DECAMERON-2 (Giriş)
DECAMERON-2 (Giriş)

DECAMERON-2 (Giriş)

     Doğuştan merhametli ve hassas olduğunuza hiç şüphe etmediğim siz sevimli kadın okuyucularım bu kitabın başlangıçta sizi kederlendireceğini düşünmedim zannedilmesin. Ne çare ki feci hatırası hâlâ yürekleri sızlatan müthiş veba salgınına değinmedikçe, esere başlamamın mümkün olmadığını söylemek isterim. Kitabımın sonuna kadar üzücü olaylardan bahsedeceğimi sanıp elinizden atıvermeyin. Olabildiğince kısaltmaya çalıştığım bu giriş bölümünün hemen ardından, üzgün ruh hallerinizi zevkle, neşeyle saracak eğlenceli maceraların geleceğini size vadediyorum.
     Korkunç veba salgını İtalya’nın en güzel şehri Floransa’ya 1348 yılı ilkbaharında musallat oldu. Hastalığın Doğu’da başgösterdiği, her tarafa yayılarak yüz binlerce insanın canına kıydığı birkaç seneden buyana biliniyordu. Sonunda denizleri aşıp Batı ülkelerine de sıçrayınca, sorumluluk sahibi idarecilerimiz halkı felaketten kurtarmak için gerekli tedbirleri aldılar. Şehir her çeşit pislikten temizlendi, hastalık şüphesi altında olanların şehir surlarından içeri girmeleri yasak edildi. Kiliselerde yanık dualar okunup bitmek bilmeyen ayinler tertiplendi. Fakat bunların hiçbiri fayda vermedi. Yüce Tanrı’nın biz günahkar kullarını cezalandırmak için gönderdiği bu korkunç bela hızla yayıldı, ilk kurbanlarını yere sermekte gecikmedi.
     Doğu’da burun kanamasıyla başlayan afet, burada şeklini değiştirmişti. Önce kasıklarda ve koltuk altlarında şişler oluşuyordu. İlkin yumurta kadar olan ve halk arasında kısaca ‘ur’ diye anılan bu şişler büyüyüp vücudun başka taraflarına yayılınca, hastayı hiçbir ilacın ölümden kurtaramayacağı anlaşıldı. Bazıları ur çıkarmadan da ölüyorlardı. Bunların kollarında, bacak aralarında siyaha yakın morumsu lekeler görülüyordu. Hatta leke bile dökmeden, gülüp oynarken düşüp ölenlere de rastlandığı için, en ünlü doktorlar şaşkına dönmüş, tıp ilminin salgına karşı tamamiyle aciz kaldığını kabullenmek zorunda kalmışlardı.
     Hastalık, yakaladıklarını en geç üç gün içinde alıp götürüyordu. Bulaşması için öyle uzun boylu temaslara da gerek yoktu. Vebalıların kullandıkları herhangi bir eşyaya yahut alete dokunmak kafi geliyordu. Tehlike yalnız insanları değil hayvanları da sarmıştı. Ben bir gün, vebadan ölmüş bir insanın giysilerine iki domuzun yaklaştığını gördüm. Hayvanlar bunları önce kokladılar, sonra âdetleri olduğu üzere dişleriyle didiklemeye başladılar. Aradan beş dakika geçmeden ikisinin de zehirlenmiş gibi yere düşüp öldüklerine hayret ve dehşetle şahit oldum.
     Yürekleri kaplayan ölüm korkusu giderek herkesin beden yapılarına ve davranış özelliklerine göre farklı sonuçlar gösterdi. Kibar takımın bir kısmı küçük gruplar halinde birer kenara saklandılar, dünyadan el etek çektiler. Bunlar abur cubur yememek, diğer insanlarla mümkün olduğu kadar az temas etmek suretiyle salgından kurtulacaklarına inanmışlardı. Aralarında hastalıktan, ölümden, genelde kederli şeylerden söz edilmesi yasaktı.
     Oysaki bir başka kısım, hiçbir şey düşünmeden kendilerini hayatın gidişine kapıp koyvermişlerdi. Her yere girip çıkıyorlar, ellerine ne geçerse yiyip içiyorlardı. Sahiplerinin terk ettiği konaklar, köşkler, bunlar tarafından birer ahlaksızlık yuvası haline getirilmiş, bir saat sonra birdenbire düşüp ölmek ihtimali hepsini insanlıktan çıkarıp kuduz hayvanlara benzetmişti. Şehrin düzen ve asayişini temin eden görevliler yarı yarıya can verdiği, sağ kalanlar da teker teker savuştuğu için ortada rezalete engel olacak hiçbir kuvvet kalmamıştı. O zamana kadar gerek maddi ve gerekse manevi kayıtlarla baskı altında tutulan ihtiraslar, zaaflar, hayasızlıklar gemi azıya almış şekilde yayılmaya hızla devam ediyordu.
     Bu iki kısım arasında bocalayan bir üçüncü grup daha vardı ki, bazen birinciler, bazen de ikinciler gibi hareket ediyor, kenara çekilmişlerin gerçeklere göz yuman garip uyuşukluğundan usanınca, rezaleti gökyüzüne çıkarmış çılgınların arasına karışıyorlardı. Böylelerine, çürümüş insan eti kokusundan kurtulmak için lavanta kokulu mendilleri ya da keskin kokulu çiçekleri burunlarına tutarak cesetlerle dolu meydanlarda serseri gibi dolaşırken rastlamak mümkündü.
     Halka bir aralık şehirden kaçıp ölümden kurtulmayı denemek düşüncesi de gelmedi değil! Kıymetli eşyalarla dolu evlerini, en iyi dostlarını, hatta yakın akrabalarını yüzüstü bırakarak Floransa’nın civarındaki malikânelerine göç edenler görüldü. Fakat Allah’ın gazabından bu suretle yakayı sıyırmanın imkansızlığı da kısa sürede anlaşıldı. Veba bu firarilerden birçoğunu gizlenmeye çalıştıkları yerlerde yakalayıp hakladı.
     Can kaygısına düşen, ölüm korkusuyla bunalan insanlar sosyal hayatın zaruri kıldığı son görevlerini de unutmuşlardı. Komşuluk, dostluk, hatta akrabalık bağları, nezaket, merhamet ve yardımlaşma gibi faziletler kısa sürede bütün değerlerini yitirdiler. Anne babalar, evlatlarını, çocuklar anne babalarını, kardeşler kardeşleri, karı kocalar birbirlerini arayıp sormaz oldular.
     Kırıla kaça, artık hizmetçi ve uşak da bulunamıyordu. Dünya üzerinde yapayalnız kalan en namuslu, en utangaç genç kadınlar, hastalık şüphesi karşısında “uşak” diye daha dün sokaktan tutup getirdikleri ne idüğü belirsiz serseri heriflerin önünde çırılçıplak soyunmak, en mahrem yerlerini bunlara göstermek zorunda kaldılar ki, bunlardan nasılsa ölmeyip kurtulanlar arasında sonraları görülen akıl almaz hayasızlıklar bu feci günlerin yadigarıdır denebilir.
     Acımasız veba, asla terk edilemez zannedilen bazı mukaddes görevleri de insanlara çok geçmeden unutturmuştu. Artık şatafatlı cenaze alayları görülmüyor, vaktiyle ölü evlerinde işitilmesi âdet haline gelmiş türlü makamdan matem feryatları duyulmuyordu. Daha beteri, herkesin kendi başına bir mezara sahip olması hakkı da ortadan kalkmıştı. Geniş ve derin çukurlar kazılıyor, bunlara yüzlerce ceset atılıyordu. Hatta yeni gelecekler düşünülerek bu müşterek mezarların üstü günlerce açık bırakılmakta, hendekler tepeleme doluncaya kadar kapatılmamaktaydı.
     Bu ve benzeri afetlerin orta halli ve fakir halkı daha çok kırdığı bilinmektedir. Bunların on binlercesi birden ölüyor, veba birçok evlerde kapı kapamacasına bütün bir aileyi bitiriyordu. Tesadüfen sağ kalanlar, ölenlerin cesetlerini sabaha karşı sokaklara bırakıverdikleri için kenar mahallelere leş kokusundan tüm gün girilemez olmuştu.
     Özetle, salgının başladığı Mart ayı ile Temmuz sonu arasında, Floransa şehrinde can verenlerin yüz bin kişiyi bulmuştu dersem, durumun büyüklüğünü anlatmak için başka söze gerek kalmaz sanırım.

Not: 1347-1351 yılları arasındaki bu korkunç salgın, toplumda 100 milyon kişinin ölümüne neden olmuştur. 

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir