Genç Verter’in Acıları

G

     Bir gün bisiklete biniyordum.
     Oldukça iyi bir bisikletim var. İngiliz BSA marka. Bazen sinirlerimi rahatlatmak ve ruhsal dengemi korumak için bindiğim oldukça iyi bir bisiklet. Çok kaliteli, güzel ve çağdaş bir araç. Ne yazık ki, yalnızca tekerlekleri tam değil. Daha doğrusu tekerlekler tam olmasına tam da, her biri diğerinden farklı. Bir tanesi İngiliz “three guns”, diğeri ise Alman “ducks” marka. Gidona gelince, o da Ukrayna malı. Tüm bunlara rağmen sürmek mümkün… Ancak kuru havada.
     Elbette açık konuşmak gerekirse, bisikleti sürmek tam anlamıyla işkence, ama ruhsal sağlığım için ve yaşamın özellikle yoldan ibaret olmadığı zamanlarda biniyorum.
     İşte, yine bir gün bisikletleyim. Komennoostrovski caddesi. Bulvar. Bulvar boyunca yer alan yan taraftaki ağaçlıklı yola doğru dönüyorum, eve gidiyorum.
     Sonbahar doğası, önümde tüm ihtişamıyla duruyor. Etrafta sararmış otlar. Sararmış minik çiçeklerden oluşan bir tarh. Başımın üstünde Çuhonskoe gökyüzü.
     Kuşlar cıvıldıyorlar. Karga çöpleri gagalıyor. Gri bir köpek kapıların yanında havlıyor.
     Bu sonbahar manzarasına bakıyorum ve yüreğim birdenbire yumuşuyor ve kötü şeyler düşünmek istemiyorum. Gözlerimin önünde, muhteşem bir yaşamın tablosu beliriyor. İnsanlar sevimli, anlayışlı. Bireye saygı var ve kurallar yumuşak. İnsanlar yakınlarına sevgi duyuyor. Küfür ve kabalık yok.
     Birdenbire bu düşüncelerin etkisiyle herkese sarılmak, iyi bir şeyler söylemek istiyorum. İçimden, “Kardeşlerim esas zorluklar geride kaldı. Yakında von baronlar gibi yaşayacağız,” diye haykırmak geliyor.
     Ama umulmadık bir anda uzaktan bir düdük sesi duyuluyor.
—  Birisi ceza yedi, diyorum kendi kendime. “Galiba birisi karşıdan karşıya yanlış geçti.”
     Olasılıkla yakın bir gelecekte bu olmayacak. Suçu, para cezalarını ve kuralları bozmayı anımsatacak böyle keskin düdük seslerini bu kadar sık duymayacağız.
     Bir kez daha yakınımda bir yerlerde huzursuz edici düdük sesi ve bir takım bağırışlar, kaba küfürler duyuluyor.
— Muhtemelen bu kadar kaba bağırmayacaklar. Eh, belki bağırırlar ama böylesine ağır ve aşağılayıcı küfürler olmayacak.
     Birisinin arkamdan koştuğunu duyuyorum. Bir yandan da çatallaşmış sesle bağırıyor:
— Sen ne yaptığını sanıyorsun? Gizli gizli kaçıyorsun bir de, Allah belanı versin! Hemen dur.
— Birisini kovalıyorlar, diyorum kendi kendime alçak sesle, ama emin biçimde de yol alıyorum.
— Leşka, diye bağırıyor birisi. “Arkasından sol tarafa koşsana sersem. Sakın onu gözden kaybetme!”
     Bir bakıyorum sol taraftan genç bir çocuk koşuyor. Sopa sallıyor ve de yumruğuyla tehdit ediyor.
     Geri dönüyorum. Kır saçlı, saygın bir bekçi yolda koşuyor ve olanca gücüyle bağırıyor:
— Tutun şunu, dostlar, yakalayın! Leşka, sakın gözden kaçırma!
     Leşka bana nişan alıyor ve sopası bisikletin tekerleğine çarpıyor.
     Sorunun ben olduğumu o zaman anlamaya başlıyorum. Bisikletten atlıyorum ve bekleme pozunu alıyorum.
     İşte bekçi yaklaşıyor. Göğsünden hırıltılar yükseliyor. Soluğu gürültüyle dışarı çıkıyor.
— Yakalayın onu! diye bağırıyor.
     On kişilik bir gönüllü grubu bana koşarak yaklaşıyor ve ellerimden kavramaya çalışıyor.
— Dostlarım, ne oluyorsunuz delirdiniz mi? Bu yaşlı budalayla ortak olup da çıldırdınız mı? diyorum.
     Bekçi:
—  Bir vurdum mu dişlerini dökerim. Beni görev başında aşağılarsın ha! Daha sıkı tutun onu. Bırakmayın alçağı.
     İnsanlar etrafımıza toplanıyor. Birisi:
— Ne yaptı? diye soruyor. Bekçi yanıtlıyor:
— Elli üç yaşındayım, bu it, resmen beni ezecekti. Yoldan gitmiyor… Bisiklet kullanılmayacak yolda bisiklet kullanıyor… Bu arada uyarı levhası da var. O ise anormal insanlar gibi yoluna devam ediyor… Ona düdük çalıyorum. O ise pedal çeviriyor. Anlamazdan geliyor, gördünüz. Sanki uzaydan gelmiş… İyi oldu da yardımcım onu durdurmayı başardı.
     Leşka kalabalığı yarıyor, makası elime batırıyor;
— Bisiklete binemesin diye şu yılanın elini doğramak isterdim doğrusu, diyor.
— Dostlarım, diyorum. “Burada bisiklete binmenin yasak olduğunu bilmiyordum. Kaçmak gibi bir niyetim yoktu.”
     Bekçi içini çekerek haykırıyor:
— Kaçmak niyetinde değilmiş! Duydunuz mu şu küstah lafları. Karakola götürün onu. Sıkı tutun. Böyleleri hep elimden kaçıyor.
— Dostlarım, para cezamı ödeyeceğim. Reddetmedim ki! Ellerimi arkaya kıvırmayın, diyorum.
     Birisi:
— Bırakın belgelerini göstersin ve ceza kesin. Boş yere karakola sürüklemenin ne anlamı var! diyor.
     Bekçiyle birkaç gönüllü için beni karakola sürüklemek zevk ama kalabalığın geri kalanının baskısı sonucunda bekçi, dehşet küfürler savurarak bana para cezası kesiyor ve açıkça fark edilen bir üzüntüyle beni serbest bırakıyor.
     Bisikletin üzerinde iki yana sallanarak yol alıyorum. Başım uğulduyor ve gözlerimin önünde halkalar, yıldızlar görünüp kayboluyor. Paramparça olmuş bir kalple sayıklıyorum. Yolda öfkeyle “Tanrım!” sözcüğünü söylüyorum. Ellerimi ovuşturuyorum ve boşluğa doğru “tüh” diyorum.
     Nehir kıyısına çıkıyorum ve yine aracıma biniyorum:
— Eh, pekâla, ne oldu! Hani bir von barondun, kimse de sana dokunamayacaktı!
     Kıyı boyunca sakin sessiz yol alıyorum. Çirkin sahneyi unutuyorum. Yakın gelecekle ilgili tablolar gözlerimin önünde beliriyor. Örneğin, ben birbirine iki su damlası kadar benzer tekerlekleri olan bir bisiklete biniyorum.
     İşte şu uğursuz ağaçlı yola doğru dönüyorum. Birisinin kahkahası duyuluyor. Bakıyorum ki yumuşak şapkalı bir bekçi yürüyor. Elinde çiçek tutuyor, unutma beni çiçeği ya da sonbahar lalesi. Çiçeği döndürüyor ve gülümseyerek:
— Hey sevgili dostum nereye girdin? Farkında olmadan neye bulaştığını biliyor musun? Ah seni tatlı alık… Haydi geri çevir dümenini, yoksa ceza keserim çiçek de vermem ha!
     Böylece hafiften gülümseyerek bana unutma beni çiçeği veriyor. Birbirimize doyasıya baktıktan sonra ayrılıyoruz.
     Bu sakin sahne acımı yatıştırıyor. Dinç bir biçimde sürüyorum bisikleti. Ayaklarımla pedalları çeviriyorum. Kendime “Boş ver. Kalbim kırılmayacak. Gencim. Ne kadar gerekiyorsa bekleyeceğim,” diyorum.
     İnsanlara duyduğum sevgi ve mutluluk tekrar kalbimi dolduruyor. Tekrar güzel bir şeyler söylemek ya da haykırmak istiyorum: “Yoldaşlar yeni bir yaşam kuruyoruz, büyük zorlukları yendik, aştık, haydi ne olursa olsun birbirimize saygı duyalım.”

(Rus Öyküsü-Yazan: Mihail M. Zoşçenko–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi