O Adamı Seviyorum Ama… (15)

O

* Uzaktan kumandayı elinde ışın tabancası gibi tutar. Zap Zap Zap. Kendini tutamaz. Bir esprinin tam can alıcı noktasında basketbol maçına geçer. Hangi takımların oynadığını anlayana kadar, William Holden’in bir savaş filminde oynamaya başlar. Tam konuyu kavramak üzereyim, bir komediye geçilir. Gerçekten bir şey izlemek istediğim zaman yan odaya geçerim. Ya da kitap okurum.
* Benimle asla konuşmaz ama televizyonla konuşur. Haber muhabirlerine laf atar. Ekonomiyle ilgili bir rapor yorumlar. “İyi, iyi, aferin. Ekonomiyi batırmaya devam edin!” Sonra ekrana Cumhurbaşkanı’nın ve parlamentonun neler yapması gerektiği konusunda nutuk atar.
* Sürekli haber sunucusunun gramerini düzelttiği için hiç doğru dürüst haber dinleyemem. “Güya İngilizce konuşuyorsun!” diye bağırır. “İlk önce dilini öğren. Haberci olacaksın bir de!”
* Gazeteyi ilk olarak onun okuyabilmesi için benden on dakika önce kalkar. Benim elime geçtiğinde karmakarışıktır. Bölümler birbirine karışmış, her türlü katlanmış bir durumdadır.
* Pazarları bulmaca çözmemden şikâyet eder. Son zamanlarda ben gazeteye ulaşamadan o kutuları harflerle dolduruyor. Ya da Sağdan Sola şuna benzer mesajlar yazıyor: Bulmaca çözmek iğrenç bir iştir.
* Sesini sonuna kadar açıp opera dinliyor. Sopranolar söylerken pencerelerden uzak duruyorum.
* Radyolu alarmı rap istasyonuna ayarlıyor. Onu harekete geçirdiğini söylüyor.
* Akşamları eve geldiğinde, pozisyonunu alır, yemeğe kadar müzik videoları izler. Yemek bittikten sonra bu defa sırt üstü bıraktığı yerden devam eder.
* Çok iyi bir tenor olduğuna inanır. Dolayısıyla her an, bulaşık yıkarken, araba kullanırken, giyinirken bizi şarkılarıyla kutsuyor.
* Yemek masasını davul yerine kullanıyor.
* Görünmez bir gitarı vardır. Kendini kamburlaştırır, parmaklar havada, çeşitli inleyen sesler çıkarır.
* Hiç ritim yeteneği yoktur. Dans ettiğimizde ayaklarımı ezer geçer. Ona ritmi göstermeye çalıştığımda hakarete uğramış gibi olur ve yanlış yapanın ben olduğumda ısrar eder. Ben de ya onun duygularını acıtacağım ya da ayak parmaklarımın acımasına razı olacağım.
* Birlikte yüzerim ama o beni sıkıştırır. Kulaç atamam, kımıldayamam bile. Etrafımda köpekbalığı gibi daireler çizer.
* Ne zaman birlikte tenis oynasak sürekli benim oyunumu analiz eder. Ne zaman servis atsam, o bir nutuk atar. Benim hareketimi taklit etmek ve yanlışımı göstermek için oyunu durdurur. Sert bir topu karşıladığım zaman “İyi, Martha. Çok iyi” der, sanki topa vurabilmiş olmam bile dünyanın en şaşırtıcı şeyiymiş gibi.
* İşten eve gelince vücut çalışır. Ben yemek hazırlarken onun sanki doğum sancıları çekiyormuş gibi inlediğini duyarım.
* Her sabah altı mil koşar. Sonra da evin içinde terini döke döke dolaşarak dinlenir. Çocuklar çığlık çığlığa kaçarlar. Ben de emniyetli bir mesafede durmaya gayret ederim.
* Yaz aylarında onu hiç görmem. Yaz ayları softball’dur. Antrenman, oyunlar, takım toplantıları. Eylül başında tekrar ortaya çıkar.
* Günde en az üç kere tartılır, aynada karın kaslarını kontrol eder.
* Riski olmayan hiçbir şey onu eğlendirmez. Maçlarda bahis tutuşur. Kayak ancak tehlikeli yamaçlarda yapılır. Şu sıralar uçma dersleri alıyor.
* Daima yeni bir şeyler denemektedir. On bir yıllık evliliğimizde balığa çıktım, keklik avına gittim, su kayağı yaptım, para-sailing denedim, tüple daldım. Yalnızca kocamın aktivitelerine biraz olsun katılabileyim diye. Ancak şunu öğrendim ki, bu yıl takıldığı şey gelecek yıl devam etmeyecek. Dolayısıyla paraşütsüz atlama derslerini atlatabilirim.
* TV’de bir maç seyrettiğimizde o maç ‘anlatanı’ oluyor. Derin bir sesle, kendi yorumlarıyla birlikte anlatıyor.
* Bodrumdan hiç çıkmaz. Arada sırada patır kütür sesler duyarım. Orada ne yaptığı konusunda ise hiçbir fikrim yok!
* Sürekli bilgisayarının başında mesajlar yolluyor, memleketin her tarafındaki insanlarla ‘konuşuyor’. Ben bekâr bir anne, bir e-postası duluyum.
* Yemek kitapları okur, dudaklarını şapırdatır. Bazı tariflere de inler!
* At resimlerini çok sever. Ev at resimleriyle doludur. Av sahneleri. Kötü, iyi, eski, yeni. Neredeyse samanı koklayabilirsiniz. Ya da daha beterini!
* Hiçbir şey eğlenceli değildir. Her şey ciddi. Monopol bile son derece kanlı. Onunla asla oynamam. Hiçbir şey!
* Kocam parti davetlerinden ayrılır. Bir süre için kaybolur. Birileriyle, bir kuzen, belki bir arkadaşla yakınlardaki bir bara gider. Bir yere gittiğimizde aniden bir başıma kalmayayım diye gözümü üstünden ayırmıyorum.
* Sosyal bir toplantıdan dönerken daima kimin kime neden ne dediğini analiz eder. Yüz ifadeleri. Ses tonu. Zamanlama. Beden dili. Pozisyon. Oturma düzeni. Katman katman üstüne anlam.
* Sinyalleri vardır. Gözlerinin arasına iki parmak başı ağrıyor demektir. Başının arkasına iki parmak gitmek istiyor demektir. Bileğinin içine üç parmak “Sus” demektir. Ya da tersi, bazen şaşırıyorum. Çenesinde iki parmak parmaklarının gösterdiği yöndeki konuşmaları dinle demektir. Burnunun ucuna hafif hafif vuran parmak ise “İnsanlara karış, Devam et, Bir mendil al,” Öyle bir şey işte!
* Hiçbir şey… Hiçbir şey haftalık poker oyununu engelleyemez. Öldüğü zaman cenazesini Cuma’ya kadar bekletmeleri gerekecek. Perşembe günü ölü de olsa diri de olsa ona kâğıtları dağıtacaklar!
* Yalnızca erkeklerle konuşur. Başkalarıyla birlikte dışarı çıktığımızda sohbet haremlik selamlık olur. Ben ya da başka bir kadın bir şey söyleyecek olsak öbür tarafa döner ve erkeklerden biriyle konuşmaya başlar. Sanki kadınlar yalnızca saç modelleri ya da perde kumaşlarından konuşabilirlermiş gibi. 

   (devam edecek)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi