Karanfil

K

       Bir vardı, bir yoktu…
       Bir zamanlar bir kraliçe vardı ama ne hikmetse çocuğu olmuyordu. Her sabah bahçeye inip kendisine bir erkek veya kız çocuk ihsan etmesi için Tanrı’ya yalvarıyordu.
       Derken gökten bir melek inerek, “Sevin artık, çünkü bir erkek çocuğun olacak. Bu çocuğun aklından geçirdiği herhangi bir dilek, anında gerçekleşecek,” dedi.
       Kraliçe hemen bu mutlu haberi krala yetiştirdi. Zamanı gelince de bir erkek çocuğu doğurdu; kralın sevincine diyecek yoktu.
       Kraliçe artık her sabah hayvanların bulunduğu bahçeye gidiyor ve billur gibi suyu olan çeşmede yıkanıyordu.
       Bir keresinde çeşme başında uyuyakaldı; biraz büyümüş olan çocuğu kucağındaydı. O sırada yaşlı aşçı çıkageldi; çocuğun yeteneğini bildiği için onu kaçırdı.
       Sonra bir tavuk keserek onun kanını kraliçenin giysisine damlattı; çocuğu da gizli bir yere götürerek, emzirilmesi için bir sütnineye teslim etti. Daha sonra da kralın huzuruna çıkarak kraliçeyi çocuğunu vahşi hayvanlara yedirmekle suçladı.
       Kral kanlı giysileri görünce adamın anlattıklarına inandı ve öyle bir öfkeye kapıldı ki kocaman bir kule yaptırdı, etrafına da duvar çektirdi. Karısını bu güneş ve ay ışığı girmeyen kuleye kapattı.
       Zavallı kadın burada aç ve susuz olarak yedi yıl kalacaktı. Ve tabii ölecekti!
       Ama Tanrı gökten beyaz güvercin şeklinde iki melek gönderdi; bunlar günde iki kez uçarak kadına yemek getirdi ve bu iş yedi yıl sürdü.
       Bu arada aşçı, “Madem çocuk dilediğini gerçekleştiriyor, burada kalmam tehlikeli olabilir,” diye düşündü. Hemen saraydan ayrılarak oğlanın yanına vardı. Çocuk artık konuşabilecek kadar büyümüştü.
       Ona, “Kendine bahçe içinde güzel bir saray ve bu saraya gerekli şeyleri dilesene,” dedi. Çocuğun ağzından aynı sözcükler çıkar çıkmaz hepsi gerçekleşti.
       Gel zaman, git zaman, bir gün aşçı ona dedi ki: “Böyle yapayalnız yaşaman doğru değil, oyalanman için kendine güzel bir kız iste!”
       Kralın oğlu söyleneni yaptı. Karşısına hemen bir kız çıkıverdi. Hiçbir ressamın çizemeyeceği güzellikteydi bu kız!
       O günden sonra iki çocuk hep birlikte oynayıp zıpladı ve birbirlerine yürekten bağlanıverdi. Aşçıya gelince, o her gün soylu kişiler gibi ava çıkıyordu. Ama bir gün çocuğun babasını özleyebileceğini düşündü. O zaman kendi hayatı tehlikeye girebilirdi. Hemen kızı yanına çağırarak ona şöyle dedi: “Bu gece, oğlan uyuyunca sen onun yatağına git ve şu bıçağı kalbine sapla. Sonra da kalbini ve dilini bana getir! Bunu yapmazsan sen kendi hayatını kaybedersin, ona göre!” Ve oradan uzaklaştı.
       Ertesi gün geri geldiğinde kızın bir şey yapmadığını gördü.
       Kızcağız, “Nasıl masum bir kişinin kanına girerim! O şimdiye kadar kimseyi kırmadı ki,” dedi. Adam bu kez de, “Bunu yapmazsan, sen ölürsün!” diye tehdit etti.
       Aşçı oradan ayrılır ayrılmaz genç kız hemen bir ceylan buldurdu. Onu kesip yüreğiyle dilini bir tabağa koydu. Aşçının geri geldiğini görünce de oğlana, “Hemen yatağa yat, yorganı da üstüne çek!” dedi.
       Kötü niyetli aşçı içeri girer girmez, “Oğlanın kalbiyle dili nerede?” diye sordu. Kız ona tabağı uzattı.
       Aynı anda kralın oğlu yorganı bir yana savurduğu gibi yataktan fırladı. “Seni gidi namussuz! Beni niye öldürmek istedin ki? Dur da, hakkında bir karar vereyim! Sen şimdi simsiyah, uzun ve kıvırcık tüylü bir köpek olacaksın; boynunda altın bir tasma bulunacak. Hep mangal ateşi yiyeceksin ki, her lokmada alevler boğazından fışkırsın!”
       Bu sözcükler ağzından çıkar çıkmaz adam altın tasmalı bir köpeğe dönüşüverdi; diğer aşçıların getirdiği mangal kömürünü yemek zorunda kaldı ve her lokmada boğazından alev fışkırdı.
       Kralın oğlu kısa bir zaman için orada kaldı, sonra annesini düşündü. Acaba hayatta mıydı? Sonunda kıza şöyle dedi: “Ben babamın evine dönmek istiyorum, benimle gelir misin? Ben sana bakarım.”
       Kız, “İyi ama yol çok uzun. Hiç tanımadığım yabancı bir ülkede ben ne yaparım?” dedi.
       Dilediği şey kızın pek hoşuna gitmeyince bu kez oğlan yalnız bırakmak istemediği arkadaşını güzel bir karanfile dönüştürdü; sonra da yakasına iliştirdi. Siyah köpeği de yanına alarak yola çıktı.
       Oraya varınca annesinin hapsedildiği kuleyi buldu. Ama kule çok yüksek olduğundan oraya çıkmak için bir merdiven gerekiyordu.
       Yukarı çıktıktan sonra kulenin içine bakarak, “Anneciğim, kraliçem, hayatta mısın, yoksa öldün mü?” diye seslendi.
       Kadın, “Ben demin yemek yedim, karnım tok!” diye cevap verdi; meleklerin geldiğini sanmıştı.
“Ben senin oğlunum! Hani vahşi hayvanların şatodan kaçırdıkları oğlun! Ben yaşıyorum ve seni kurtarmaya geldim,” diye seslendi çocuk.
       Sonra kuleden inerek kralın huzuruna çıktı; kendisini yabancı bir avcı olarak tanıttı ve hizmete alınması dileğinde bulundu.
       Kral vahşi hayvan eti getirirse onu işe alabileceğini söyledi. Ne var ki, o yörede asla vahşi hayvana rastlanmamıştı. Avcı ona istediği kadar et getirebileceğini söyledi.
       Oğlan yanına üç avcı daha istedi, ormana hep birlikte gideceklerdi. Üç avcı ona katıldı, dışarıda bir ucu açık olan büyük bir çember oluşturdular. Oğlan bu açık ucun olduğu yerde durarak dilekte bulunmaya başladı. Derken iki yüz tane vahşi hayvan çıkagelip o çember doğrultusunda koşuştu. Avcılar teker teker hepsini vurdular. Hepsini altmış arabaya yükleyip saraya getirdiler.
       Kral da yıllardan beri özlediği vahşi hayvan etine böylece kavuşmuş oldu. Doğal olarak çok sevindi, ertesi gün tüm saray erkânına büyük bir ziyafet verdi.
       Hep birlikte yemeğe oturduklarında genç avcıya dönerek, “Çok marifetli olduğun için sen benim yanımda otur,” dedi.
       Oğlan, “Ama ben acemi bir avcıyım kral hazretleri!” diye cevap verdi.
       Kral dayattı. “Yanımda oturacaksın, o kadar!” dedi. Çocuk oturdu. Ama oturur oturmaz aklına anneciği geldi ve içinden, kralın mareşalinin kuledeki kraliçenin hatırını, daha doğrusu onun hayatta olup olmadığını sormasını diledi.
       Tam bunu dilemişti ki, mareşal, “Kral hazretleri, kuledeki kraliçemiz ne âlemde acaba? Hâlâ yaşıyor mu, yoksa öldü mü?” diye sordu.
       Kral, “O benim oğlumu vahşi hayvanlara yedirdi, bu yüzden adını bile anmak istemiyorum,” diye cevap verdi.
       Aynı anda genç avcı yerinden kalkarak, “Sevgili babacığım, o hayatta. Ben de onun oğluyum. O kötü niyetli yaşlı aşçı annem uyurken beni onun kucağından alıp kaçırdı, sonra da onun giysisini bir tavuğun kanıyla boyadı,” dedi ve altın tasmalı köpeği göstererek, “İşte o kötü kalpli aşçı! Mangal kömürü getirin de, herkesin gözü önünde yesin! Bakın boğazından nasıl alevler fışkıracak!” diye ekledi.
       Ve krala dönerek aşçıyı yine gerçek kimliğinde görmek isteyip istemediğini sordu. Sonra da bu dilekte bulundu; adam kanlı önlüğüyle ve elindeki bıçakla görünüverdi.
       Kral bunu görünce öfkesinden küplere bindi ve aşçısını hemen zindana attırdı.
       Genç avcı, “Babacığım, beni şefkatle büyüten ve hayata bağlanmamı sağlayan kızı görmek ister misiniz? Kendi hayatını tehlikeye atmak pahasına aşçının isteklerini yerine getirmedi, ” dedi.
       Kral, “Elbette çok görmek isterim,” diye cevap verdi.
       Oğlu, “Babacığım, onu size güzel bir karanfil şeklinde tanıştırayım öyleyse,” diyerek cebinden çıkardığı karanfili kralın önüne koydu.
       Kral böyle güzel bir karanfili ömründe görmemişti. Oğlu, “Onu şimdi gerçek haliyle göstereyim size,” diye dilekte bulundu.
       Aynı anda hiçbir ressamın çizemeyeceği güzellikte genç bir kız ortaya çıktı.
       Kral kuleye hemen iki hizmetçi kadın göndererek eski eşini kraliyet sofrasına getirtti. Kraliçe sofra başına geldiğinde artık bir şey yiyemedi.
       “Beni bunca yıl kulede koruyan Tanrım yakında beni her türlü eziyetten kurtaracaktır,” dedi. Kadıncağız üç gün yaşadıktan sonra huzur içinde öldü.
       Gömüldükten sonra kendisini kulede besleyen iki melek, daha doğrusu iki beyaz güvercin onun mezarı başında nöbet tuttu.
       Aradan çok geçmeden kral da öldü. Oğlu, cebinde karanfil şeklinde getirdiği genç kızla evlendi.
Hâlâ hayatta olup olmadıklarını Tanrı bilir!

(Grimm Kardeşler-Derleyen: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi