DECAMERON-6 (İkinci Hikâye)
DECAMERON-6 (İkinci Hikâye)

DECAMERON-6 (İkinci Hikâye)

     Musciat Franceski, Fransa’da büyük ve zengin bir tüccardı. Asalet unvanı satın almıştı. Fransız kralının kardeşi Kran’a, Papa Boniciyasıs’ı ziyaret etmek için Toskana’ya kadar ona refakat etmesini Franceski’den rica edilmişti. Franceski’nin işleri, birçok tüccarlarda olduğu gibi, karışıktı.
     İşlerini bir düzene sokamadığı için başka şahıslara devretmeyi kararlaştırmıştı. Münasip şahısları bulmuştu. Yalnız Burgondiya’da bazı şahıslarda olan alacaklarını kime toplatacağını bilmiyordu. Çünkü Burgontların aksi ve küstah adamlar olduklarını duymuştu. Onlardan daha aksi bir adam bulmak istiyordu. Uzun uzun düşündükten sonra nihayet evine sık sık gelen Chapelle’i hatırladı.
     Bu adam noterdi. Fakat her işini ters yapardı. O tarihlerde Fransa’da yemine çok inanılırdı, onun için Chapelle kolayca yemin eder ve davaları kazanırdı. Yalan yere yeminden çekinmezdi. Bütün zevki ve neşesi dost ve akrabaları arasına fesat sokmaktı. Bu yüzden meydana gelen tatsızlıklar ne kadar fazla olursa o kadar çok sevinirdi. Rezilce bir harekete davet edilse hemen koşardı. Dövmeye ve öldürmeye hazırdı. Azizleri hakir görür ve Allah’a isyan ederdi. Kini, deve kiniydi, hiç kiliseye gitmezdi ve mukaddesata en çirkin sözlerle söverdi. Buna mukabil meyhanelere sık sık uğrardı. Öylesine içerdi ki, sonunda bir rezalet çıkarır veya iğrenç bir işe katılırdı. Hileci ve oyunbazdı. Kısaca, en iğrenç insanlardan birisi idi.
     İşte Musciat’ın aklına gelen, bu Chapelle idi. Ona göre Burgontların hakkından ancak bu adam gelebilirdi. Onu çağırarak dedi ki: “Chapelle, biliyorsun ki ben buradan ayrılıyorum. Benim hilekâr Burguntlardan da alacağım var. Bu parayı onlardan ancak sen alabilirsin. Şimdi boşta olduğun için istersen bu işe seni yollarım. Toplayacağın paranın bir kısmı senin olur.”
     Chapelle boşta ve çok darda idi. Bu durumda teklifi kabul etti. Chapelle’ye bir yetki mektubu ile kralın tavsiyesi verildi. Chapelle, alıştığının aksine olarak, paraları böylece iyilikle toplamaya çalıştı. Derken, Floransalı iki faizci kardeşle dost oldu. Bir gün Chapelle, birden bire hastalandı. İki kardeş hekim çağırdılar ve tedavisi için ellerinden geleni yaptılar, ama her şey boşuna idi. Çünkü adam pek uzun zaman delice yaşamıştı. Hekimlerin fikrine göre ölümü yaklaşıyordu.
     Bir gün iki kardeş bitişik odada onun hakkında konuşuyorlardı. Birisi öbürüne, onu ne yapacağız, onun taşkınlıkları yüzünden başımız dertte ama hasta hasta elden atmak bize hakaret olur. Halk buna ne der? Öte yandan, o öyle kötü bir adam ki, ne tövbe eder ne itirafta bulunur. İtiraf etmeden ölürse onu hiç bir kilise kabul etmez, bir köpek gibi çukura atarlar, itiraf etse günahları o kadar çok ve iğrenç ki, hiç bir papaz onu dinlemek istemez. Halk bunu duyarsa bize saldırır, o ölürse işimiz berbat olur.
     Bitişik odada yatmakta olan Chapelle, her hasta gibi hakkında söylenenleri duymuştu. İki kardeşi odasına çağırarak dedi ki: “Benim yüzümden sıkıntıya düşmenizi istemem, konuşmanızı dinledim. İş sizin dediğiniz gibi olursa endişeleriniz gerçekleşir. Ama iş başka türlü olacak, ben ömrüm boyunca Allah’a karşı o kadar günah işledim ki buna bir yenisini ilave etmek bir şey değiştirmez. Onun için bana elinizden geldiği kadar dindar birisini buluverin. Gerisini bana bırakın. Ben işi öyle hallederim ki, siz de memnun olursunuz.”
     İki kardeş gerçi bundan bir ümide düşmediler, ama gene bir manastıra giderek hasta bir Lombardiyalı’nın itirafını almak üzere bir rahip istediler. Onlara, İncil’de usta olan ve çok düzgün bir hayat yaşayan saygıdeğer bir rahip gösterildi.
     Rahip, Chapelle’nin odasına girdi ve yanına oturdu. Başlangıçta rahip hastayı münasip bir tarzda, teselliye çalıştı ve son defa ne zaman itirafta bulunduğunu sordu. Ömründe hiç itirafta bulunmamış olan hasta, “Aziz pederim!” dedi. “Ben en az haftada iki defa itirafta bulunmaya alışığım. Yalnız hasta olalıdan beri yani sekiz gündür ağrılarımın çokluğundan itirafta bulunamadım.” Rahip, “İyi yapmışsın oğlum!” dedi. “Gelecekte de böyle yap, çok defa itirafta bulunmuş olduğun için sana sual sormak kolay olacak kardeşim,” dedi. Hasta, “Bunu zannetmiyorum; ben doğuşumdan beri işlediğim suçların hepsini anlatacak kadar mufassal itirafta bulunmadım. Onun için aziz peder, bana sanki hiç itirafta bulunmamışım gibi her şeyi sor. Hastalığımı hesaba katma. Çünkü vücudumu fazla koruyacak olursam, ruhumun felaketine sebep olmuş olurum,” dedi.
     Rahip bu sözlerden çok memnun oldu ve iyi hazırlanmış bir kalbin belirtisi saydı. Bunun üzerine ilk olarak, kadınlarla düşüp kalkmak suretiyle günah işleyip işlemediğini sordu. Chapelle, içini çekerek, “Aziz peder!” dedi. “Bu konu üzerine size doğruyu söylemekten utanıyorum. Çünkü kötü bir şöhretin günahından çekiniyorum. “Rahatça konuş,” dedi rahip. “Hakikati söylemekte günah yoktur!” Chapelle, “Madem ki,” dedi. “Bana bu teminatı veriyorsunuz, itiraz ederim ki ben henüz anamdan doğmuş gibi masumum.”
     “Aziz olasın,” dedi rahip. “Ne iyi etmişsin bir baskı altında kalmadan serbest iradenle böyle temiz kalabilmen daha büyük mükafata lâyıktır. Ama söyle bana! Midene düşkünlük yüzünden günah işledin mi?”
     Chapelle içini çekerek, “Evet,” dedi. “Sık sık 40 günlük oruçtan başka haftada en az üç defa günümü ekmek su ile geçiririm. Suyu, ayyaşların şarap içmesinden daha büyük bir lezzetle içerim, bazen kadınların kırda topladıkları yeşilliklerden bir salatayı canım ister, ama huşu ile oruç tutanlara nazaran yemekte daha fazla lezzet bulurum.”
     “Oğlum,” dedi rahip. “Bunlar tabii zaaflardır, önemi yoktur, bu yüzden fazla vicdan azabı çekme. Herkes, papazlar bile, uzun oruçtan sonra yemekten hoşlanır. Ağır bir işten sonra içmek hoşa gider.”
     “Ah aziz peder!” dedi Chapelle. “Beni bununla teselli etmeyin, ben bilirim ki Allah uğrunda ne yapılırsa vicdanı lekelemeden yapmalı, böyle yapmamak günahkarlıktır.”
     Rahip çok memnundu. “Düşüncelerin beni memnun etti,” dedi. “Temiz ve saf vicdanın hoşuma gidiyor. Söyle bana, lüzumundan fazla şeylere sahip olmak istedin mi, tamahkârlık suçun var mı?”
     Chapella, “Aziz peder!” dedi. “İsterdim ki, bu tefecilerin evinde yaşadığıma bakmayın siz. Benim onlarla ilgim yok, aksine, onları bu rezilce işten vazgeçirmeye geldim. Bu hastalık araya girmeseydi bu mesut düşüncemi gerçekleştirirdim. Şunu bilin ki babam bana büyük servetler bıraktı, bir kısmını Allah uğruna harcadım, hayatımı kazanmak için ticarette kazancımı daima yoksullarla paylaştım. Buna rağmen Allah beni öyle korudu ki servetim gittikçe arttı.”
     “İyi yapmışsın oğlum, şimdi söyle, sık sık öfkelenir misin?”
     “Çok sık, itiraf ederim… İnsanların yaptıkları fenalıkları, Allah’tan korkmayışlarını düşünüp de öfkelenmemek mümkün mü? Çok defa gençlerin günahkârlıklarını görünce ölmeyi istemişimdir. Onların kilise yerine meyhanelere gidişlerini ve ahiret yerine dünyayı sevişlerini görmekten helak oluyorum.”
     “Oğlum,” dedi rahip. “Bu türlü öfke hayırlıdır. Bu konuda ben de senden farksızım. Şu var ki, bu öfke yüzünden birini öldürmen veya bir kabalık yapman ihtimali oldu mu?”
     “Hayır,” dedi Chapella. “Bu benden uzak olsun, böyle işleri, ancak kötü ve günahkâr insanlar yapar; öyle yapsaydım Allah beni bu kadar yaşatır mıydı?”
     “Allah’ın gıpta ettiği insan,” dedi rahip. “Söyle bana, hiç yalan yere şahitlik ettin mi, birisinin aleyhinde konuştun mu, yabancıya ait bir malı zorla aldın mı?”
     “Maalesef, bir defa birinin aleyhinde bulundum. Bir komşum vardı, haksız yere karısını döverdi, hele çok içtiğinde. Bu kadına acıdığım için bir defa akrabasına kocasının aleyhinde konuştum.”
     “Söyle bana, sen tüccarsın, her tüccar gibi birini aldattığın oldu mu?”
     “Bunu yaptım aziz peder. Aldattığımın kim olduğunu hatırlamıyorum. Satın aldığı beze karşı bana para getirmişti. Saymadan kasaya koymuştum, bir ay sonra gördüm ki, adam dört lira fazla getirmiş, bu fazlayı ancak bir yıl sonra geri verebildim. Adamı daha erken göremedim.”
     “Bu önemsiz bir şey ama iyi yapmışsın,” dedi rahip ve hastaya daha bir çok sualler sordu. Hasta aynı tonda cevap verdi. Sıra tövbeye gelince, hasta; “Bir suçumu henüz itiraf etmedim,” dedi. “Hatırladığıma göre bir cumartesi günü, saat 9’dan sonra hizmetçime evi temizlettim. Yani böylece kutsal pazar gününe karşı saygısızlık ettim.”
     “Bunun ehemmiyeti yok!”
     “Hayır, o kadar önemsiz değil, pazar gününe saygı göstermeli. Çünkü peygamberlerimiz o gün ölümden dirilmiştir.”
     “Başka yaptığın var mı?”
     “Evet, bir defa kilisede yere tükürdüm.”
     “Bu, vicdan azabı verecek bir şey değil. Biz rahipler bunu bütün gün yaparız.”
     “Ama fena, Allah’a ibadet edilen kilise her yerden temiz tutulmalı.”
     Chapelle daha bir çok şey söyledikten sonra ağlamaya başladı. O kolay ağlardı.
     “Oğlum, neye ağlıyorsun?”
     “Ah, aziz peder, henüz hiç itiraf etmediğim bir suçum var, söylemeye utanıyorum, onu hatırladıkça gözlerimden yaş gelir. Eminim ki Allah bu suçumu bağışlamayacak.”
     “Hayır oğlum! Dünyanın işlenmiş ve işlenecek suçlarını bir adamda toplasan ve o adam senin duyduğun pişmanlığı duysa, Allah onu affeder.”
     “Aziz peder, benim günahım o kadar büyük ki, siz dua etmezseniz, Allah bağışlamaz!”
     “Söyle onu da, sana şefaat vadederim.”
     Chapelle, bir müddet ağlamaya devam edip rahibi heyecanda bıraktıktan sonra: “Aziz peder, bana şefaat edeceğinizi vadettiğinizden dolayı onu da itiraf edeceğim. Ben çocukken bir defa anneme sövmüştüm.”
     “Oğlum, bunu bir büyük günah mı sayıyorsun? insanlar her gün Allah’a isyan ediyorlar ama nedamet duyanları Allah affediyor. Ağlama, müsterih ol. İsa’yı çarmıha gerenlerden birisi bile olsaydın, nedamet duyunca Allah seni affederdi.”
     “Ah, aziz peder, beni 9 ay karnında taşıyan, sonra da yıllarca, omuzunda gezdiren anneme sövmek, bu büyük günah benim için, dua etmezseniz, Allah onu affetmez!”
     Rahip, Chapella’ya olan suallerini tamamlayınca tövbe ettirdi ve onu takdis etti. Hastanın bütün söylediklerini doğru olarak kabul ediyor ve onu en dindar adam sayıyordu, ölümün karşısında böyle bir itirafta bulunan adam için, başka ne düşünebilirdi? Hastaya dönerek: “Allah’ın inayetiyle yakında iyi olacaksın ama Allah sevdiği canını kendisine almak isterse vücudunun kilisemizde gömülmesini inayet etsin.”
     “Ben de Allah’tan bunu niyaz etmenizi isterim. Sizin tarikatınıza karşı her zaman saygı duydum. Bana İsa’nın vücudundan bir parça ver ve son yağlamayı yap. Günahkâr yaşadımsa da Hristiyan olarak ölmek isterim.”
     Papaz, hastanın arzularını yerine getirdi. Ev sahibi iki kardeş, Chapella’nın kendilerine bir ihanet yapacağından korkuyorlardı. Onun rahiple konuşmalarını tahta perdenin arkasından dinlemişlerdi. İtirafın bazı yerlerinde kahkahalarını zor tutuyorlardı. “Bu ne biçim adam?” diyorlardı. “Ne ihtiyarlık, ne hastalık, ne de Allah huzuruna yaklaşmak onu yalancılıktan kurtaramıyor.”
     Chapella’nın hastalığı ağırlaştığı için son yağlama yapıldı. Aynı günün akşamı öldü. Ev sahibi iki kardeş, cenaze için lazım geleni yaptılar ve cenazeyi götürmeleri için manastıra haber yolladılar. İtirafı alan rahip, Chapelle’nin ölüm haberini duyunca, manastırın başkanına gitti, toplanan rahiplere onun iyiliklerini anlattı ve cenazeyi tazimle karşılamalarını rica etti. Akşam rahipler, Chapella’nın yattığı yere giderek uzun bir dua okudular. Ertesi sabah dini kıyafetlerini giyerek ellerinde kitap ve haç, ilahilerle cenazeyi aldılar. Cenaze kiliseye getirildi. Rahip, onun faziletleri hakkında uzun bir nutuk söyledi ve bütün hazır olanların onu numunelik Hristiyan saymalarını istedi. Duadan sonra rahipler sırayla onun elini ve ayağını öptüler Hepsi ölünün elbisesinden bir parça koparmaya uğraştılar. Ertesi akşam büyük tazimle cenaze, kilisenin mermer holünün altına gömüldü. Ertesi günden itibaren halk oraya mumlar getirmeye başladı. Ölünün kutsallık şöhreti öyle yayıldı ki, başı dara düşenler, artık yalnız onun mezarında dua ediyorlardı. Ona ‘Kutsal Chapella’ adı verilmişti. Allah’ın onda bir mucize meydana getirdiğine inanılıyordu.
     İşte Chapella böyle ölmüştü. İnkar edemem ki, Allah’ın ona rahmet etmiş olması mümkündür. Gerçi günahkârca yaşamıştı, ama son anında öyle nedamet duymuştu ki, belki Allah onu rahmetine lâyık görmüştü. Ama bunlar bize gizli olduğu için, görünüşe göre onun cennetten ziyade, cehenneme lâyık olduğuna kalıbımı basarım.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir