Yirmi Dokuzuncu Gece Gelince
Yirmi Dokuzuncu Gece Gelince

Yirmi Dokuzuncu Gece Gelince

     Yeniden söze başlamış: 

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, genç adam berbere, “Sen beni sabırsızlıkla ve çıldırtarak öldürmeye kararlısın!” deyince, berber ona demiş ki…
     “Bununla birlikte, efendim, ben az konuşmamdan ötürü, herkesin Es-Samet adıyla tanıdığı bir kimseyim. Ve sen beni geveze bellersen, çok haksızlık etmiş olursun; özellikle de beni kardeşlerim ile bir an karşılaştırmak zahmetine katlanırsan! Zira bil ki benim altı kardeşim vardır; hiç kuşkusuz hepsi de gevezedir ve onları sana tanıtmış olmak için adlarını söyleyeyim: En büyüğü, gevezelik yaparken, bir testiden çıkan suyun sesini verdiği için El-Bakbuk diye anılır; ikincisi, sürekli olarak deve gibi böğürdüğünden El-Haddar adını taşır; üçüncüsü tavuk gıdaklar gibi konuştuğundan Bakbak, dördüncüsü Assuan’ın kırılmaz testisi anlamına El-Kuz El-Assuani, beşincisi gebe deve ya da Koca Kazan anlamına El-Aşar, altıncısı çatlak çömlek anlamına Şakalik diye anılırlar; yedincisi yani ben hizmetkârınız sessiz anlamına Es-Samet diye anılırım.”
     Berberin söylediği bu zevzekçe sözleri işitince ve sabrımın tüm olarak taşıp patlamak üzere olduğunu anlayınca, genç hizmetçilerimden birine, “Bu adama çabucak çeyrek dinar verin ve yanımdan uzaklaştırın Allah aşkına! Başımı tıraş ettirmekten falan vazgeçtim!” diye haykırdım. Berber bu emrimi duyunca, “Efendim, ne kadar katı sözler işitiyorum! Vallahi! Sana hizmet etmenin hiçbir karşılığını düşünmüyorum; bana sadece hizmet etmenin onuru yeter, çünkü senin hizmetinde olmak ve tüm emirlerini yerine getirmek benim için görevdir. Cömertlikle bana vermek istediğin ücreti kabul edersem, bu yüzden onurumu yitirdiğim düşüncesiyle incineceğim. Sen benim değerim hakkında hiçbir fikre sahip değilsin, oysa, ben, senin yüksek değerini çok iyi biliyorum ve senin rahmetli babana layık bir oğul olduğundan eminim; çünkü babanın bana yaptığı iyilikleri hiç unutamam! Cömert ve soylu bir kişiydi; bana da çok değer verirdi. Bir gün beni çağırttı; bugünkü gibi mübarek bir gündü. Nezdine ulaşınca, yanında birçok ziyaretçinin bulunduğunu gördüm; ayağa kalkıp beni karşılamak üzere hemen onların yanından ayrıldı ve bana, ‘Senden biraz kanımı almanı rica ediyorum‘ dedi. Bunu duyunca, usturlabımı elime aldım, güneşin yüksekliğini ölçtüm ve zamanın uygun olmadığını ve o gün kan almanın hayırlı olmayacağını anladım. Ve kaygılarımı hemen rahmetli babana açıkladım. Sözlerime yumuşak başlılıkla uydu ve kan aldırmak için uygun ve elverişli zamanın gelmesini bekledi ve bana teşekkür etti. Orada bulunanlar da sözlerimi şükranla karşıladılar. Ve sonradan kanını aldığım zaman bana hemen yüz altın dinar verdi.” dedi.
     Bu sözleri duyunca berbere, “Eğer senin gibi bir berbere başvuracak kadar budala idi ise, Tanrı rahmetli babamdan mutlaka rahmetini esirgemiştir,” dedim. Bu sözlerimi işitince, berber, gülerek başını salladı ve “Tanrı’dan başka Tanrı yoktur ve Muhammet onun resulüdür! Bazı şeyleri değiştiren, bazılarını da olduğu gibi bırakan Tanrı’ya şükürler olsun! Genç adam, ben seni aklı başında bir kimse bellemiştim. Şimdi anlıyorum ki, geçirdiğin rahatsızlık senin tüm aklını almış ve senin saçma sapan şeyler söylemene neden oluyor. Ama, bu beni çok şaşırtmadı; çünkü Tanrı’nın kutsal ve değerli kitabındaki ‘Kim ki hiddetine hâkim olur ve kusurlu kişileri bağışlarsa…‘ sözleriyle başlayan mübarek hadisini çok iyi hatırlıyorum. Bana söylemiş olabileceğin sözler için özür dilemeni düşünmüyor, seni hoş görüyorum! Fakat, gerçekten, senin sabırsızlığını ve bunun nedenini bir türlü anlayamıyorum. Hiç düşünmüyorsun ki baban bana danışmadan hiçbir girişimde bulunmazdı. O hiç değilse, ‘Nasihat dinleyen kimse, sığınak bulmuş demektir!‘ atasözüne değer verirdi. Ve ben, emin ol ki, bulunmaz bir adamım. Benim kadar iyi nasihat verebilecek bir adama kolay rastlanmaz. Bunun nedeni de hayatım boyunca geçirdiğim deneyler ve mesleğimin verdiği üstünlüktür. İşte karşında iki ayağım üzerinde durmakta, emirlerini beklemekte ve kendimi tüm olarak senin hizmetine vermeye hazır bulunmaktayım. Ama, ben sana karşı bu denli sabırlı, sen de bana karşı bu denli canı sıkılmış ve kızgın oldukça, bunun nasıl mümkün olabileceğini bilmiyorum. Şurası gerçek ki, karşında bu denli sabırlı olabiliyorsam, bu sırf babanın anısına duyduğum saygıdan, onun iyiliklerine karşı borçlu bulunduğumdan dolayıdır,” dedi.
     Bunun üzerine ona, “Vallahi! Bu söylediklerine dayanamayacağım artık! Zevzekliklerin ve gevezeliğinle beni öldüreceksin! Tekrar söylüyorum ki, seni buraya sadece başımı tıraş ettirip sonra da çekip gitmen için çağırdım!” diye yanıt verdim. Ve ona bu sözleri söyleyerek başımı ıslatmış ve sabunlamış olmasına rağmen, hiddetle ayağa kalktım, onu kovup oradan ayrılmak istedim. Fakat o bana hiç aldırmayarak, “Gerçekten, şimdi açıkça görüyorum ki, sana baş edilmez bir can sıkıntısı verdim. Ama böylesine önemsiz bir şey için alınacak değilim; çünkü pekâlâ görüyorum ki, sen zekâdan yana zayıfsın ve de daha çok gençsin; seni omuzlarıma alıp at gibi koşturarak, bir türlü gitmek istemediğin okula götürdüğüm günler de daha dün gibi!” dedi. Ona, “Bak kardeşim, sana yalvarıyorum: Allah aşkına buradan çık git! Ben de kendi işlerime bakayım!” Bunları üstümü başımı yırtarak söylüyor, sabırsızlık krizi içinde çılgınca haykırıyordum.
     Berber beni böylesi bir durumda görünce, usturasını ele almaya ve bileyi derisinde aşağı yukarı sürterek bilemeye karar verdi. Ama usturayı deri üzerinde o kadar çok aşağı yukarı sürterek biledi ki, ruhumun bedenimden fırlayacak gibi olduğunu hissettim. Sonunda başımın ucuna geldi ve başımın bir köşesinden beni tıraş etmeye başladı ve biraz tüy aldı. Sonra durdu, elini kaldırdı ve bana, “Genç efendim, öfke, şeytanın insanı günaha sokmak için şaşırtmasıdır!” dedi ve bana şu dizeleri okumaya başladı:
     Ey bilge kişi! Kafanda düşüncelerini uzun süre olgunlaştırmaktasın! Kararlarında sakın aceleci olma! Ve özellikle ülkende hükmetmekle görevli kılınmışsan! Ey bilge kişi! Sakın katı hüküm verme! Baht sana doğru yöneldiğinde, sen de bağışlanma görürsün! Ve sakın unutma ki, yeryüzünde, Tanrı’nın elinin yenemeyeceği kadar kudretli bir el mevcut değildir. Ve de hiç unutma ki, acımasız ve kıyıcı olan kişi, onu ortadan kaldıracak başka bir acımasız kişi ile karşılaşır bir gün!
     Sonra bana, “Efendim, çok iyi anlıyorum ki, benim yeteneklerim ve üstün niteliklerimin farkında değilsin. Bununla birlikte bugün seni tıraş eden bu el, şahların, emirlerin, vezirlerin, valilerin ve tüm ünlü ve soylu kişilerin başına dokunmuş ve bu başları okşamıştır. Ve benim hakkımda ya da bana çok benzer birisi hakkında şair şöyle söylemiştir:
     Tüm meslekleri birer değerli gerdanlık sayarım, ama berber bu gerdanlığın en güzel incisidir. Bilgelikten ve ruh yüceliğinden yana, en bilge ve büyük kişileri aşar ve elinin altında şahların başını tutar.
     Bütün bu söylediklerine karşılık olarak, berbere, “Artık mesleğinle meşgul olacak mısın, olmayacak mısm? Gerçekten göğsümü daralttın ve beynimi tümüyle oydun!” dedim. Bunu duyunca, bana, “Sonunda anladım ki, bu işin bitmesi için biraz acele etmektesin!” dedi. Ben de, “Tabii ya, tabii ya! Ha şunu bileydin!” diye haykırdım. Bana, “Öyleyse, ruhuna biraz sabretmesini ve alçak gönüllü olmasını öğret! Çünkü acele iş şeytanın ilhamıdır. Sonunda pişmanlık getirir ve bahtın felaketlerini önüne yığar! Ve zaten Muhammet efendimiz, dualar ve barış onun üzerine olsun, ‘Dünyada en iyi iş ağır ve olgunlaştırılarak yapılandır,‘ buyurmuş. Ama acele etmem konusunda senin bana söylediğin şey, benim çok ilgimi çekti. Senden, seni böyle sabırsız kılan ve uğrunda bu denli aceleci olduğun şeyin nedenini bana söylemeni rica ediyorum. Senin için hoş bir neden olmasını umarım; doğrusu, böyle değilse, boşuna gayret göstermiş olurum. Şimdi, bir an için işimi bırakmam gerek. Çünkü uygun güneşi gözleyebileceğim ancak birkaç saatim kaldı,” dedi.
     Bunu söyledikten sonra, usturasını bıraktı ve usturlabını eline aldı; güneşli bir yer bulmak üzere bahçeye çıktı. Bir süre eğlendikten sonra güneşin yüksekliğini ölçtü; bunu yaparken de beni ihmal etmiyor ve arada bir sorular soruyordu. Sonra yeniden yanıma geldi ve bana, “öğle namazı için acele ediyorsan, aslında, sükûnetle bekleyebilirsin. Çünkü önümüzde aşağı yukarı üç saat var. Zaman ölçümünde hiç hata yapmam!” dedi. Ona, “Allah aşkına bu saçma sapan konuşmaları bırakalım! Çünkü sesini duymak, ciğerimi parça parça ediyor,” dedim.
     Bunun üzerine yeniden usturasını eline aldı, daha önce olduğu gibi bilemeye başladı; sonra da başımı biraz daha tıraş etti; ama konuşmaktan da kendini bir türlü alamıyor ve bana, “Senin sabırsızlığına çok üzüldüm; ama nedenini bana açıklarsan, bundan iyilik ve yarar görürsün. Çünkü artık rahmetli babanın bana ne denli değer verdiğini ve bana danışmadan hiçbir işe girişmediğini biliyorsun,” diyordu. O zaman benim için hiçbir kurtuluş yolu bulunmadığını anladım ve kendi kendime, “İşte, namaz saati gelip çatmakta, genç hanımın yanında olmam gerek, yoksa çok gecikeceğim ve oraya gittiğimde herkes ibadetini tamamlamış, camiden çıkıyor olacak. O zaman da benim için her şey bitmiş bulunacak!” diye düşündüm. Bunun üzerine berbere, “Bunu bitir artık. Şu boş lafları ve saygısızca merakını bir yana bırak! Eğer kesinlikle bilmek istiyorsan, bir dostumun evindeki şenliğe erişmek için acele etmekteyim,” dedim.
     Bu çağrı ve şenlik sözlerini duyunca, berber bana, “Allah seni kutsasın! Kesinlikle bugün benim şanslı günüm! Çünkü bu sözlerinle sen de bana, bu gün için yemeğe davet ettiğim birçok dostlarım için henüz hazırlık yapmadığımı hatırlattın. Şu anda artık bunun çok geç olduğunu anlıyorum,” dedi. Bunun üzerine ona, “Bu gecikme için zihnini yorma! Bunun hemen çaresini bulurum. Ben öğle yemeğini evde yemeyeceğime ve bir düğüne davet edildiğime göre, evde bulunan tüm yiyecek ve içecekleri sana verebilirim; şu şartla ki, bu işi kısa kesip bir an önce tıraşımı bitirmelisin!” dedim. Bana, “Allah sana daha fazlasını versin ve giriştiğin her cömert davranışı kutsasın! Ancak, efendim, bana vermek istediğin şeyleri şöyle bir saysan da neler olduğunu bilsem!” diye yanıt verdi. Ona, “Sana verilmek üzere her türden nefis yemeklerle dolu beş tencere var: patlıcan ve kabak karnıyarığı; limonla çeşnilendirilmiş yaprak dolması, ezilmiş buğday ve kıymayla yapılmış köfte, koyun eti ve domatesli pilav, soğanlı yahni ve de kızartılmış yedi piliç ve kebap haline getirilmiş bir koyun; sonra da iki tepsi tatlı: birinde künefe, ötekinde de tuzsuz peynir ve balla yapılmış hoşmerim; her türden meyveler; hıyarlar, elmalar, limonlar ve taze hurmalar ve daha birçok şeyler!” dedim. Bunun üzerine bana “Bunların hepsini getirt de bir göreyim!” dedi. Ben de, her şeyi getirttim, bunları inceleyip her birinden tattı ve bana, “Senin cömertliğin görülmedik bir cömertlik! Ama içecekler noksan!” dedi. Kendisine, “Onlar da var” dedim. O da bana, “Onları da getirt!” dedi. Ben de içi çeşitli içeceklerle dolu sekiz testi getirttim, hepsini birer birer tartarak, bana, “Allah sana çok daha fazlasını versin! Ruhun ne kadar cömert! Ama, tütsü yapılacak asilbent ve salonda yakılacak ödler noksan! Misafirlerin eline serpmek üzere biraz gül suyu ile portakal çiçeği suyu da olsa, hani fena olmazdı!” deyince; bir kutu içinde elli altın dinar değerince akamber, sarısabır, Hint sümbülü, misk, asilbent ve öd kökleri getirttim; kokulu esanslar ve kokulu suların bulunduğu gümüş serpecekleri de unutmadım.
     Ancak zaman da, göğsüm gibi daraldığından, berbere, “Tüm bunları al! Ama Tanrı’nın kutsaması ve selamı üzerine olası Muhammet aşkına başımın tıraşını bitir!” dedim. Bunun üzerine berber bana, “Vallahi! Açıp içinde ne olduğunu görmeden bu kutuyu alamam!” dedi. Bunun üzerine genç hizmetçime kutuyu açmasını emrettim; berber usturlabını bir yana koyarak yere eğildi ve kutuda bulunan tüm kokuları, ödleri, asilbent, misk, akamber ve sarısabır köklerini yokladı ve bunları birer birer öylesine ağır ve içi geçerek kokladı ki, ruhum bedenimi terk edecek sandım.
     Bundan sonra ayağa kalktı, bana teşekkür ederek usturasını eline aldı ve başımın geri kalan kısmını tıraş etmeye başladı. Ama daha işe yeni başlamıştı ki, birdenbire durdu ve bana, “Vallahi çocuğum! Bugün ikinizden hangisini daha çok kutsayıp övsem bilemiyorum. Seni mi, yoksa rahmetli babanı mı? Çünkü, gerçekte, bu gece evimde vereceğim ziyafet, senin cömert girişimin ve büyük bağışlamaların sayesinde gerçekleşecek. Ama nasıl söyleyeyim? Aslında bana çağrılı olarak gelecek kimseler, bu denli görkemli bir ziyafete layık olacak kişiler değil. Çünkü bunlar, benim gibi çeşitli meslek mensubu; ama tatlı ve ilginç kişilerdir. Adlarını saymam gerekirse, bunlar: İlkin hamam tellağı, hayranlık verici Zeytun; kavrulmuş nohut satıcısı neşeli ve hoş sohbet Salih, haşlanmış bakla satan Haukal; zerzevatçı Hakraş; süpürgeci Hamit ve nihayet, muhallebici Hakareş’tir. Çağırdığım tüm bu dostlar, ben hizmetkârın da dahil, ne gevezedirler ne de münasebetsiz meraklılardandır; ama tüm kederleri kovmasını bilen iyi insanlardır. İçlerinden en düşkünü bile benim nazarımda, en kudretli hükümdarlardan fazla değer sahibidir. Gerçekte, bil ki, bunların her biri, tüm Bağdat kentinde, ayrı bir oyun ve ayrı bir şarkıyla ün sağlamıştır. Tanrı seni kutsasın! Eğer seni eğlendirecekse, her birinin şarkılarını sana duyurmak ve danslarını göstermek isterim:
     “Bana, bak ve iyice izle! Dostum tellak Zeytun’un dansı şöyle! Şarkısına gelince, o da şöyle:
     O kız incedir dostum, en tatlı kuzu bile onun tatlılığıyla eş tutulamaz. Onu yanarak seviyorum! O da beni! Hem de öylesine ki, bir an yanından uzaklaşsam, onun koşup yatağıma atıldığını görüyorum…
     Ama efendim” diye sözünü sürdürdü berber; dostum çöpçü Hamit’in dansını görsen, ne denli imalı ve marifet ve neşe dolu olduğunu anlardın! Şarkısına gelince o da şöyle:
     Karım cimrinin biridir, ona kalırsa açlıktan ölmem gerekir.
     Karım çirkindir, onu dinlemem için evden hiç ayrılmamamı ister.
     Karım ekmeği saklar dolapta! Ama hiç ekmek yemeyeceksem, o da yassı burunlu bir zenciyi bile kaçırtacak kadar çirkin olduğuna göre; sonsuza dek iğdiş kalsam yeridir.
     Sonra berber bana bir itiraz olanağı tanımadan, tüm dostlarının danslarını yaptı ve tüm şarkılarını söyledi. Sonra da bana, “İşte dostlarım bana bunları yapabilir. Sen de eğer gülmek istiyorsan, kendi yararın ve hepimizin zevki için, bize gelip dostlarımla tanışmanı öneririm. Ve de bana ziyaret etmek istediğini söylediğin dostlarını bir kenara bırakırsın! Çünkü görüyorum ki, hâlâ yüzünde yorgunluk izleri var ve sen hastalıktan daha yeni kurtuldun ve dostların arasında boşuna konuşan can sıkıcı zevzeklere ve meraklı densizlere rastlayacaksın! Ve bunlar seni ilkinden de ağır bir hastalığa düşürürler,” dedi.
     Bunu duyunca berbere, “Bugün için senin çağrını kabul etmem mümkün değil! Belki bir başka gün olabilir!” dedim. Bana, “Senin için en yararlı şey, tekrarlıyorum: Beni evimde ziyaret etmekte tez davranmak ve dostlarımın uygarlığından nasibini almak ve hayran olunası niteliklerinden yararlanmaktır. Böylece şairin dediğini yapmış olursun:
     Dostum, sana sunulan zevkten yararlanmaktan sakın vazgeçme! Kösnü yanı başına kadar gelmişken, doyum sağlamayı yarına bırakma! Çünkü kösnü her gün kapını çalmaz ve zevk her zaman senin dudaklarına dudaklarını uzatmaz. Bil ki talih kadın gibidir ve kadın gibi de değişir.
     O zaman, bunca usanç verici söz ve bunca zevzeklik karşısında gülmekten kendimi alamadım ve yüreğim ağır bir öfkeyle tıka basa dolu, “Şimdi yerine getiresin diye çağrıldığın şu tıraş işini bitir! Ve bırak beni, Tanrı’nın işaret ettiği yola, onun kutsal koruması altında, gideyim! Sen de git, evinde dostlarını karşıla! Şimdi herhalde seni sabırsızlıkla bekliyorlardır!” dedim.
     Bana, “Ama neden reddediyorsun? Aslında senden sadece bir şey diliyorum: Kesinlikle densiz kişiler olmayan dostlarımla seni tanıştırmak fırsatını benden esirgememeni! Çünkü eminim ki, bir kez onları görmüş olsan, artık başkalarıyla düşüp kalkmak istemez ve o anda dostlarını terk edersin!” diye yanıt verdi. Ona, “Allah dostlarının sana sağladığı mutluluğu daha da arttırsın! Sana ayrıca bir gün onları kendi evimde ağırlayarak özel bir şenlik düzenlemek üzere çağırmayı da vadediyorum!” dedim.
     Bunun üzerine bu Allah’ın belası berber benim görüşüme uyar görünerek, bana, ”Şu anda anlıyorum ki sen, her şeye rağmen, dostların ile şenlik yapmayı yeğliyorsun; öyleyse biraz bekle de, cömertçe bana bağışladığın bütün bu şeyleri evime götüreyim; bunları misafirlerime sunayım, dostlarım soframı onurlandırmak üzere onları yalnız bırakmamı mesele yapacak kadar budala olmadıklarından, onlara benim kusuruma bakmamalarını ve dönüp gelmemi beklemelerini söyleyeyim! Sonra seni memnun etmek üzere hemen koşar gelirim ve nereye gitmek istiyorsan, sana eşlik ederim!” dedi. Bunu duyunca, “En güçlü ve en yüce olan Tanrı’dan başka sığınılacak varlık yoktur. Ey herif, haydi git de, dostlarını bul ve onlarla birlikte keyfince eğlen! Beni de bırak, tam bu sırada beni bekleyen dostlarımı gidip bulayım!” diye haykırdım.
     Berber bana, “Yok vallahi! Asla senin yalnız gitmene razı olmam!” dedi. Ben de, daha fazla hakaret etmemek için kendimi tutmak uğrunda büyük gayret göstererek, ona, “Bil ki, ziyarette bulunacağım yere sadece kendim gitmek zorundayım,” diye yanıt verdim. Bana, “Ha, şimdi anladım, sanırım senin bir kadın ile buluşman var. Yoksa mutlaka beni de yanına alırdın! Yalnız şunu bil ki, bu onura, yeryüzünde herkesten fazla ben layığım. Ve de yapmak istediğin şeylerde sana büyük yardımım dokunur. Bir de bu kadının hain bir yabancı olmasından korkarım. Böyleyse, yalnız gidersen, kim bilir başına ne belalar gelir. Ölür gidersin vallahi! Çünkü bu Bağdat kenti, bu tür buluşmalar için çok tehlikelidir. Sakın ha! Hele yeni vali, böylesi kaçamaklara karşı müthiş insafsızdır; çünkü ne zebbi ne de yumurtalıkları varmış; bundan dolayı duyduğu kin ve kıskançlıkla böylesi serüvenleri çok ağır cezalandırıyormuş!” dedi.
     Bu sözleri duyunca, artık yerimde duramaz oldum ve olanca sesimle; “Ey hainlerin ve cellatların en lanetlisi herif! Beni kahreden bu zevzekliklerine bir son veriyor musun, vermiyor musun?” diye haykırdım. Bunun üzerine berber bir süre için sesini kesip eline usturasını alarak başımın tıraşını bitirdi. Ama bu sırada öğle namazı için ezan okunmak üzereydi. Bunun üzerine ona, ondan yakayı sıyırabilmek için, “Haydi dostlarına git de onlara bütün bu yiyecekleri ve içecekleri götür! Ben de buluşmaya gidebilmen için seni beklemeyi vadediyorum,” dedim. Ve karar vermesi için çok ısrar ettim. O zaman bana, “Görüyorum ki, benden kurtulmak ve buluşma yerine yalnız gitmek için beni kandırmak istiyorsun. Ama, bunu yaparak kendini, kurtulma olanağı bulamayacağın felaketlere attığını sana hatırlatmalıyım. Senin yararın için dönüp serüvenin sonunun nasıl biteceğini görmek üzere sana yoldaşlık etmeden önce burayı sakın terk etme!” dedi. “Pekâlâ, ama sakın geç kalma!” dedim.
     Bunun üzerine berber, kendisine bağışlamış olduğum şeyleri omzuna yüklerken kendisine yardım etmemi rica etti; iki tepsi tatlıyı da başına koydu ve yükünü tutarak evimden ayrıldı. Ama, Allah’ın belası, daha kapıdan çıkar çıkmaz iki hamal çağırmış, yükü onlara teslim etmiş ve falan yerdeki evine bunları götürmelerini söylemiş; kendisi de karanlık bir ara sokakta pusu kurarak benim evden çıkmamı beklemiş.
     Bana gelince, hemen ayağa kalktım, olabileceği kadar çabuklukta yıkandım, en güzel giysilerimi giyip evimden çıktım. Ve tam o sırada müezzinlerin, minarelerden, mübarek cuma gününde iman sahiplerini öğle namazına çağıran ezan seslerini işittim:
     Bismillahirrahmanirrahim! Bağışlayan, esirgeyen Tanrı adına! Hamd ona mahsustur, hepimizin sahibi olan o yüce, acıması bol Tanrı’ya! O yüce Tanrı ki, hesap gününün mutlak yargıcıdır. Biz sana taparız, biz senden yardım dileriz! Bizi doğru yola yönelt! Nimetlere boğduğun kişilerin yoluna! Seni öfkelendirenlerin ve de sapıtanların yoluna değil!
     Bir kez evden çıkınca, tüm hızımla genç kadının yaşadığı eve doğru yollandım. Kadının kapısının önüne gelince, rastlantı kabilinden ardıma döndüm ve bu Allah’ın belası berberi sokağa girmek üzereyken gördüm. Bunun üzerine, evin büyük kapısı benim için yarı açık tutulduğundan aceleyle içeri girip kapıyı şiddetle kapadım. Ve avluda yaşlı kadını gördüm, beni alıp genç kızın bulunduğu birinci kata çıkardı.
     Ancak henüz içeri girmiştim ki, sokağa birçok kişilerin girdiğini gördük. Bunlar camiden çıkan genç kadının babası kadı ile maiyetinde bulunan kişilerdi. Sokakta dikilmiş beni bekleyen berberi de gördüm. Kadıya gelince; genç kadın beni yatıştırdı ve babasının kendisini pek seyrek ziyaret ettiğini ve zaten gizlenmem bakımından daima bir olanak bulunduğunu söyledi.
     Ancak, talihimin kötülüğünden, Tanrı’nın takdiriyle felaketim olabilecek bir olay ortaya çıktı. Rastlantı bu ya, o gün, kadının genç cariyelerinden biri ceza görecekmiş. Ve kadı, içeri girer girmez bu genç köleyi dövmeye başlamış. Kaba etlerine kamçıyı yedikçe, bu köle bağırıp çağırmaya başladı; bunun üzerine evin zenci kölelerinden biri, onu bağışlatmak ümidiyle içeri girmiş; kadı bunu görünce, daha da hiddetlenip onu da pataklamaya, zenci de bağırmaya başladı. Zenci öylesine bağırıyordu ki, gürültüyü duyarak sokakta bir kalabalık toplandı. Bu alçak berber, yakalanıp cezalandırılan ve bağırtıyı koparanın ben olduğumu sanmış. Bunun üzerine acı acı bağırmaya, giysilerini yırtmaya ve başına toz toprak dökmeye ve de gelip geçerken yöresine toplananlardan yardım istemeye başlamış. Ağlıyor ve “Kadı’nın evinde efendimi öldürüyorlar!” diye haykırıyormuş. Sonra, yine haykırarak, arkasında toplanan kişilerle evime yollandı ve evimdeki herkese ve hizmetçilere durumu anlatarak onların sopaları kapıp, bağırıp çağırarak beni kurtarmak üzere kadının evine koşuşmalarına yol açmış. Nitekim berber başlarında olduğu halde, giysilerini yırtıp alabildiğine bağırmayı sürdürerek hepsi geldi, benim içerisinde bulunduğum Kadı’nın evinin kapısında toplandı.
     Kadı, evinin önündeki bu gürültü patırtıyı işitince, pencereden baktı ve sopalarıyla kapısını döven bu gözü dönmüş kalabalığı gördü. Bunun üzerine, durumun hassas olduğunun farkına vardı, inip kapıyı açtı ve “Ey ahali, ne istersiniz?” diye haykırdı. Hizmetçilerim de ona haykırdılar: “Bizim efendimizi öldüren sen misin?” diye. Kadı onlara, “Sizin efendiniz kim? Ve ne yaptı ki, ben onu öldüreyim?” diye sordu. 

     Fakat anlatısının burasında, Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir