Sen Kimseyi Sevemezsin Sevmeyeceksin
Sen Kimseyi Sevemezsin Sevmeyeceksin

Sen Kimseyi Sevemezsin Sevmeyeceksin

     Olmuyor… Bir türlü olmuyor ağabey…
     Zaman, bütün yaraları iyi eden en güzel merhemdir derler amma, ben artık buna pek inanmıyorum. Aradan geçen zamanla her yara sarılır, iyi olur, acılar unutulur gider derlerse, ben bu sözlere pek kulak asmam artık.
     Olmuyor… Bir türlü olmuyor. Bütün gücümle, arzumla unutmak istesem dahi onu unutamıyorum. Sebepli sebepsiz, hayali gözlerimin önüne dikiliveriyor. Bir resim çerçevesi içinde, bir aynanın orta yerinde, o unutamadığım gülümseyişi ile karşımda canlanıveriyor.
     Ebru ile daha okul çağlarında iken tanışmıştık. Narin yapılı, minyon tipli bir kızdı. Siyah ve kumral arası saçları, çok tatlı buğday rengi mat bir teni vardı. Şatafatlı olmayan, sade güzel yüzünde, daima gülümseyen, cana yakın ela gözlerinde samimiyetin ifadesi görünüyordu.
     Yazı ile, söz ile ifade edilebilinir cinsten değildi aşkımız…
     Daha küçük yaşlarda, belki de çocuksu duygularla başlayan aşkımız, gün geçtikçe birtakım tutkuların sembolü olmaya başladı. Onu çok, hem de pek çok seviyordum. Onun da beni aynı derecede sevdiğinden şüphem yoktu. Onu çok hem de pek çok seviyordum amma, nedense bu sevgimi ve derecesini, ona belli etmiyordum. Daha doğrusu, ister çocukluk ve cahillik deyiniz, isterseniz bir kompleks veya kapris deyiniz… Ne derseniz deyiniz buna… Ne isim verirseniz veriniz bu tutumuma… Ben, hatta sevgimi ondan gizlemeye çalışıyordum adeta. Çoğu zaman kayıtsız görünüyor, işin ciddiyetini bilmezlikten gelip işi hafiften alıyordum. Geceleri rüyalarıma giriyordu. Okuldan çıkacağı saatleri sabırsızlıkla bekliyor, geçeceği yolları karış karış adımlıyor, fakat kendisi ile karşılaşınca her şeyi unutuyor, adeta bir başka insan oluveriyordum.
     Anlıyordu Ebru… Kendisini çok, hem de pek çok sevdiğimi anlıyor ve biliyordu amma hareketlerime bir anlam veremiyordu. Onu üzen yegâne şey, benim tutumum oluyordu. Niçin, neden böyle hareket ediyordum.
     Göklerde koyu kurşuni renkli bulutların sık sık görünmeye başladığı bir hazan mevsimi idi. Serince bir sonbahar rüzgârı, tarihî çınar ağaçlarının dalları arasında dolaşıyor, sararmaya başlamış solgun yaprakları bir bir yerlerinden koparıp, etrafa savuruyor. Sonbahar mevsiminin takatini yitirmiş ikindi vakti güneşi, koyu renkli bulutların ardından fırsat buldukça hüzünlü ışıklarını kaldırımlara serpiştiriyordu.
     Biraz evvel Ebru’ların kapısının önünden geçtim. Çınarların az ötesinde yan yana yürümeye başladık. Bir müddet hiç konuşmadık. Bu sefer sesinde bambaşka bir ton, içli bir titreşim vardı. Ebru, öğretmen okulunu tamamlayıp şehrimizdeki bir özel okulda öğretmenliğe başlamıştı. Bir yıldır devam ettiği okuldan ve mesleğinden çok memnundu. Konuşmaya başladığı zaman öncelikle kesik kesik bunları anlattı bana. Onu üzen yegâne şey ben, sadece bendim. Bu işi artık ciddiye almamın zamanının geldiğini, bu işin uzun seneler böylece sürüp gidemeyeceğini söylüyordu.
     Güzel gözlerinden yağmur tanecikleri gibi yaşların boşanması an meselesiydi. Güzel, çok güzel bir hüzün, ipekten bir duvak gibi sevimli yüzünü örtmüştü. Konuştu, acı konuştu…
     “Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin,” dedi. “Şu rüzgârların önünde uçuşan kuru yapraklar gibi sürüklenip gideceksin,” dedi. “Aşk nedir bunu bilmeyeceksin,” dedi.
     Ve bir gün…
     Ebru’nun nişanlanıverdiğini duydum… Ben daha yalan mı, gerçek mi diye sormaya vakit bulamadan kuş yuvadan uçuverdi. Nişan, düğün hemen birkaç gün içerisinde tamamlanıvermiş ve kuş yuvadan çok çok uzaklara doğru uçuvermişti.
     Duydum ki, çok ağlamış… Çok üzgünmüş… Buralardan ayrılırken adeta kendinde değilmiş…
     Ebru, evlenmesinden biraz sonra buralardan ayrıldı. Eşinin yanına, doğuya, çok uzaklara gitti. Bir kuyruklu yıldız gibi kaydı gitti bu yerlerden. Aradan geçen günlerin ve yılların her şeyi unutturacağını ümit etmiştim. Aldanmışım…
     Onunla o kadar dolmuşum ki, her ne yapsam, ne etsem, onu unutamıyorum. Belki de unutmak istemiyorum. Ben bir başıboşluk içinde günlerimi harcayıp tüketirken, bir müddet sonra bir mektup aldım. Yurdun doğu köşelerinden geliyordu bu mektup.
     Uzun süre, zarfın üzerindeki damgaya bakıp kaldım.
     Başım zonkluyor, damarlarım tutuşuyordu sanki. Ürkek ürkek açtım zarfı. Satırları okurken gözlerim kararıyordu.
     Hayır… Hayır… Binlerce, milyonlarca defa hayır… Ben… Ben böylesine bir sevgiye, böylesine ulvi bir duyguya asla hak kazanmış değilim. Hatta ben nefret ile anılabilirim ancak. Bu olsa olsa benden intikam almak için özel surette düşünülüp uygulanmış bir plandan başka bir şey olamazdı…
     Ebru mektubunda, bir erkek çocuğu dünyaya getirdiğini ve ona benim ismimi verdiklerini yazıyordu.
     “Ben senin hasretini, senin özlemini şimdi onunla, yavrumla gideriyorum. Bağrıma basıp basıp, sıcak nefesini göğsümde hissettiğim anlarda, hayal âleminde de olsa sana sahip oluyor, sana kavuşmuş oluyor ve teselli buluyorum…” diye mektubuna son veriyordu Ebru.
     Ebru haklı imiş… Aradan yıllar geçti. Evlendim. Ev bark, çoluk çocuk sahibi oldum. Kendimi unuttuğum ve mutlu olduğum veya öyle zannettiğim anlar oldu. Fakat asla unutamadım ve mutlu olamadım. Ben Ebru’dan başka kimseyi sevemedim, sevmek istemedim. Sen kimseyi sevmeyeceksin derken, meğer Ebru ne kadar haklıymış.
     Rüzgârlar ne yönden eserlerse, o tarafa savruldum. Ondaki aşkı, ondaki saadeti ve şefkati, başka bir yerde, başka bir kimsede bulamadım. Unutamadım ağabey… Haydi, bir itirafta bulunayım… Unutmak istemiyorum… Galiba da unutmaktan korkuyorum onu…
     Talha yanımızdan uzaklaşırken, açıla katlana artık yer yer yırtılıp kopmuş, sararmış bir mektubun son satırlarını tekrar okuyup;
     “Ben senin hasretini, senin özlemini şimdi onunla, yavrumla gideriyorum. Bağrıma basıp basıp, sıcak nefesini göğsümde hissettiğim anlarda, hayal âleminde de olsa sana sahip oluyor, sana kavuşmuş oluyor ve teselli buluyorum…” diye bitirdikten sonra, dudaklarında bir şarkı ile yanımızdan uzaklaşırken, bir şarkının mısralarından, melodilerinden medet umuyordu sanki…
     Geliniz, şimdi hep birlikte bu şarkıya kulak verelim:

Sen kimseyi sevemezsin sevmeyeceksin
Rüzgârların önünde kuru bir
Yaprak gibi sürükleneceksin
Şefkat nedir, aşk nedir ömrünce
Bunu bilmeyeceksin
Rüzgârların önünde kuru bir
Yaprak gibi sürükleneceksin

Beste: Kâmuran Yarkın
Güfte: Dr. Doğan Işıksaçan
Makamı: Nihavent
Usûl: Düyek
Form: Şarkı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir