Minareler Şehri (EDİRNE)

M

     “Eski Cami’nin yazısı, Üç Şerefeli’nin kapısı, Selimiye’nin yapısı”, “Muradiye’nin çinisi, Bayezid’in sinisi…” Bu iki eski halk tekerlemesi, Edirne’yi çok güzel tanıtmakla beraber biraz da olsa eksik anlatmış. Bugün bile tekerlemenin saydıklarının dışında sırf Osmanlı dönemine ait yaklaşık 400 adet ayakta kalmış tarihi yapı ve mekân bulunmakta Edirne’de. Bu dört yüz eserin gezilip görülmesi bir günün sınırlarını çok çok aşacağından biz de tekerlemenin bize işaret ettiği mekânları eksen alarak Edirne’yi gezmeyi planladık. İyi ki de öyle yaptık, zira söz konusu bu mekânları bile bir gün ‘derununa aşina’ olacak şekilde gezmek, gerçekten zor oldu bizim için.
     Edirne bizi oldukça sade ve sessiz karşıladı, demeye kalmadı… O’nu gördük! Yüzyıllardır İstanbul’dan gelen her yolcuya aynı zarafetle ‘hoş geldiniz’ diyen Selimiye’yi… Onu uzaktan selamlayıp gezimizin ilk durağına geçtik, o gerçekten çok büyüktü ve en son çıkacaktı sahneye.
     Eski Cami’den başladık gezimize… Yazılarıyla ünlenmiş bir cami. Edirne’ye özgü o meşhur tekerlemeye göre Eski Cami’nin büyük yazısı… Sade ama etkileyici. Geçmişin elinin gezdiği hissediliyor. İlginç bir ferahlık. Yazılara gelince; bilmem başka camilerde de bu kadar güzel yazılar var mıdır? Bilenler bilir; rahmetli Ara Güler’in9 bir yarışmada ödül kazandığı bir fotoğrafı vardı hani. Yanılmıyorsam kocaman bir “Allah” lafzı (yazısı) altında istirahat eden sevimli iki ihtiyarın fotoğrafıydı. İşte o fotoğraf bu camide çekilmiş. Yazı hâlâ caminin son cemaat yerinde ve girişin sağında duruyor.
     Şehir merkezinde tarihi yapılar, birkaçı hariç, birbirine çok yakınlar. Bu da şehri yürüyerek daha kolay gezilir hale getiriyor. Eski Cami’den çıktığımızda hemen sol yanında bir bedesten; Çelebi Mehmet Bedesteni. Caminin giderlerini karşılamak için vakıf olarak Çelebi Mehmet tarafından inşa edilmiş olan bedesten, bir zamanlar kıymetli malların; özellikle mücevher ve altın ağırlıklı süslerle bezenmiş malların saklandığı ticari bir mekân. Bedestenler o dönemde bir nevi ‘banka’ görevi de görüyorlarmış. Avrupalı bir diplomatın eşi olan Lady Montageu, o dönem Edirne’sinden bahsettiği bir mektubunda, burada görmüş olduğu murassa (mücevher, elmas bezeli) at eyerlerini anlata anlata bitiremiyor.
     Bedestenin hemen yanı başında, Rüstempaşa Kervansarayı, ona göre çok uzakta olmayan Semiz Ali Paşa Çarşısı ve garip bir şekilde Ayşe Kadın Hanı olarak anılmakta ısrar edilen Ekmekçizade Ahmet Paşa Hanı, Osmanlı dönemi Edirne’sinde ticari canlılığı gösteren ayakta kalabilmiş onlarca yapıdan sadece birkaçı. Kervansaray ve hanları gezdikten sonra yolumuz Hadriyan (Hadrianus) Kulesi’ne düştü. Kimilerine göre adı Makedon Kulesi, kimilerine göre de Büyük Kule olan bu yapının Edirne’de Bizans-Roma döneminden günümüze kalmış tek örnek olduğu söyleniyor. Edirne, Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yeniden düzenlenmiş. Şehir, dokuz büyük kapı, dört köşesinde de birer kule ve iki burçla birlikte kare biçimli bir kaleyle çevrilmiş. İşte bu kule o döneme ait kalenin tek kalıntısı.
     Kuleden ayrılıp sağa dönünce, üç beş adım sonra Üç Şerefeli Cami’ye ulaşılıyor… Günümüzde üç şerefeli bir minare sıradan olabilir. Ama o dönemin şartlarında farklı bir yaklaşım olsa gerek ki, camii bu özelliğiyle anılmış. Banisi (yaptıranı) Çelebi Mehmet’in oğlu, Fatih’in babası II. Murat’mış. Edirne gerçek anlamda bu padişah döneminde Osmanlı kimliğine bürünmüş. Şehrin imarında büyük katkıları olan II. Murat dönemine ait birçok tarihi yapı hayatını sürdürmesine rağmen kendinden önce ve kendinden sonra yapılmış, sadece adını duyduğumuz eser (birkaçı hariç), çoktan yitip gitmişler şehrin yeni binalarının gölgelerinde.
     Dediklerine göre; Üç Şerefeli Cami’ye hayran kalmış ilk gördüğünde Mimar Sinan. O zamanlar Yeniçeri Ocağı’nda bir garip acemi oğlan iken geldiği Edirne’de bu yapının mimarisi onu o kadar etkilemiş ki, bunu hafızasına iyice kazımak ve unutmamak için sonradan tıpkısının aynısı bir modeli İstanbul’a inşa etmiş. Bu modelin, Beşiktaş’taki Sinanpaşa Cami olduğu rivayet ediliyor. Gerçekten de dikkatlice bakıldığında Sinanpaşa’nın planı epeyce benziyor Üç Şerefeli’ye. Tekerlemeye göre anılmaya değer olan Üç Şerefeli’nin kapısıdır. Fakat biz göremiyoruz o efsanevi kapıyı. Gerekçe ise, yıllardan beri süre gelen ve bitmeyen restorasyon çalışmaları.
     Yolumuzun üstünde bir zamanlar Mevlevihane olarak inşa edilmiş olan Muradiye Camii’ne uzaktan bakmakla yetindik. Kapalıymış… Ve restorasyon gibi bir gerekçesi bile yok… Kapatmışlar o kadar! Böylece biz de tekerlemenin bahsettiği dillere destan çinilerini görmekten mahrum kalıyoruz.
     Uzaktan sisler arasında sadece iki minaresine ve kubbesinin yanında birkaç karartısı görülen Bayezid Külliyesi… Yaklaştıkça külliyenin ne kadar geniş bir alana yayıldığını görüyor ve şaşırıyorsunuz. Külliyenin büyük bir kısmı metruk ve harabe. Ancak Trakya Üniversitesi’nin değerli himmetleriyle ayağa kaldırılmış bir darüşşifası (şifahanesi) var ki gerçekten görülmeye değer.
     Aynı zamanda dönemin en büyük tıp fakültesi olma özelliğine sahip bu şifahane, akıl hastalıkları konusunda uzmanlaşmış. Evliya Çelebi’nin söylediğine göre, imparatorluğun dört bir yanından getirilen akıl hastaları, hastalıklarının nev’ine göre musiki, su sesi ve güzel kokuyla tedavi veya tımar ediliyormuş. O dönem Avrupa’sında akıl hastalarının ‘içine şeytan girdi’ iddiasıyla yakıldığı düşünülürse, oldukça anlamlı ve çağın ötesinde bir anlayıştır bu. Şifahane şimdi bir sağlık müzesi. Güzelliklerinden burada bahsetmekten ziyade gidip bizzat görülmesi daha keyifli olacaktır.
     Tabi yine olduğu gibi restorasyon nedeniyle Bayezid’in o meşhur sinisini (yankısını) göremeden, daha doğrusu duyamadan ayrılmak zorunda kalıyoruz…
     Ve nihayet gezimizin son durağı; Selimiye… Hani diyorum, Selimiye’yi anlatmak nasipse başka zamana kalsa. Her kişinin değil, er kişinin anlatacağı bir muamma güzellik Selimiye… Anlatılası değil, gezip görülesi… Minarelerinin gölgesinde oturup bakabildiğiniz kadar bakılası bir haşmet, bir zarafet… Kubbesinin altında küçüklüğünün idraki insanın ve aynı zamanda büyüklüğünü anlamak Yaratıcının… Böyle bir aklı, böyle bir dehayı bizim gibi küçücük insan ırkı arasından çıkartıp seçkin kullarına bahşettiği için…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz