Bilinmeyen Çiçek

B

     Yeryüzünde bir çiçek yaşıyordu. Ama onun yeryüzündeki varlığından kimsenin haberi yoktu. Issız bir yerde tek başına büyüyordu; oraya inekler ve keçiler gitmiyor, izci kampından çocuklar hiçbir zaman orada oynamıyordu. Bu ıssız yerde ot da yoktu, yalnızca eski, gri taşlar ve onların arasında ise kuru, ölü kil vardı. Orada yalnızca rüzgâr gezerdi; tıpkı tohum eken dede gibi, rüzgâr da tohumları taşıyor ve her tarafa hem nemli siyah toprağa hem de çıplak, taşla kaplı arazilere ekiyordu. Siyah kaliteli toprakta tohumlar çiçeğe ve ota dönüşür, taşla kilde ise yok olup giderlerdi.
     Günün birinde rüzgâr yere minicik, tek bir tohum düşürdü ve tohum taşla kilin arasındaki çukurda kaldı. Bu minik tohum, uzun süre susuz kaldı, çiğle beslendi, çatladı, küçük incecik kökler saldı, bu köklerle taşa ve kile tutundu ve büyümeye başladı.
     İşte bu çiçek yeryüzünde yaşamaya böylece başladı. Taşta ve kilde beslenebileceği bir şey yoktu; gökyüzünden düşen yağmur damlaları toprağın yüzeyine düşüyor, ama onun köklerine kadar erişemiyordu, çiçek ise hâlâ yaşamaya devam ediyor, yavaş yavaş uzuyordu. Yapraklarını rüzgâra kaldırıyor, rüzgâr ise küçük çiçeğin yakınına gelince hafifliyordu; rüzgâr siyah, verimli topraktan aldığı zerreleri kilin üzerine bırakıyordu ve bu zerreler de çiçek için besin oluyordu, ama bu zerreler kuruydu. Bunların ıslanması için gece boyunca çiğ düşmesini bekliyor, çiği damla damla yapraklarının üzerinde topluyordu. Yaprakları çiğden ağırlaşınca çiçek yapraklarını eğiyordu ve çiğ taneleri aşağı düşüyordu; çiğ damlaları rüzgârın getirdiği siyah toprak zerrelerini nemlendiriyor, ölü kili yok ediyordu.
     Çiçek gündüzleri rüzgârı, geceleri ise çiği bekliyordu. Ölmemek yaşamak için gece gündüz çabalıyordu. Rüzgârı durdurup çiğ tanelerini toplamak için yapraklarını büyütüyordu. Ama yalnızca rüzgârın taşıdığı toprak zerreleriyle beslenmek ve bir de onlar için çiğ taneleri biriktirmek çiçek için zordu. Oysa yaşama ihtiyacı vardı ve sabırla açlık ve yorgunluktan kaynaklanan acısının üstesinden geliyordu. Çiçek ancak günde bir kez sevinç duyuyordu, o da sabah güneşinin ilk ışıkları yorgun yapraklarına vurduğu zaman.
     Eğer rüzgâr ıssız yerde uzun bir süre dolanmazsa, çiçek kendini kötü hissediyor ve neredeyse yaşayacak, büyüyecek gücü kalmıyordu.
     Ancak çiçek keder içinde yaşamak istemiyordu; bu nedenle iyiden iyiye hüzne kapıldığı zamanlarda uykuya dalıyordu. Her şeye rağmen çiçek sürekli büyümeye çabalıyordu, kökleri çıplak taşları ve kuru kili kemirmek zorunda kalsa bile. Böyle zamanlarda yaprakları tam anlamıyla beslenip yeşeremiyordu; yapraklarındaki bir damar mor, diğeri kırmızı, bir başkası ise mavi ya da altın rengindeydi. Bunun nedeni besinin çiçeğe yetmemesiydi ve yapraklarındaki değişik renkler, çiçeğin çektiği acıyı gösteriyordu. Ama çiçeğin bundan haberi yoktu; ne de olsa kördü ve kendini olduğu gibi görmesi olanaksızdı.
     Yaz mevsiminin ortalarında, çiçek tam yukarıdan bir taç yaprağı verdi. Bundan önce daha çok ota benziyordu, artık gerçek bir çiçek olmuştu. Tacı sade, açık renkli tıpkı bir yıldızınki gibi parlak ve güçlü yapraklardan oluşuyordu. Yine tıpkı bir yıldız gibi canlı, parlak bir ışıltıyla parlıyor, karanlık gecelerde bile görünüyordu. Rüzgâr ıssız yere geldiğinde ise çiçeği okşuyor ve kokusunu beraberinde götürüyordu.
     İşte bir gün, küçük kız Daşa sabahleyin bu ıssız yerden geçiyordu. Arkadaşlarıyla birlikte izci kampında kalıyordu, o sabah erken uyanmıştı, annesini özlüyordu. Annesine mektup yazmıştı, bir an önce yerine ulaşması için istasyona götürüyordu. Daşa, yolda zarfa koyduğu mektubu öpüyor, kendisinden daha çabuk annesine kavuşacağı için mektubu kıskanıyordu.
     Daşa, ıssız yerin yakınlarına ulaştığında güzel bir koku duydu. Etrafına bakındı. Civarda tek bir çiçek yoktu, patikada ise yalnızca küçük bir ot kümesi vardı, ıssız yer ise bomboştu; ama rüzgâr ıssız yerden esiyor, oradan sanki küçük, yabancı bir yaşamın çağıran sesi gibi kokuyu taşıyordu. Daşa, annesinin uzun zaman önce anlattığı bir öyküyü anımsamıştı. Annesi, gülü özleyen ama ağlayamayan ve ağlayamadığı için de kederinden ancak güzel koku yayarak kurtulan bir çiçekten söz ederdi.
     “Belki, bu çiçek de benim gibi annesini özlüyordur,” diye düşündü Daşa.
     Issız yere doğru yürüdü ve bir taşın yanında o çiçeği gördü. Daşa daha önce hiç böyle bir çiçek görmemişti ne tarlada, ne ormanda, ne kitaplarda, ne tablolarda, ne de botanik bahçesinde hiçbir yerde. Yere çiçeğin yanına oturdu ve ona:
— Niçin sen böylesin? diye sordu.
— Bilmiyorum, diye yanıtladı çiçek.
— Peki, niçin öteki çiçeklere benzemiyorsun?
     Çiçek yine ne diyeceğini bilemedi. Ama yaşamında ilk kez bu kadar yakından duyuyordu insan sesini, ilk kez birisi ona bakıyordu ve minik çiçek Daşa’yı suskunluğuyla kırmak istemiyordu.
— Bu benim için zor bir şey, diye yanıtladı çiçek.
— Adın ne? diye sordu Daşa.
— Kimse bana ad takmadı, dedi çiçek, “Tek başıma yaşıyorum.”
     Daşa ıssız yeri inceledi.
—  Burada taş ve kilden başka şey yok! dedi. “Tek başına nasıl yaşıyorsun, nasıl oldu da bu kadar küçük olduğun halde kilin içinde büyüdün ve ölmedin?
— Bilmiyorum, dedi minik çiçek. Daşa ona eğildi ve parlayan başını öptü.
     Ertesi gün bütün izciler çiçeği ziyarete geldiler. Onları Daşa getirmişti, ama daha ıssız yere ulaşmadan çok önce herkesten derin derin içini çekmesini istemiş ve demişti ki:
—  Ne kadar güzel kokuyor, fark ettiniz mi? İşte bu koku ondan geliyor.
     İzciler çiçeğin yanında uzun süre kaldılar ve kahraman gibi onu hayranlıkla seyrettiler. Sonra baştan aşağı ıssız yeri dolaştılar, ayaklarıyla ölçtüler ve ölü kili gübrelemek için kaç el arabası gübre ve kül taşımak gerektiğini hesapladılar.
     Issız yerdeki bu toprağın iyileşmesini istiyorlardı, o zaman adını bilmedikleri çiçek de ferahlayacaktı, tohumlarından hiçbir yerde bulunmayan muhteşem çocukları, en tatlı, en parlak ışıkla parlayan çiçekler çıkacak ve ölmeyeceklerdi.
     İzciler ıssız yerdeki toprağı gübreleyerek dört gün boyunca çalıştılar. Bundan sonra da başka tarlalara, ormanlara yolculuk yapmaya gittiler ve bu ıssız yere bir daha dönmediler. Yalnızca Daşa, bir gün çiçekle vedalaşmak için gelmişti. Yaz artık bitmek üzereydi, izcilerin eve dönmesi gerekiyordu ve döndüler.
     Ertesi yaz Daşa tekrar aynı izci kampına geldi. Uzun kış boyunca küçük, adını kimsenin bilmediği bu çiçeği düşünmüştü. Hemen onu görmeye ıssız yere gitti.
     Daşa ıssız yerin tamamen değiştiğini, ot ve çiçeklerle kaplandığını, bunların üzerinde kuşlarla kelebeklerin uçuştuğunu gördü. Çiçeklerden o küçücük, gayretli çiçeğin kokusu geliyordu.
     Ama taşlarla kilin arasında yaşayan, geçen yılki çiçek artık yoktu. Geçen sonbahar ölmüş olmalıydı. Yeni çiçekler de güzeldi, ama ilk çiçek kadar değil. Daşa, eski çiçek orada olmadığı için hüzünlenmişti. Geri döndü ve birdenbire durdu. Yan yana duran iki taşın arasında yeni bir küçük çiçek çıktığını gördü, aynen eski çiçeğe benziyordu, ama ondan biraz daha iyi ve biraz daha güzeldi. Bu çiçek iç içe geçmiş taşların ortasında çıkmıştı; babası gibi canlı ve sabırlıydı, babasından daha güçlüydü, çünkü taşların içinde yaşıyordu.
     Sanki çiçek kendisine uzanıyormuş, güzel kokusundan çıkan hafif sesiyle kendisini çağırıyormuş gibi gelmişti Daşa’ya…

(Rus Öyküsü-Yazan: Andrey P. Platonov–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi