Bağdatlı Berberin Altı Kardeşinin Öyküsü
Bağdatlı Berberin Altı Kardeşinin Öyküsü

Bağdatlı Berberin Altı Kardeşinin Öyküsü

       Berber dedi ki, “Biliniz ki, efendilerim, ben Bağdat’ta Emir-ül Mümin El-Muntasır Billâh zamanında yaşadım. Onun devlet başkanı olduğu çağda mutlu yaşanıyordu; çünkü fakirleri ve çocukları sever; bilginler, bilgeler ve şairler topluluğuna değer verirdi.
       Böylece, günlerden bir gün, Halife, kentin pek uzağında yaşamayan on suçlu kişinin davasına bakacaktı; bir kolluk amirine bu on kişiyi arayıp bulma görevini verdi. Bahtın istediği oymuş ki bu on kişi tam o sırada Dicle’yi kayıkla geçmekte iken; ben de nehir kenarında idim. Ve bu adamları kayık içinde gördüm ve kendi kendime, “Belli ki bu adamlar, bu kayıkta buluşup bütün gün eğlenmek, yiyip içmek için sözleşmişler. Aralarında bulunup şenliğe katılmam ne iyi olurdu!” diye düşündüm. Bunun üzerine suyun kenarına yaklaştım ve tek bir söz söylemeden, malum ya adımı Es-Samet koymuşlar, kayığa atladım ve onlara katıldım. Ama birdenbire valinin muhafızlarının yaklaştığını gördüm; gelip bunları yakaladılar ve her birinin boynuna bir lale ve ellerine zincir vurdular; beni de yakalayıp boynumu laleyle, ellerimi zincirle bukağıladılar. Bunların hepsi olup biterken ben ağzımı açıp tek söz bile söylemedim: İşte bu, sizin için, benim karakter bütünlüğümün ve az konuşurluğumun bir kanıtıdır, efendilerim!
       Böylece öteki on kişi ile birlikte Emir-ül Mümin Halife Muntasır-Billâh’ın huzuruna çıkarıldım. Bizi görünce Halife, celladını çağırdı ve ona, “Bu on ipten, kazıktan kurtulmuşun hemen kafalarını uçur!” diye emir verdi. Bunun üzerine cellat bizi, avluda halifenin gözü önünde sıraladı ve kılıcını kaldırarak ilk başı vurdu, sıçrattı; sonra ikincisini, üçüncüsünü; onuncuya kadar hepsinin başını vurdu. Sıra bana gelinceye kadar zaten on kafa uçurulmuş bulunuyordu. Kendisine daha fazlasını kesmek için emir verilmemişti. Bunun üzerine durdu ve Halife’ye emirlerinin yerine getirildiğini bildirdi. Halife bunun üzerine dönüp beni ayak üzre gördü ve “Ey cellat, sana on ipten, kazıktan kurtulmuşun kafasını kesmen için emir verdim! Nasıl oluyor da bu onuncusu senin elinden kurtulmuş bulunuyor?” diye sordu.
       Cellat ona, “Allah’ın lütfu senin üzerine; senin aracılığınla da bizim üzerimize olsun! Ben on kafa uçurdum!” diye yanıt verdi. Halife, “Hele bakalım! Bir de benim önümde say!” dedi. Sayıldı, gerçekten de on kafa bulundu. O zaman halife bana baktı ve bana, “Öyleyse, sen kimsin? Ve bu kan dökücüler arasında ne işin var?” diye sordu. Ben de, Ey efendiler, ancak o zaman, Emir-ül Müminin emri karşısında konuşmaya karar verdim. Ve ona, “Ey Emir-ül Müminin! Az konuşurluğumdan dolayı Es-Samet diye anılan ihtiyar benim! Bende bilgelik çoktur; ama düşüncemin doğruluğundan, sözlerimin ağırlığından, fikrimin yüceliğinden, zekâmın inceliğinden ötürü ve çok konuşmaktan hoşlanmadığımdan dolayı sesimi çıkarmadım. Çünkü bendeki bu nitelikler sonsuzdur. Mesleğime gelince, berberim! Ve ben babamın yedi çocuğundan biriyim ve altı kardeşim hâlâ sağdır. Şimdi size geçirdiğim serüveni anlatayım:
       Bu sabah, Dicle boyunca geziniyordum; burada gördüğünüz on kişiyi kayığa binmiş gezinirlerken gördüm, ben de aynı kayığa binip onlara katıldım, su üzerinde eğlendiklerini sanıyordum. Ama daha öteki kıyıya yeni yaklaşmıştık ki, suçlular arasında bulunduğumun farkına vardım; çünkü muhafızların gelip bizi yakaladıklarını ve boynumuza lale vurduklarını gördüm. Ve ben, her ne kadar bu adamları tanımıyorsam da, konuşmak ve karşı durmak istemedim; bu benim her zamanki tutarlı kişiliğimden ve pek konuşmayı sevmememden kaynaklandı. Böylece bu kişilerle birlikte huzuruna getirildim, ey Emir-ül Müminin! Sen de bu on suçlunun başlarının vurulmasını emrettin; iş bitince ben celladın önünde kalakaldım ve her şeye karşın, tek bir söz söylemedim. Ben bunu, yiğitlik ve düşüncemin sağlamlığına veririm. Ve zaten, şimdi düşünüyorum da, bu bilmediğim on adama katılıp hiç sesimi çıkarmadan suçlu gibi huzurunuza getirilişimin, sırf bu davranışımın, bildiğim en yiğitçe davranış olduğunu anlıyorum. Ama benim bu davranışıma sakın şaşırmayın, ey Emir-ül Müminin! Çünkü ben tüm yaşantımda tanımadıklarıma nezaket göstererek hep böyle davrandım,” dedim.
       Halife, benim bu sözlerimi işitince ve benim biraz önce burada olan, her türlü beladan koruduğum genç topalın söylediklerine karşın densizlikten nefret eden, sessizliği ve ağırbaşlılığı seven, yiğitlik ve cesaretle dolu birisi olduğumu görünce, bana;
       “Ey saygıdeğer ihtiyar, yiğit ve latifeden hoşlanır berber! Hele söyle bakayım bana, öteki altı kardeşin de senin gibi midirler? Onlarda da bu kadar bilgelik, ilim ve ağırbaşlılık var mı?” diye sordu.
       Ben de ona, “Allah beni korusun! Onların durumu benden çok farklıdır! Ey Emin-ül Müminin, aslında, sen beni bu altı deli ile karşılaştırarak büyük bir üzüntüye soktun. Çünkü ne uzaktan, ne yakından benimle ortak hiçbir yanları yoktur. Çünkü, benim sağlıklı oluşum ve beden ve ruh bakımından bütünlüğüme karşın onlar, zevzekliklerinden, densizliklerinden ve korkaklıklarından ötürü sefalete düştüler ve her biri bedensel bir özür sahibi oldu. Nitekim, kardeşlerimden biri topal, ikincisi tek gözlüdür, üçüncüsünün ön dişleri dökülmüş, dördüncüsü kör, beşincisinin kulakları ve burnu kesik, altıncısının dudağı çatlaktır. Fakat, ey Emir-ül Müminin, sakın kardeşlerimin kusurları ile kendi erdemlerimi abarttığımı sanma! Çünkü, sana onların öykülerini anlatırsam, hepsinden ne denli farklı olduğumu anlarsın!
       Ve onların öyküleri son derece ibret verici olduğundan, gecikmeden onları sana anlatayım!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir