Que Faıre/Ne Yapmalı?

Q

     Mülteci bir Rus generalin Place de la Concorde’a çıktığından, etrafını seyredip gökyüzüne, meydana, evlere ve farklı dillerde konuşan kalabalığa baktığından, burun kökünü kaşıdıktan sonra duygulanarak;
— Elbette, bunların hepsi iyi şeyler beyler! Hatta çok iyi ama… Que faire? Faire-que? dediğinden söz ediliyordu.
     General, masalın yalnızca giriş bölümü. Esas masal bundan sonra başlıyor.
     Bizler, yani söyledikleri gibi Les russes/Ruslar, başkalarınınkine hiç benzemeyen bir yaşam sürüyoruz. Örneğin, güneş sistemindeki gezegenler gibi karşılıklı çekim gücüyle değil, aksine tüm fizik kanunlarına inat karşılıklı itme gücüyle bir arada duruyoruz. Her Le russe/Rus, tıpkı geriye kalan herkesin ondan nefret ettiği gibi, geriye kalan herkesten belirgin biçimde nefret eder.
     Bu ruh hali, Rusça’da bazı yeni sözcükler oluşmasına yol açtı. Örneğin, her Le russe’ün adının başına konan “Vor” öneki kullanılmaya başlandı. (Vor sözcüğü Rusça’da hırsız, kapkaççı gibi anlamlar ifade eder. Örneğin; vor-Savelyev, vor-Akimenko, vor-Petrov gibi)
     Bu önek başlangıçtaki anlamını tamamen kaybetti, artık Fransızca’da söz konusu kişinin cinsiyetini belirtmekte kullanılan “le” ya da İspanyolca’daki “don” öneki gibi bir karakter taşıyor.
     Şu tür konuşmalar duyarsınız:
—  Dün birkaç kişi vor-Velski’de toplanmış. Vor-İvanov, vor-Gusin, vor-Popov da oradaymış. Briç oynamışlar. Ne hoş değil mi?
     İş adamları şöyle sohbet ederler:
—  Yaptığımız işe vor-Parçenko’nun da katılmasını tavsiye ederim. İşimize çok yarayacak bir adam.
—  Bu iş için uygun mudur? Güvenimizi kötüye kullanırsa?
— Tanrı iyiliğinizi versin! Vor-Parçenko mu? Ah o çok dürüst bir adamdır! Altın gibi yüreği vardır.
—  Belki de vor-Kusaçenko’yu davet etmek daha iyi olur?
— Yok canım o daha da vor.
     Dile yeni giren bu önek, ilk anda insanı müthiş şaşırtır, hatta ürkütür.
— Neden vor? Buna kim karar verdi? Kim ortaya çıkardı? Nereden aldı?
     İstifini bozmadan verilen yanıt ise daha ürkütücüdür:
—  Neden, nerede olmuş, kim bilir? Vor diyorlar hepsi bu.
— Ya doğru değilse?
— Daha neler! Niçin vor olmayacakmış! Gerçekten de, o olmayacak da kim olacak?
     Karşılıklı itme gücüyle birleşen les russes, belirgin biçimde Rusya’yı kurtaranlar ve satanlar olarak iki gruba ayrılırlar.
     Satanlar çok neşeli yaşarlar. Tiyatrolara gider, fokstrot dansı yapar, Rus aşçılar tutar, Rus votkası içer ve böyle şeylerle Rusya’yı kurtaranları ağırlarlar.
     Tüm bu saçma uğraşların arasında esas işlerini küçümsedikleri söylenemez, aksine onlara Rusya’nın şu anda hangi koşullarda satıldığını soracak olsanız, anlaşılır bir yanıt verebilecekleri şüphelidir.
     Kurtaranlar farklı bir tablo sergilerler: Gece gündüz çalışıp çabalar, politik entrikalar ağında çırpınır, bir yerlere gider ve birbirlerini suçlarlar. Satanlara yumuşak davranır, onlardan Rusya’yı kurtarmak için para alırlar. Birbirlerinden ölesiye nefret ederler.
— Vor-Oveçkin’in ne kadar alçak bir adam olduğunu duydunuz mu? Tambov’u satıyor.
— Ne diyorsun! Kime?
— Ne demek kime? Şilililere!
— Ne?
— Şilililere… İşte böyle!
— Tambov Şilililere kaça mal oldu?
— Ne biçim soru! Onlara Rusya’da bir destek noktası gerekiyor.
— İyi de Tambov Oveçkin’in değil, nasıl oluyor da satıyor?
—  Size alçağın teki olduğunu söylemiştim! Vor-Gavkin’le birlikte ne işler çevirdiler: Düşünsenize tam Ust-sı-solskoe hükümetini desteklememiz gereken bir sırada bizim sekreteri ayarttılar, onu da daktiloyu da aldılar.
— Acaba böyle bir hükümet var mı?
— Vardı. Kısa süreli oldu, diyelim. Soyadını anımsamadığım bir yarbay kendini hükümet ilan etmişti. Yine de bir buçuk gün dayandı. Eğer onu zamanında destekleseydik, oyunu kazanırdık. Ama daktilon yoksa elden ne gelir? İşte Rusya’yı soyup soğana çevirdiler. Hep onun, vor-Oveçkin’in yüzünden. Ya vor-Korobkin’i duydunuz mu? O da iyidir! Kendini Japonya elçisi olarak görevlendirdi.
— Onu kim tayin etti peki?
—  Kimse bilmiyor. Sözde, Tiraspol tasnif hükümeti diye bir hükümet bulunduğuna inandırmaya çalışıyor herkes. On beş, yirmi dakika kadar böyle bir hükümet oldu, akıl almasa da… Oldu! Sonra kendiliğinden bozuldu ve düştü. Ama Korobkin tam işin bu kısmında, çeyrek saat içinde her şeyi yeniden yoluna koydu.
— Peki, onu tanıyan birileri var mı?
—  Ne önemi var! Mesele vize almak zorunda kalmasıydı, bunun için de yetki verildi. Korkunç!
—  Son haberleri duydunuz mu? Bahmaç’ın satın alındığını söylüyorlar.
— Kim tarafından?
— Belli değil!
— Peki, kimden satın aldılar?
— O da belli değil. Korkunç!
— Siz nereden öğrendiniz?
— Radyodan. Bize hizmet veren üç radyo var: Sovyetlerin “Sovradyo”su, Ukrayna’nın “Ukradyo”su ve bizim kendimize ait ilk Avrupa “Perevradyo”muz.
— Ya Paris buna ne diyor?
— Ne Paris’i? Paris’in Seine’deki köpek gibi olduğu bilinir. Ona ne!
—  Peki, söyler misiniz, birileri bir şeyler anlıyor mudur?
—  Şüpheli! Siz de bilirsiniz ki Tyutçev’in dediği gibi: “İnsan Rusya’yı aklıyla anlayamaz!”. İnsan organizmasında anlama işi için başka bir organ bulunmadığından elini sallamak kalıyor. Diyorlar ki buralı sosyal görevlilerden biri karnıyla anlamaya başlamış, işten atıldı elbette.
— Hım… Evet…
     Böyle olunca general etrafına bakınmış ve duygulanarak demiş ki:
—  Tüm bunlar beyler elbette iyi. Hatta çok iyi… Ama que faire? Faire-que?
Gerçekten de que?

(Rus Öyküsü-Yazan: Nadejda Aleksandrovna Lohvitskaya–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi