belli olan parıltı gibi pek çok özellik kazandı. Kimse balolarda Olya Meşçerskaya’dan daha iyi dans edemiyor, kimse onun gibi paten kayamıyor, balolarda ona olduğu kadar kimseye kur yapılmıyor ve nedense alt sınıflar onu sevdikleri kadar kimseyi sevmiyorlardı. Fark edilmeden genç kız olmuş ve lisedeki ünü fark edilmeden perçinlenmişti ve artık havai olduğu, hayransız yapamadığı ve liseli Şenşin’in ona delice tutulduğu, sözde Olya’nın da onu sevdiği ama Şenşin’i intihara sürükleyecek kadar değişken davrandığına ilişkin dedikodular vardı…
     Olya Meşçerskaya yaşamının son kışında, lisede söyledikleri gibi, keyiften iyice deliye dönmüştü. Ayaz, güneşli ve karlı bir kıştı; karla kaplı lise bahçesindeki uzun çam ağaçlarının ardından her zaman tatlı, ışıklı ve ertesi gün için de ayaz. Sobornaya Sokağı’nda yürüyüş, şehir parkında paten, pembe bir gün batımı, müzik ve Olya Meş-çerskaya’nın aralarında en kaygısız, en mutlu kişi gibi görüneceği paten sırasında pistin her yerinde kayacak bir kalabalığı vadeden güneş erkenden batıyordu. İşte bir gün arkasından koşturan ve mutlulukla çığlıklar atan birinci sınıflardan kurtularak, fırtına gibi toplantı salonuna daldığı büyük teneffüste, Olya’yı ansızın müdür hanımın yanına çağırmışlardı. Hızla koştuktan sonra durdu, tek bir derin nefes aldı, hızlı ve artık benimsediği kadınlara özgü bir hareketle saçlarını düzeltti, önlüğünün omuzlarına doğru olan kısımlarını çekiştirdi ve parlayan gözlerle yukarı koştu. Genç sayılabileceği halde saçları kırlaşmış olan müdüre hanım çarın portresinin altında duran, çalışma masasının başında ellerini birbirine kavuşturmuş oturuyordu.
— Merhaba, m-lle Meşçerskaya, dedi Fransızca, gözlerini birbirine kavuşturduğu ellerinden ayırmadan. Sizi buraya ne yazık ki, davranışlarınız hakkında konuşmak üzere ilk kez çağırmıyorum.
— Dinliyorum madam, diye karşılık verdi Meşçerskaya. Masaya yaklaştı, parlak ve canlı bir biçimde, ama ifadesiz bir yüzle ona bakarak ve öylesine zarif ve rahat bir tavırla oturdu ki bunu ancak o yapabilirdi.
—  Beni can kulağıyla dinlemeyeceksiniz, ne yazık ki artık bundan eminim, dedi müdüre hanım ve Meşçerskaya’nın merakla seyrettiği cilalanmış zemin üzerinde duran yumağın ipini çekip döndürerek gözlerini kaldırdı: Bir kez daha tekrar etmeyeceğim ve uzun konuşmayacağım, dedi.
     Ayaz günlerde, parlak Hollanda sobasının sıcağının ve çalışma masasındaki inci çiçeklerinin tazeliğinin son derece güzel koktuğu, bu olağanüstü temiz ve büyük çalışma odası Meşçerskaya’nın çok hoşuna gidiyordu. Çarın, ışıklar içindeki bir salonun ortasında dururken resmedilmiş boy portresine ve müdüre hanımın düzgünce şekil verilmiş kır saçlarındaki düzgün ayırma çizgisine bakıyor ve bekleyiş içinde susuyordu.
— Artık küçük bir kız değilsiniz, dedi müdüre hanım. Çok anlamlı bir tavırla, gizliden gizliye kızmaya başlayarak.
—  Evet madam, diye yanıtladı yalnızca Meşçerskaya, neredeyse neşeli bir ifadeyle.
— Ama kadın da değilsiniz, dedi daha da anlamlı bir tavırla müdüre hanım, mat yüzü hafiften kızarmaya başlamıştı. Her şeyden önce, bu nasıl bir saç? Son derece kadınsı bir model!
—  Saçlarımın güzel olması benim suçum değil madam, diye yanıtladı Meşçerskaya ve iki eliyle güzelce toplanmış saçlarına hafifçe dokundu.
— Ah demek siz suçlu değilsiniz? dedi müdüre hanım. Saçınızın biçimi konusu da sizin suçunuz değil, bu pahalı taraklar sizin suçunuz değil, yirmi rublelik ayakkabılarla ailenizi zor durumda bırakmak da sizin suçunuz değil! Ama size tekrar söylüyorum: Henüz liseli bir genç kız olduğunuzu tamamen göz ardı ediyorsunuz…
     Bu sırada Meşçerskaya doğallığı ve sakinliği elden bırakmadan, saygılı bir biçimde onun sözünü birdenbire kesti:
—  Bağışlayın, madam ama yanılıyorsunuz: Ben bir kadınım. Bunda kimin suçu var biliyor musunuz? Babamın komşusu ve arkadaşı, yani sizin erkek kardeşiniz Aleksey Mihayloviç Malyutin’in. Geçen yıl köyde oldu…
     Bu konuşmadan bir ay sonra çirkin ve kaba görünüşlü, Olya Meşçerskaya’nın yaşadığı çevreyle ortak hiçbir yanı bulunmayan bir Kazak subay genç kızı, trenle henüz yeni gelmiş kalabalığın ortasında vurdu. Olya Meşçerskaya’nın müdüre hanımı afallatan, şüpheli itirafı tamamen doğrulandı: Subay mahkemenin sorgu hakimine Meşçerskaya’nın onu baştan çıkardığını, onunla yakınlaştığını, karısı olmaya söz verdiğini, cinayetin işlendiği gün istasyonda ise genç kızın, kendisini Novoçerkassk’a yolcu ederken birdenbire onu sevmeyi asla düşünmediğini ve günlüğünün Malyutin’den söz eden bir sayfasını okuması için ona verdiğini itiraf etmişti.
— O satırları, hemen orada, Meşçerskaya’nın okumayı bitirmemi beklerken gezindiği platformda, çabucak okudum ve ona ateş ettim, dedi subay. İşte bakın, günlük geçen yıl on Temmuz’da yazılmış.
     Günlükte aşağıdakiler yazılıydı:
     “Şu anda saat gecenin ikisi. Derin uykuya dalmışım ama çabucak uyandım… Artık kadınım! Babam, annem ve Tolya hepsi şehire gittiler, tek başımayım. Yalnız olduğum için öyle mutluyum ki! Sabah bahçede, tarlalarda gezdim, ormana gittim sanki dünyada yalnız ben vardım ve asla yaşamım boyunca düşünmediğim kadar iyi düşündüm. Öğlen yemeğini de tek başıma yedim, sonra tam bir saat piyano çaldım, müzikle birlikte içimde sanki sonsuza dek yaşayacakmışım ve kimsenin olmadığı kadar mutlu olacakmışım gibi bir duygu belirdi. Sonra babamın çalışma odasında uykuya dalmışım, saat dörtte Katya beni uyandırdı. Aleksey Mihayloviç’in geldiğini söyledi. Gelişine çok sevindim, onu kabul edip oyalamak benim için oldukça hoştu. Bir çift iyi cins, güzel atla gelmişti, atlar kapının önünden hiç ayrılmadılar, Aleksey Mihayloviç bizde kaldı, çünkü yağmur yağıyordu ve akşama kadar üstünün kuruyacağını düşünüyordu. Babam evde olmadığı için üzüldü, çok neşeliydi ve bana kavalyemmiş gibi davranıyor, uzun zamandır bana âşık olduğu konusunda şaka yapıyordu. Çaydan önce bahçede gezerken hava yine güzelleşmişti, çok soğuk olmasına rağmen güneş tüm ıslak bahçenin üzerinde parlıyordu, o koluma girmişti ve bana Margarita’yla Faust’tan söz ediyordu. Elli altı yaşında ama hâlâ çok yakışıklı ve her zaman iyi giyinir; yalnızca pelerinli geniş paltosuyla geldiğinde hoşuma gitmiyor. İngiliz losyonu kullanır; gözleri ise genç ve siyah; iyice kırlaşmış, ikiye ayırdığı uzun bir sakalı var. Çay sırasında camlı verandada oturduk, kendimi kötü hissettim ve sedire uzandım, o ise sigara içiyordu sonra yanıma oturdu, tekrar tatlı sözler söylemeye, sonra elime bakmaya ve öpmeye başladı. İpek başörtüsüyle yüzümü kapattım ve o birkaç kez başörtüsünün üzerinden dudaklarımı öptü… Böyle bir şey nasıl oldu anlamıyorum, çıldırmış olmalıyım, böyle bir insan olabileceğim asla aklıma gelmezdi! Tek çıkış yolum var… Ondan öylesine tiksiniyorum ki buna dayanamam…”
     Nisan günlerinde şehir temiz ve kupkuruydu, taşlar ağarmıştı ve bu taşların üzerinden yürümek çok kolay ve hoş bir şeydi. Her pazar, sabah ayininden sonra şehrin çıkışına giden Sobornaya Sokağı’nda matem elbisesi giymiş; siyah, glase eldivenli; elinde abanoz şemsiyesiyle ufak tefek bir kadın yürür. İs içindeki pek çok demirci dükkânının bulunduğu ve taze tarla kokan, kirli meydanı şoseden geçer. İleride erkek manastırıyla hapishanenin arasında gökyüzünün bulutlu kısmı ağarır ve ilkbahara bürünen tarla grileşir. Sonra manastırın duvarının altındaki su birikintilerinin arasından geçip sola döndüğünüzde kapılarının üzerinde; “Meryem Ana huzur versin!” yazan beyaz duvarla çevrili iri, bodur ağaçların bulunduğu bahçe gibi bir yer görürsünüz. Ufak tefek kadın belli belirsiz haç çıkarır ve alışkın bir tavırla ağaçlıklı ana yoldan yürür. Meşe haçın karşısındaki sıraya gelerek rüzgâra doğru dönüp ilkbahar soğuğunda ince botlar içindeki ayaklarıyla glase eldiven içindeki elleri buz kesene kadar oturur. Tatlı tatlı cıvıldayan ilkbahar kuşlarını dinleyip, soğukta porselen çelenk içindeki rüzgârın uğultusuna kulak vererek bazen bu porselen tacın gözlerinin önünde durmaması için ömrünün yarısını verebileceğini düşünür. Ah şu taç, şu tümsek, şu meşeden haç! Haçın üzerinde dış bükey madalyondan gözleri ölümsüzmüşçesine parlayan o kızın, haçın altında yatması mümkün müydü ve artık Olya Meşçerskaya’nın adıyla birleşmiş olan o korkunç şey, bu masum bakışla nasıl bir araya gelebilirdi? Ama ruhunun derinlerinde bu ufak tefek kadın, herhangi tutkulu bir hayale ihanet eden bütün insanlar gibi mutluydu.
     Bu kadın, Olya Meşçerskaya’nın rehber öğretmeni ve uzun zamandır gerçek yaşamın yerini alan hayalleriyle yaşayan orta yaşlı bir kızdı. Başlangıçta, yoksul ve hiçbir özelliği bulunmayan bir asteğmen olan erkek kardeşi böyle bir hayaldi, tüm ruhunu kardeşiyle ve nedense ona parlak olacakmış gibi görünen geleceğiyle birleştirmişti. Erkek kardeşi Mukden yakınlarında öldürülünce, kadın kendini fikir emekçisi olduğuna inandırmıştı. Olya Meşçerskaya’nın ölümü ise onu yeni bir hayalle büyülemişti. Artık Olya Meşçerskaya, onun saplantılı düşünce ve duygularının merkezi haline gelmişti. Her pazar mezarlığa gider, saatlerce gözlerini o meşe haçtan ayırmaz, Olya Meşçerskaya’nın tabutta yatan, çiçekler arasındaki yüzünü ve bir gün büyük teneffüs sırasında lisenin bahçesinde gezerken, şişman uzun boylu arkadaşı Subbotina’ya hızlı hızlı neler söylediğini anımsar:
— Babamın kitaplarından birinde, onun çok eski ve komik kitapları vardır, bir kadındaki güzelliğin nasıl olması gerektiğini okumuştum… Kitapta o kadar çok şey yazıyordu ki hepsini anımsamıyorum, anlıyor musun? Eh, elbette gözler katran gibi olmalıymış, ah tanrım “katran gibi” diye yazmışlar! Kadının gece gibi siyah kirpikleri, zarifçe kıpırdayan al yanakları, ince bir bedeni, normalden daha uzun parmakları olmalıymış, anlıyor musun parmakları daha uzun olmalıymış, ayakları küçük, göğüsleri yeteri kadar iri, baldırları düzgün ve yuvarlak, dizleri istiridye renginde, omuzları ise yuvarlak olmalıymış, çoğunu neredeyse ezberledim, hepsi ne kadar doğru! Ama en önemlisi ne biliyor musun? Hafif soluk! Bu bende de var, nasıl soluyorum dinle, benimki de hafif bir soluk değil mi?
     Şimdi artık bu hafif soluk dünyada, bulutlu gökyüzünde ve bu soğuk bahar rüzgârında yayılıyor.

(Rus Öyküsü-Yazan: Ivan A. Bunin–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi