Üç Kısa Öykü-24

Ü

     Hop
     Bir bilgenin yanına kendini geliştirmek isteyen heyecanlı bir genç gelmiş. Sürekli konuşuyor, bütün öğrendiklerini arka arkaya anlatıyor, ne kadar çok şey bildiğini göstermeye çalışıyormuş.
     Bilge, genci uzun süre sabırla dinlemiş, sonra konuşmuş:
     “Görüyorum ki iyi çalışmışsınız, hayata ve insana dair birçok şey öğrenmişsiniz. Ama en başından beri anlattıklarınızın hiçbiri size ait fikirler değil. Hepsi başkalarının gözlemleri, başkalarının fikirleri… Her söylediğinizin ardında başkası var…”
     Genç çok utanmış, başını hafifçe önüne eğip susmuş. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyormuş. Kalksın mı, otursun mu karar veremiyor, gözlerini çevirip duruyormuş.
     O sırada kıyısında oturdukları suyun kenarına bir kurbağa gelmiş. Genç, bakışlarıyla onu izlemiş ve kurbağa tam suya atlarken gencin ağzından “hop” diye bir ses çıkmış.
     Bilge gülümsemiş; “En sonunda kendine ait bir kelime söyledin… Artık devamı gelebilir,” demiş.
     Yeşim Taşı
     Değerli taşlara ilgi duyan genç bir adam, mücevher ustası olmak istemiş. “Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım,” demiş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Aradığı ustayı sonunda bulmuş ve kendisine ulaşmış.
     “Anlat, dinliyorum seni,” demiş usta.
     Genç adam, taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış.
     “Bu bir yeşim taşıdır,” demiş ve genç adamın avucuna taşı bıraktıktan sonra elleriyle onun avucunu sıkıca kapatmış.
     “Avucunu aynen böyle kapalı tutacaksın ve bir yıl boyunca hiç açmayacaksın,” demiş gence. “Bir yıl sonra yine gel, o zaman görüşelim. Haydi, şimdi güle güle.”
     Kendini bir anda büyük bir şaşkınlığın içinde bulan genç adam, olduğu yerde bir süre kıpırdamadan kalmış. Ustanın çok anlamsız bulduğu bu davranışını ve soğuk konuşmasını anımsadıkça ve anlattıkça, ustaya giderek kızmaya, hatta öfkelenmeye başladığını duyumsamış.
     Günler, birbiri ardı sıra geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor, fakat elini hiç açmıyormuş. “Ustam benden böyle budalaca bir şey yapmamı nasıl ister?” diye söyleniyormuş kendi kendine. “Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle bir yıl nasıl yaşayacağım? Madem ustalık kaprisi yapacaktı, bunu, beni ilk gün karşısından kovarak yapsaydı bari…”
     Genç adam sürekli bu sözleri kendi kendine yinelemekle kalmıyor, her önüne gelene ustasından yakınıyor, onun bu davranışını hiç de hoş karşılamadığını söylüyormuş. Fakat tüm bu yakınmalarına karşın, avucunu yine de açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, tüm işlerini diğer eliyle yapıyormuş ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de, yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.
     Böylece, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış kocaman bir yıl geçmiş, beklediği gün gelmiş.
     Ustası avucunu açmış ve taşı almış. “Şimdi başka bir yeşim taşını bir yıl daha avucunda tutmanı istiyorum,” demiş. Genç çok sinirlenmiş; “Bir yıl daha bir taşı taşımak bana ne öğretir ki?” diye düşünmüş. “Zaten hiçbir şey öğrenemedim.”
     Usta, taşı gencin avucuna koymuş ve elini kapatmış. Genç, taşı avucunda hissettiği an bağırmış:
     “Bu bir yeşim taşı değil!”
     Usta gülümsemiş…
     Kendi Toprağınızdan
     İnsanlar bir gün Tanrı katına çıkmışlar: “Sana artık ihtiyaç kalmadı ey Tanrı!” demişler. “Biz artık insan bile yapabiliyoruz.”
     “Öyle mi?” demiş Tanrı. “Yapın da görelim.”
     İnsanlardan biri eğilmiş, yerden bir avuç toprak almış.
     “Hop!” diye seslenmiş Tanrı. “Kendi toprağınızdan, kendi toprağınızdan…”                              

 

(Anonim–Derleyen ve Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi