Topal Gencin Öyküsü

T

     Ey burada bulunanlar, bilin ki, ben, Bağdat’ın en büyük tacirlerinden birinin oğluyum. Allah’ın takdiriyle babamın benden başka çocuğu olmamış. Babam, çok zengin ve tüm kentte ünlenmiş bir kimse olmakla birlikte, evinde sessiz, kendi halinde ve tam bir huzur içinde yaşıyordu. Beni de bu yolda yetiştirdi ve ergenlik yaşıma erişince, tüm servetini bana bıraktı ve tüm hizmetkârlarının ve tüm ailenin efendisi yaptı ve sonra canını teslim ederek Allah’ın rahmetine kavuştu. Ben de geçmişte olduğu gibi, en pahalı giysiler giyerek ve en nefis yiyecekleri yiyerek müsrif bir yaşam sürdürdüm. Ama size, üstün güçlü ve şanı yüce Tanrı’nın yüreğime kadından, tüm kadınlardan dehşet duyma duygusu soktuğunu söylemeliyim. O kadar ki, onları sadece görüvermek bile, benim için bir ıstırap ve tedirginlik kaynağı idi. Bundan dolayı, kadınlar üzerinde kafa yormadan yaşıyor, kendi başıma mutlu ve başka bir şey dilemeden ömür sürüyordum.
     Günlerden bir gün, Bağdat’ın bir caddesinde yürürken, kalabalık bir kadın grubunun bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm. Hemen kendimi onlardan sakınmak, kaçmak ve sonu çıkmaz olan küçük bir sokağa sığınmak zorunda kaldım. Bu sokağın sonunda bir peyke gördüm, dinlenmek için üzerine oturdum.
     Burada bir süre oturduktan sonra, karşımda bir pencere açıldığını ve bir genç kadının belirdiğini gördüm; elindeki bir süzgeçle pencerenin kenarına dizili saksılardaki çiçekleri suluyordu.
     Efendiler, size bu genç kadını görür görmez, o güne kadar yaşamımda hiç duymadığım bir duyguyla sarsıldığımı söylemeliyim. Gerçekten, ayın on dördü kadar güzeldi bu kız… Ve de öyle beyaz ve duru kolları vardı ki, billur sanırdınız. Çiçekleri de öylesine bir zerafetle suluyordu ki, ruhum hoşlandı. Ve de o anda kalbim tutuştu ve onun esiri oldum; artık kafam ve düşüncelerim ondan başka bir şeyle meşgul olmadı ve kadınlara karşı duyduğum tüm korkular, yakıcı bir arzuya dönüştü. Ama o, çiçekleri sulamayı bitirince, ağırbaşlılıkla sağına, soluna bakındıktan sonra beni gördü ve bana uzun uzun bakarak ruhumu bedenimden tüm olarak kopardı. Sonra pencereyi kapatıp gözden kayboldu. Orada gün batıncaya kadar oturup bekledim; ama onun yeniden ortaya çıktığını görmedim; sanki bir uyurgezer ya da artık bu dünyaya ait olmayan biri gibiydim.
     Bu durumda orada otururken, kentin kadısının önünde zenciler, ardında hizmetçiler olduğu halde, katırına binmiş gelerek evin kapısı önünde bineğinden indiğini gördüm. Kadı, penceresinde genç kızı gördüğüm eve girdi, böylece onun kızın babası olabileceğini anladım. Bunun üzerine ruhum üzgün, evime döndüm ve dert ve kederle dolu, kendimi yatağıma attım. Evdeki kadınlar, annem ve hizmetçiler gelip yöremde çepeçevre durdular ve bu durumumun nedenini sordular. Ama onlara bu konuda hiçbir şey söylemedim, hiçbir yanıt vermedim. Ama kederim, günden güne öylesine arttı ki, sonunda ağır bir hastalığa tutuldum ve tüm yakınlarımın ve dostlarımın ziyaret ve kaygı konusu haline geldim.
     Bir gün yanıma yaşlı bir kadın gelerek durumuma üzülüp ağlayacak yerde, yatağımın ucuna oturdu ve beni yatıştırmak üzere tatlı sözler söyledi; sonra bana dikkatle bakarak uzun uzadıya tetkik etti ve odada bulunan tüm yakınlarımdan beni kendisi ile yalnız bırakmalarını diledi. Bunun üzerine, bana, “Çocuğum, ben senin derdinin nedenini biliyorum; ama bana ayrıntılarını anlatman gerek!” dedi. Bunu duyunca, ona meselenin tüm ayrıntılarını anlattım. Bana, “Gerçekten, çocuğum, bu genç kadın, Bağdat Kadısı’nın kızıdır, o ev de Kadı’nın evidir. Ama bil ki, Kadı kızı ile aynı katta oturmaz; bir alttaki katta oturur; bununla birlikte, bu genç kadın yalnız başına yaşasa da, büyük bir dikkatle izlenir ve korunur. Ama şunu da bil ki, ben de bu eve girer çıkarım; yani onların bir dostuyum. Böyle olunca, maksadına ulaşmak için benden yardım görmekten başka çaren olmadığını bilmelisin! Haydi kendini toparla ve yüreğini bütün tut!” dedi.
     Bu sözler beni yüreklendirdi ve kararlı kıldı ve hemen ayağa kalktım; bedenimi rahat, sağlığımı da yerinde buldum. Bunu gören tüm yakınlarım çok sevindi. Yaşlı kadın da, ertesi gün gidip göreceği Bağdat Kadısı’nın kızıyla yaptığı görüşmeden haber getireceğini vadederek evden ayrıldı. Ertesi gün geldi. Ama onun sadece yüzünü görmekle haberlerin iyi olmadığını anladım.
     Yaşlı kadın bana, “Çocuğum, başıma gelenleri bana sorma! Hâlâ heyecan içindeyim. Düşün ki, ben kızın kulağına ziyaretimin nedenini fısıldar fısıldamaz, hemen ayağa fırlayıp bana, büyük bir hiddetle ‘Şimdi hemen susmazsan, ey Allah’ın belası acuze ve uygunsuz tekliflerde bulunmayı kesmezsen seni layık olduğun şekilde cezalandırırım‘ dedi. Bunun üzerine çocuğum, ben artık bir şey söylemedim, ama kendi kendime işi bir kez daha ele almam gerekeceğini düşündüm. Çünkü böyle bir işi ele aldıktan sonra onun sonunu getirmemem mümkün değildir!”
     Bunları söyledikten sonra yanımdan ayrıldı. Ama ben, yeniden daha da ağırlaşarak hasta düştüm, yiyip içmekten kesildim. Yaşlı kadın, vadettiği gibi, birkaç gün geçtikten sonra yanıma geldi; yüzü aydınlıktı; gülerek bana, “Haydi bakalım, çocuğum, bana getirdiğim güzel haberin ödülünü ver!” dedi. Bu sözleri duyunca, ruhumun yeniden bedenime döndüğünü hissettim ve yaşlı kadına, “Tabii, iyi yürekli anacığım, sana yaptıklarından dolayı borçluyum,” dedim.
     Bunun üzerine bana, “Dün söz konusu genç hanımın yanına yeniden gittim; benim alçakgönüllü ve boynu bükülmüş halimi ve yaşlı gözlerimi görünce, bana, ‘Zavallı teyzeciğim, seni, göğsün pek daralmış görüyorum! Neyin var, hayrola?‘ dedi. Bunun üzerine daha da fazla ağlayarak ona ‘Hanım kızım, sana daha önce güzelliğine tutkuyla kapılmış bir genç adamdan söz ettiğimi hatırlıyor musun? İşte, bu genç, senin yüzünden ölmek üzere bulunuyor‘ dedim. Bana yüreği son derece yumuşamış ve acıma dolu bir sesle, ‘Ama sözünü ettiğin bu genç kim?‘ diye sordu. Ona, ‘Bu benim kendi oğlum, içimden koparcasına doğan oğlum!‘ dedim. ‘Birkaç gün önce, pencerende, çiçekleri sularken yüzünün çizgilerini bir an için görebilmiş ve birdenbire, o güne kadar hiçbir kadına yüz vermeyen, kadınlarla ilişki kurmaktan dehşet duyan oğlan, sana duyduğu aşktan çılgına döndüğünü hissetmiş. Ve ben ona birkaç gün önce gidip senin davranışını duyurduğumda, daha da kötüleyerek yatağa düştü. Onu biraz önce, başı yastığın üzerinde Tanrısı’na son nefesini vermek üzere iken bıraktım. Artık kurtulması için hiçbir ümidin bulunmadığını düşünüyorum‘ dedim.
     Bu sözlerimi duyunca, genç kız sapsarı oldu ve bana, ‘Ve bütün bunlar benim yüzümden oldu, öyle mi?‘ diye sordu. Ona, ‘Vallahi öyle! Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? Ben senin hizmetindeyim ve emirlerin başım gözüm üzerinedir‘ diye yanıt verdim. ‘Çabuk onun yanına git!‘ dedi; ‘Ona benim selamımı götür! Ve de ona yarın cuma günü namazdan önce, burada beklediğimi söyle! Buraya yanıma gelsin; ben bizimkilere, ‘Ona kapıyı açın!’ derim; onu daireme aldırırım ve tam bir saat birlikte oluruz. Ama bu süre geçer geçmez, babam namazdan dönmeden önce, ayrılması gerek!‘ diye ekledi.”
     Yaşlı kadının bu sözlerini işitince, gücümün yeniden yerine geldiğini, tüm acılarımın yok olduğunu ve yüreğime su serpildiğini hissettim. Giysimin iç cebinden altın dinar dolu bir kese çıkardım ve yaşlı kadına bunu kabul etmesi için ricada bulundum.
     Bunu görünce bana, “Şimdi yüreğini bütün tut ve hoşnut ol!” dedi. Ona, “Gerçekten, bu iş hayırlı oldu,” diye yanıt verdim. Ve de ailem, çabucak iyileştiğimi görünce, sevinçten uçacak gibi oldu; dostlarım da çok sevindiler.
     Cuma gününün gelmesini sabırsızlıkla bekledim ve o gün sağlığımdan haber almak üzere gelen yaşlı kadına, mutlu ve sağlıklı olduğumu söyledim. Oturup herkesin cuma namazına gittiği saate kaçlar konuştuk. Bunun üzerine kalkıp en iyi giysilerimle donandım ve gülyağı süründüm, genç kızın yanına gitmek için can atıyordum ki yaşlı kadın bana, “Daha çok vaktin var. İyisi mi beklerken, hamama gidip yıkan, sana kese yapsınlar, traş ol, tüylerini aldırt! Özellikle yeni hastalıktan kurtulduğuna göre, buna ihtiyacın var. Göreceksin, seni nasıl ferahlatacak!” dedi.
     Ona, “Aslında, bu çok iyi ve çok doğru bir fikir! Ama önce buraya bir berber çağırıp başımı kazıtsam iyi olacak; sonra hamama gider yıkanırım,” diye yanıt verdim.
     Bunun üzerine hizmetimdeki bir gence, “Çabuk çarşıya git! Bana eli hafif bir berber ara; ama özellikle aklı başında, ketum, konuşması kıt ve burnunu her şeye sokmayan biri olsun! Onun mesleğinde çalışanların çoğunun yaptığı gibi, konuşup ağız kalabalığı yaparken, kafamda çentikler açmasın!” diyerek gidip bir berber çağırmasını söyledim. Hizmetçim aceleyle gidip kısa süre sonra yanında yaşlı bir berberle geri döndü. Ve bu berber, efendiler, şurada önünüzde gördüğünüz Allah’ın belası idi.
     İçeri girince, bana selam verdi; ben de selamına karşılık verdim. Bana, “Allah seni cümle dertlerden, acılardan ve kaygılardan, matemlerden ve düşmanlıklardan korusun!” dedi. Ona, “Allah senden razı olsun!” diye yanıt verdim. Sözünü sürdürerek, “Senin yeniden gücüne ve sağlığına kavuştuğuna dair iyi haberler aldım. Şimdi benden ne yapmamı istersin? Tıraş mı edeyim, hacamat mı yapayım? Çünkü bilirsin ki, Büyük İbn-i Abbas ‘Cuma günü saçlarını tıraş ettiren Allah nezdinde makbuldür ve Allah onun üzerinden yetmiş çeşit belayı kaldırır!‘ der; Aynı İbn-i Abbas yine der ki, ‘Ama cuma günü, ki bugündür, hacamat yaptırarak kanını çektiren ya da kupa tutturanlar, görme yeteneğini kaybedebilir ve türlü hastalıklara kapılabilir‘ der.”
     Bunun üzerine ona, “Ey Şeyh! Bu gibi latifeler yapmaktan vazgeç! Ve elinden geldiği kadar çabuk başımı tıraş et! Çünkü hastalıktan yeni kurtulduğum için ne fazla takatim ne de konuşacak ya da seni dinleyecek fazla vaktim var!” dedim.
     Bunun üzerine kalktı; berberin tasını, usturasını ve makasını koymayı âdet edindiği büyük bir mendil açtı. Ama içinden bir ustura değil, yedi yüzlü bir usturlap (Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmeye yarayan eski bir alet) çıkardı. Bunu eline alıp evimin avlusunun orta yerine yollandı ve başını ağır ağır güneşe kaldırıp uzun bir süre baktıktan sonra, dönüp bana, “Bilmelisin ki, bugün Allah’ın selameti ve hayırlı dualarının üzerinde olmasını dilediğim Peygamberimiz’in hicretinin yedi yüz altmış üçüncü yılı, Sefer ayının onuncu Cuma günüdür. Bu usturlabın üzerindeki sayılardan edindiğim bilgilere göre, bu Cuma günü Merih ve Utarit gezegenlerinin buluştuğu gündür. Bu buluşma yedi derece ve altı dakika sürer. Bunun anlamı, bugün traş olmanın yalnız uğurlu değil, yıldızlarla da haklılığı kanıtlanmış bir olay olduğudur. Bu, bana açıkça senin bugün bir kadın ile buluşman olduğunu ve bunun mutlu sonuçlanacağını gösteriyor. Başına gelebilecek başka şeylerden de söz edebilirdim; ama bunları susarak geçiştirmem daha iyi olur!” dedi.
     Kendisine, “Allah aşkına! Beni bu konuşmalarınla âdeta boğuyor ve ruhumu sıkıyorsun. Seni buraya hoş olmayan şeyler söyleyesin diye çağırmadım. Başımı tıraş edesin diye çağırdım. Haydi kalk da, fazla gevezelik etmeden tıraşımı yap!” diye yanıt verdim. Bana, “Vallahi! Başına gelecekleri bilseydin, benden ayrıntıları ve kanıtlarını biraz daha açıklamamı isterdin! Ancak ben, her ne kadar berbersem de, sadece berber olmadığımı bilmen gerek! Gerçekte, her ne kadar Bağdat’ın en namlı berberi isem de, tıp, nebatat ve eczacılığın ötesinde, yıldız bilimi, dilbilgisi nahiv, şiir sanatı ve kuramları, hitabet, riyaziye, hendese, cebir, felsefe, tarih ve yeryüzünün tüm halklarının gelecekleri üzerinde de bilgi sahibiyim. Bundan dolayı efendim, haklı olarak sana elimdeki usturlapla elde ettiğim yıldız hesaplarına tam olarak uymanda büyük yarar olduğuna inanmanı tavsiye ederim. Beni buraya getiren Allah’a şükret ve bana karşı çıkma! Çünkü ben sana hayır diliyor ve senin yararına konuşuyorum. Zaten, hiçbir ödül beklemeden, sana hizmet etmekten öte bir maksadım yok. Ama benim bazı yeteneklerim olduğunu kabul ve benim hakkımı teslim etmen gerek!” diye yanıt verdi.
     Bu sözleri duyunca, ona “Sen gerçek bir katilsin ve hiç kuşku yok, sabırsızlıkla ve çıldırtarak beni öldürmeye kararlısın!” diye haykırdım. 

     Ama anlatısının tam burasında Şehrazat, sabahın yaklaştığını fark edip yavaşça susmuş ve…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz