Üç Kısa Öykü-26

Ü

     Zamanı Öteleyen Prens
     Ülkelerden birinde, kurda kuşa hükmeden bir kral varmış. Günlerden bir gün kralın bir oğlu olmuş. Kral oğlunu o kadar çok severmiş, o kadar çok severmiş ki emrindeki bilginlere;
     “Oğlum için öyle bir şey bulun ki, o hiçbir zaman mutsuz olmasın!”
     Bilginler de uğraşmışlar, didinmişler, sonunda sihirli bir düğme icat etmişler. Krala gidip;
     “Sevgili kralımız, oğlunuz veliaht prensin göbeğine bu düğmeyi yerleştireceğiz. Prensimizin canı ne zaman sıkılsa, kendini ne zaman mutsuz hissetse, düğmeyi saat yönüne biraz çevirsin; zaman hemen ötelenecek, prensimiz hiçbir zaman mutsuz olmayacaktır.”
     Kral alınan sonuçtan çok mutlu olmuş. Tüm bilginleri altınlar, cariyeler ile ödüllendirmiş.
     Sevgili oğlu prens, ne zaman canı sıkılsa, ne zaman kendini mutsuz hissetse, göbeğindeki düğmeyi saat yönünde çevirmiş ve mutsuzluk nedir bilmeksizin ömrünü sürdürüp gitmiş.
     Günlerden bir gün kral, halkına seslenirken arada bir yanındaki ak saçlı, ak sakallı bir dede ile konuşuyormuş. Çevredekiler pek merak etmişler bu itibarlı yaşlı adamı. Sormuşlar, soruşturmuşlar kim bu adam diye…
     Bir bilen çıkmış ve demiş ki: “Bu yaşlı adam, her canı sıkıldığında zamanı öteleyen prensimizdir!”
     Sen Hangisisin?
     Bir baba ile kızı dertleşiyorlarmış. Kızı, hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl baş edeceğini bilemediğinden bahsetmiş. Baba kızını dinlemiş ve “Gel, sana bir şey göstereceğim,” diye kızını mutfağa götürmüş. Ocağa üç tane eşit büyüklükte kap yerleştirmiş; üçüne de eşit su koyup üçünün de altını aynı miktarda yakmış.
     Birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, ötekine de çekilmemiş bir avuç kahve çekirdeği koymuş ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra, artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi alıp bir bardağa boşaltmış.
     Kızına şu soruyu sormuş: “Kızım ne görüyorsun?”
     Kızı demiş ki; “Havuç, yumurta ve kahve. “
     Baba, kızını elinden tutmuş ve masaya daha yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş.
     Kız demiş ki; “Ne görüyorum? Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş), artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta (yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup çatlatmış ve içini görmüş), bir bardak kahve (biraz içmiş).”
     “Hatta tadı oldukça iyi…”
     “Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?” diye sormuş kız.
     “Bak,” demiş. “Hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakikada pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı, hatta güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tat yaydılar ve suyu eşsiz tatta bir kahveye çevirdiler…” Ardından, “Kızım sen hangisisin?” diye sordu adam. “Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?”
     Senin Ellerinde
     Zamanın birinde iki tane kız kardeş varmış. Nasıl akıllılarmış anlatamam. Etraflarındaki ve okuldaki tüm bilgi onlara yetmez olmuş. Bir gün, anneleri onları dağdaki bilge adama götürmeye karar vermiş.
     Kızlar, bilge adamla karşılaşınca ona sorular sormaya başlamışlar. Bilge adam bütün soruları doğru cevaplamış. Kızlar çok sevinmişler ve annelerinden eğitimleri için bir süreliğine izin isteyerek bilge adamın yanında kalmışlar.
     Sordukları soruların hepsinin cevabı doğruymuş. Bir süre çok mutlu olmuşlar; ama sonra sıkılmaya başlamışlar. “Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım,” diye düşünmüşler.
     Kızlardan biri, bir gün “Buldum!” diye sevinmiş. “İki elimin arasına bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım; ‘Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü?’ Ölü derse kelebeği bırakacağım, Canlı derse avucumu sıkıvereceğim. Her ne derse cevabı bilemeyecek!”
     Kızlardan biri kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış ve sormuş:
     “Avucumun içinde bir kelebek var; canlı mı, ölü mü?”
     Bilge adam cevap vermeden önce uzun süre kızın gözlerine bakmış, bakmış ve sonunda soruyu cevaplamış:
     “Senin ellerinde kızım… Senin ellerinde…”

(Anonim–Derleyen ve Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi