Muza (İlham Perisi)

M

     O zamanlar, artık gençliğimin ilk dönemini geride bırakmıştım ama aniden de resim eğitimi alma hevesine kapılmış -resme karşı büyük bir tutkum vardı- ve Tambov eyaletindeki çiftliğimi bırakıp kışı Moskova’da geçirmiştim.
     Yeteneksiz ama oldukça ünlü, pasaklı, şişman bir adam olan ve arkaya attığı yağlı, iri dalgalı uzun saçları, ağzında piposu, kırmızı kadife ceketi, üzerine kirli-gri renkte tozluk taktığı ayakkabıları, özellikle bunlardan nefret ediyordum, tavırlarındaki rahatlığı, öğrencisinin çalışmasına gözlerini kısarak bakışı ve sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi: -Fena değil, hiç fena değil… Başarılı olacağı kesin… deyişiyle bir sanatçıda gereken her şeyi tam anlamıyla benimsemiş olan bir ressamdan ders alıyordum.
     Arbat’ta, “Prag” lokantasının yanındaki “Stolitsa”nın odalarında kalıyordum. Gündüzleri ressamın yanında ve evde çalışıyordum, akşamlarıysa çoğunlukla yeni tanıştığım hem genç hem bitkin ama hepsi de aynı şekilde bilardoya ve şaraplı yengece düşkün bohem dostlarımla restoranlarda geçiriyordum. Sevimsiz ve sıkıcı bir yaşam sürdürüyordum! Bu kadına benzeyen üçkâğıtçı ressam, onun dağınık ve toza bulanmış her türden aksesuarlarla dolu atölyesi ve yarı karanlık “Stolitsa”… Belleğimde pencerenin ardından durmaksızın yağan kar, kızakların Arbat’ta çınlayan çanları, dışarıdan gelen boğuk gürültüler, akşamları bulanık ışıkla aydınlatılan restorandaki ekşi bira ve gaz kokusu kaldı… Neden böyle zavallı bir yaratığın yaşamını sürdüğümü anlamıyorum, o zamanlar zengindim de.
     Ama ikili pencerenin açık vasistaslarından artık sulu sepken ve yağmur kokusunun gelmez olduğu, at nallarının kaldırımlarda kışın olduğu gibi artık yankılanmadığı ve sanki kızak çanlarının daha bir melodik çınladığı Mart ayında, bir gün evde oturmuş kara kalem çalışırken birisi holdeki kapımı çaldı. “Kim o?” diye bağırdım, ama karşılık gelmedi. Bekledim, yine bağırdım yine karşılık gelmedi, sonra bir tıkırtı oldu. Kalktım, kapıyı açtım eşikte gri, kışlık şapka takmış, yine gri düz kesimli palto ve gri bot giymiş olan uzun boylu bir genç kız duruyordu, insanın gözlerine doğrudan bakıyordu, gözleri bal rengiydi, uzun kirpiklerinde, yüzünde, şapkasının altından görünen saçlarında kar ve yağmur damlaları vardı; bana bakıyor ve konuşuyordu:
— Ben konservatuvar öğrencisi Muza Graf. İlginç bir insan olduğunuzu duydum ve tanışmak için geldim. Sizce bir sakıncası yok değil mi?
     Çok şaşırmıştım, yine de kibarca yanıt verdim:
—  Onur duydum, lütfettiniz. Kulağınıza gelen söylentilerin doğruluğunun şüpheli olduğu konusunda sizi önceden uyarmalıyım. Sanırım ilginç bir yanım yok.
— Yine de girmeme izin verin, beni kapıda tutmayın, dedi. Yine aynı şekilde gözlerimin içine doğrudan bakarak; “Madem onur duydunuz, o halde beni içeri alın.”
     İçeri girince, evindeymiş gibi yer yer kararmış gümüş gri aynamın önünde şapkasını çıkarmaya, kızıl renkli saçlarını düzeltmeye koyuldu. Sonra paltosunu çıkardı ve sandalyeye fırlattı, kareli flanel elbisesiyle kalınca kar ve yağmurdan ıslanmış burnunu çekerek divana oturdu ve:
— Botlarımı çıkarın ve paltomdan mendili verin, diye emretti.
     Mendili uzattım, burnunu sildi ve ayaklarını bana doğru uzattı.
— Sizi dün Şor’un konserinde gördüm, dedi kayıtsızca.
     Şaşkınlık ve memnuniyetten kaynaklanan budalaca gülümsememi – ne garip bir konuktu bu!- tutarak uysalca arka arkaya botlarını çıkardım. Henüz etrafa taze hava yayıyor, bu koku beni heyecanlandırıyordu. Yüzünde, dürüst gözlerinde, büyük ve güzel ellerinde, botlarını çıkarırken yuvarlak ve düzgün dizlerini örten elbisesinin altından, ince gri renkli çorapların içinde duran çarpık bacaklarını ve açık, rugan terlikler içindeki uzun ayaklarını görünce hissettiğim ve incelediğim her şeyde bulunan tüm o kadınsı gençlikle cesaretin birleşimi beni heyecanlandırıyordu.
     Sonra çabucak gitmeye niyeti olmadığını gösterircesine rahatça divana oturdu. Ne söyleyeceğimi bilemeden benim hakkımda kimden ve neler duyduğunu, kim olduğunu, nerede ve kimle yaşadığını sormaya başladım. O da yanıtladı.
— Kimden ne duyduğum önemli değil. Daha çok sizi konserde gördüğüm için geldim. Çok yakışıklısınız. Ben bir doktorun kızıyım, size yakın bir yerde, Preçistenki bulvarında yaşıyorum.
     Nedense birdenbire ve kısa kısa konuşuyordu. Tekrar ne diyeceğimi bilemeden sordum:
— Çay içmek ister misiniz?
— İsterim, dedi. Eğer paranız varsa söyleyin de Belov’dan Frenk elması alsınlar, hemen şuradan, Arbat’tan… Ama kat görevlisini acele ettirin, sabrım kalmadı.
— Oysa son derece sakin görünüyorsunuz.
— Görünüşe aldanmayın.
     Kat görevlisi semaveri ve elma paketini getirdiğinde, çayı pişirdi, fincanları ve kaşıkları sildi… Elma yiyip çay içtikten sonra divana iyice gömüldü ve eliyle yanını işaret etti:
— Şimdi yanıma oturun.
     Oturdum, bana sarıldı ve acele etmeden dudaklarımdan öptü, geri çekildi, baktı ve sanki hak ettiğime inanmışçasına gözlerini kapadı ve tekrar gayretle, uzun uzun öptü.
— İşte oldu, dedi rahatlamış gibi. Şimdilik hepsi bu… Geri kalan yarından sonra!
     Oda artık tamamen karanlıktı, yalnızca sokaktaki fenerlerden yansıyan hüzünlü, hafif bir ışık geliyordu. Ne hissettiğimi tahmin etmek kolay! Böyle bir mutluluk aniden nereden çıkıp gelmişti! Genç ve sağlıklıydı, dudaklarının tadı ve biçimi olağanüstüydü… Kızakların tek düze çanlarını, at nallarının sesini rüyadaymış gibi duyuyordum…
— Yarından sonra sizinle “Prag” da yemek yemeyi istiyorum, dedi. Oraya hiç gitmedim ve genelde bu tür deneyimlerim fazla değil. Hakkımda ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum. Ama gerçekten de siz benim ilk aşkımsınız.
— Aşk mı?
— Buna başka ne denir?
     Elbette eğitimimi kısa bir süre sonra bıraktım, o ise kendisininkini ancak sürdürebiliyordu. Birbirimizden ayrılmıyor, yeni evliler gibi yaşıyorduk. Resim galerilerine, sergilere, konserlere ve hatta nedense halka açık konferanslara gidiyorduk… Mayısta, onun isteği üzerine küçük yazlık evlerin restore edilip kiraya verildiği Podmoskovye’de, eskiden kalma bir çiftliğe yerleştim ve o bana gelmeye başladı, gecenin birinde Moskova’ya dönüyordu. Moskova civarında bir yazlıkta yaşamayı hiç düşünmemiştim: Daha önce bizim step çiftliklerine benzeyen bir çiftlikte ve böyle bir iklimde, asla işsiz güçsüz bir yazlıkçı olarak yaşamamıştım.
     Sürekli yağmur yağıyordu, çevrede çam ormanları vardı. Beyaz bulutlar ormanların üzerindeki açık mavi gökyüzünde durmadan toplanıyorlardı, yukarıda şimşekler çakıyordu, sonra güneşin arasından sıcak nedeniyle çabucak boğucu çam buharına dönüşen parlak yağmur damlaları düşmeye başlıyordu… Her şey sırılsıklam, yapış yapış ve şeffaftı. Çiftliğin parkındaki ağaçlar öyle uzundular ki, rastgele inşa edilmiş olan yazlık evler onların altında, tropik ülkelerdeki ağaçların altında duran evler gibi küçücük görünüyorlardı. Havuz kocaman, siyah bir ayna gibi duruyordu, yarısını yeşil su mercimeği kaplamıştı… Ben parkın kıyısında, ormanın içinde yaşıyordum. Kütükten yapılma evim tamamen bitmemişti, duvarlar kalafatlanmamış, yerler rendelenmemişti, sobalar kapaksızdı, mobilya diye bir şey yoktu. Yatağın altına yuvarladığım çizmelerim sürekli nemden dolayı kadifemsi küfle kaplanmıştı.
     Akşamları hava ancak gece yarısına doğru kararıyordu: Batıdan yayılan, hafif ışık hareketsiz, sessiz ormanların üzerinde kala kalıyordu. Bu hafif ışık, mehtaplı gecelerde yine hareketsiz, büyüleyici mehtabın ışığıyla garip bir biçimde karışıyordu. Her yerde hüküm süren bu huzurlu ortamda, gökyüzünün ve havanın temizliği nedeniyle artık yağmur yağmayacakmış gibi geliyordu. Oysa ben, onu istasyona kadar geçirdikten sonra uykuya dalıyordum ve birdenbire çatıya gök gürültülü sağanak yağmurun tekrar indiğini duyuyordum. Sis bastırıyor, şimşekler yere dimdik düşüyordu… Sabah ise ağaçlı yoldaki leylâk renkli toprağın üzerinde gölgeler ve güneşin kör edici lekeleri beliriyordu, sinek avcısı denen minik kuşlar cıvıldaşıyorlar, ardıç kuşları hırıltılı sesler çıkarıyorlardı. Günün ortasına doğru tekrar sis çıkıyor, bulutlar toplanıyor, yağmur damlaları düşmeye başlıyordu. Hava şafaktan önce aydınlanıyor, henüz yükselmemiş güneşin altın kristal ağı, yaprakların arasından süzülüp pencereye düşerek benim kütük evimin duvarlarında titreşiyordu. Onu karşılamak için istasyona bu vakitte gidiyordum. Tren yaklaşıyor, pek çok yazlıkçı platforma dökülüyordu, lokomotiften taş kömürünün ve ormandan nemli tazeliğin kokusu yayılıyordu, o ise yiyecek, meyve ve Madara şarabıyla dolu filesi elinde kalabalığın arasında görünüyordu. Huzur içinde göz göze yemek yiyorduk. Onun, geç vakitte ayrılmasından önce parkta dolaşıyorduk. Uyurgezer gibi oluyor, başını omzuma koyarak yürüyordu. Siyah havuz, yıldızlı gökyüzüne uzanan yüzyıllık ağaçlar… Gölü andıran gümüş renkli tarlalardaki ağaçların sonu görünmeyen uzun gölgeleriyle, insanı büyüleyecek kadar aydınlık ve ebedi suskunluk içindeki gece. Haziranda birlikte köye gittik, evlenmediğimiz halde karım gibi yaşamaya, evle uğraşmaya başlamıştı. Sıkılmadan, günlük işlerle uğraşarak ve okuyarak uzun bir sonbahar geçirdi. Komşulardan en çok iki verst uzağımızda oturan yalnız, yoksul bir toprak beyi ve biraz aptal ama aynı zamanda iyi bir müzisyen olan çelimsiz, hafif kızıl saçlı, çekingen Zavistovski diye bir adam geliyordu. Kışın neredeyse her akşam bize gelir olmuştu. Onu çocukluğumdan beri tanıyordum, artık öyle alışmıştım ki birlikte olmadığımız akşamlar bana garip geliyordu. Dama oynuyorduk ya da Muza’yla birlikte dört elle piyano çalıyorlardı.
     Bir gün Noel arifesinde şehre gitmem gerekmişti. Eve neredeyse hava kararırken dönmüştüm. İçeri girdiğimde Muza’yı hiçbir yerde bulamadım. Semaverin başına yalnız oturdum.
— Dünya, hanımefendi nerede? Dolaşmaya mı gitti?
— Bilmiyorum efendim. Kahvaltıdan beri evde yoklar.
— Giyindiler ve gittiler, dedi yaşlı dadım karamsarca, başını kaldırmadan yemek odasına geçerken.
     “Her halde Zavistovski’ye gitmiştir, diye düşündüm. “Herhalde çok geçmeden onunla birlikte gelecektir, saat artık yedi oldu…”
     Çalışma odama gittim ve yattım, hemen uyudum, bütün gün yolda üşümüştüm. Bir saat sonra aniden net ve yabanıl bir düşünceyle uyanıverdim: “Ya beni terk ettiyse! Köyden adam kiralayıp Moskova’ya dönmek için istasyona gittiyse! Ama belki de dönmüştür.”
     Bütün evi dolaştım, hayır dönmemişti. Hizmetçi kadın sıkıntılıydı…
     Saat on gibi, ne yapacağımı bilemeden koyun postundan kürkümü giydim, nedense silahımı da aldım ve geniş yoldan yürüyerek Zavistovski’ye gittim, bir yandan düşünüyordum: “Sanki inadınaymış gibi şimdi o da gelmedi, benim önümde ise korkunç bir gece var! Acaba gittiği, beni terk ettiği doğru mu? Yok, hayır olamaz!”
     Karların arasında tekerleklerin açtığı yoldan gıcırtıyla yürüyordum sol tarafta zavallı, alçalmış ayın altında karla kaplı tarlalar parlıyordu… Büyük yoldan ayrıldım, Zavistovski’nin topraklarına girdim: Tarlaya ulaşan, çıplak ağaçlı iki yolu geçerek avluya girdim, eski döküntü ev sol tarafta kalıyordu ve karanlıktı… Buz tutmuş eşiğe tırmandım, kaplaması çatlamış ağır kapıyı güçlükle açtım, girişte açık, sönmek üzere olan sobanın kızıllığı yansıyordu, içerisi sıcak ve karanlıktı… Ama salon daha da karanlıktı.
— Vikenti Vikentiç!
     O sessizce ayağında terlikleri, yalnızca üçlü pencereye vuran ay ışığının aydınlattığı çalışma odasının kapısında belirivermişti.
— Ah siz miydiniz? Buyurun, buyurun lütfen… Gördüğünüz gibi karanlıkta oturuyorum, akşamı ışık yakmadan geçirmeye çalışıyorum…
     İçeri girdim ve eğri büğrü divana oturdum.
— Düşünebiliyor musunuz Muza kayboldu…
     Bir süre konuşmadı. Sonra neredeyse duyulamayacak bir sesle:
— Evet, evet, sizi anlıyorum…
— Yani ne anlıyorsunuz?
     O anda çalışma odasının yanındaki yatak odasından, yine ses çıkarmadan ayağında terlikleri, omzunda şalıyla Muza dışarı çıktı.
— Silahınız var, dedi. Eğer vurmak istiyorsanız onu değil beni vurun!
     Karşıdaki divana oturdu.
     Terliklerine, gri eteğinin altından görünen dizlerine baktım. Pencereden vuran sarı ışıkta hepsi öyle güzel görünüyordu ki, “sensiz yaşayamam, yalnızca şu dizlerin, eteğin ve terliklerin için bile canımı veririm!” diye bağırmak istiyordum.
— Her şey ortada, ilişkimiz sona erdi, dedi. Dramatize etmenin yararı yok!
— Çok acımasızsınız, diyebildim güçlükle.
— Bana sigara ver, dedi Zavistovski’ye.
     Zavistovski ürkekçe ona sokuldu, sigaralığı uzattı, kibrit bulmak için cebini karıştırmaya başladı…
— Benimle ‘siz’ diye konuşuyorsunuz, dedim derin nefes alarak. “Hiç olmazsa benim yanımda ona sen demeseydiniz.
— Neden? diye sordu kaşlarını kaldırarak; tüten sigarayı elinde tutarken.
     Yüreğim ağzıma gelmişti, şakaklarım da atıyordu. Ayağa kalktım ve sendeleyerek dışarı çıktım… 

(Rus Öyküsü-Yazan: Ivan A. Bunin–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi