Herkül-15 (Samanyolu)

H

     Amphitryon ordusu ile Thebes’den ayrılıp, Taphia’ya doğru yola çıktıktan sonra, kendini ne büyük zorlukların beklediğini daha iyi anladı. Güzel Alcmene’ye kavuşabilmesi için, Kral Pterelaus’u mutlaka alt etmesi gerekliydi. Ancak Taphia kralının gür saçları arasındaki altın bir tel, onu ölümsüz kılıyordu. Cephalus’la birlikte geldikleri bu ülkeden zaferle dönmeleri, şimdi bu altın saç teline bağlıydı.
     Amphitryon’un yakışıklılığı bu işte imdadına yetişti. Onu görüp beğenen Pterelaus’un kızı, Amphitryon’un sevgisini kazanabilmek için, gizlice babasının ölümsüz saçını kopardı. Pterelaus’u öldürdükten sonra Amphitryon, Taphia’yı ele geçirip, ülkenin idaresini Cephalus’a verdi. Sonra, kendine bu zaferi armağan eden kızı da hiç acımadan öldürdü ve yağmadan ele geçirdiği mallarla birlikte Thebes’e döndü. Kendini orada bekleyen acı olayları büyük bir sabırla kabullendikten sonra, iki oğlu ile yaşantısını devam ettirmeye başladı.
     Birbirine kavuşmak için her türlü sıkıntı ve güçlüğe göğüs germiş olan Alcmene ve Amphitryon en sonunda evlenebilmişler, ancak araya tanrıların girmesi ile mutlulukları ilk gecede sona ermişti. Şimdi, her ikisi de Zeus ve Hera’nın kıskançlığından korkuyordu. Bu nedenle Alcmene, Heracles’i Thebes surları dışındaki bir tarlaya götürdü ve gözyaşları içinde orada bıraktı. Oğlunun yaşaması için tek umudu tanrıların yardımıydı.
     Kundaktaki bebek, bırakıldığı otların arasında tek başına bekleye dursun, biz, tanrıları izlemek üzere, Olympos’a bir göz atalım.
     Tanrı Zeus, Athena ile oğlu Herkül’ün (artık Heracles ismini kullanmayacağız) geleceği hakkında konuşuyordu:
     “Ey Athena! Hera’nın oğlum Herkül’e yaptıklarını biliyorsun. Beni oyuna getirerek, elinden haklarını aldı. Kıskançlık ve öfkesinin sonu gelmiyor. İleride, onun başına saracağı belaları da biliyorum. Eurystheus’un emri altına girecek ve onu hoşnut etmek için yükleyeceği bütün zor görevleri yerine getirecek. Bütün bunlardan önce, Herkül’ü ölümsüzleştirmek istiyorum. Eğer Hera işitecek olursa, beni engellemeye çalışacaktır. Bana yardım etmeni istiyorum.”
     “Ey tanrıların babası Zeus! Senin hangi buyruğuna karşı geldim ki? Görevim, isteklerini yerine getirmektir.”
     “Peki, madem ki öyle, şimdi diyeceklerimi de aynen yerine getir.”
     Talimatını aldıktan sonra Tanrıça Athena, Hera’yı bulmak üzere Zeus’un yanından ayrıldı.
     Hera’yı, Ate’yi aramak üzere kandırmış ve az sonra iki tanrıça dünyaya doğru yola çıkmışlardı. İndikleri yer, Thebes şehrinin dışındaki tarlaydı.
     Az bir şey yürümüşlerdi ki, Hera bir çocuk ağlaması işitti. Aynı ses Athena’nın da dikkatini çekmişti. Sağa sola baktılar, ses otların arasından geliyordu. Az sonra, yeni doğmuş bir bebek bulmuşlardı. Athena kundağı araladı ve Hera’ya;
     “Bak güzelim, küçük ve sevimli bir bebek var burada,” dedi.
     “Hakikaten bir bebek, hem de yeni doğmuş. Acaba nasıl olmuş da bu tarlaya gelmiş dersin?”
     “Bilmem, belki de annesi ondan kurtulmak için bu ıssız tarlaya bırakmıştır.” Biraz duraladıktan sonra; “İyi ki biz buradayız. Bence bebeğin karnı aç. Bütün bağırmasının nedeni bu. Haydi Hera, şunu emziriver. Sonra, ben annesini bulurum.”
     “Peki, ver bakayım kucağıma.”
     Hera, kucağa çıktığından beri daha da yüksek sesle bağırmaya başlayan küçük yumurcağı alarak okşadı. Sonra göğsünü açarak, bebeği memesine yaklaştırdı. Bir taraftan da yatıştırmak için konuşuyordu:
     “Sus bakalım küçük yaramaz! Anladık, acıkmışsın. Hadi işte sa…” Sözünü bitirmeye fırsat bırakmadan, bebek Hera’nın memesini olanca gücü ile ısırmış ve emmeye başlamıştı.
     Canı yanan Hera, “Ah!” diye bağırarak, çocuğu yere bırakırken, tanrıçanın memesindeki birkaç damla süt de yere damlamıştı. Hera kızgın kızgın;
     “Ah, küçük canavar seni,” derken, Athena gülerek;
     “Anlaşıldı, şunu bir de bana ver. Belki benim kucağımda susar.”
     İki tanrıçanın da gayretleri boşunaydı. Bebek bir türlü susmuyordu. Nihayet sabrı tükenen Athena;
     “Sevgili Hera, Bunun susacağı yok, ben şehre gidip annesini bulayım ve çocuğu geri vereyim. Sen beni burada bekle,” dedi.
     Hera’nın cevabını beklemeden, hemen havalandı ve kısa zamanda gözden kayboldu. Tanrıça, Athena’nın dönüşünü bekleye dursun, o kucağındaki bebekle birlikte Thebes’e ulaşmış ve doğruca Alcmene’nin evine inmişti.
     Evet, Tanrı Zeus’la birlikte hazırladıkları plan buydu. Herkül, can düşmanı Hera’nın sütünden emmiş ve ölümsüzleşmişti. Artık kıskanç tanrıça onun süt annesiydi. Bu arada garip bir olay da, Hera’nın memesinden damlayan sütün yere düşmeyip, gökyüzüne doğru yükselerek bir dizi yıldız halini almasıydı. Daha sonraki çağlarda, gök bilginlerinin “Samanyolu” adını verecekleri yıldız kümesiydi bu.
     Alcmene, tarlaya bıraktığı oğlunu, tekrar evinin kapısında bulunca hiç şaşırmadı. Bunun, Tanrı Zeus’un işi olduğunu anlamıştı. Hemen kundağı kucakladı, oğlunun güzelce karnını doyurdu ve sonra da kardeşi Iphicles’in yanına yatırdı. Herkül’ü Tanrı Zeus geri gönderdiğine göre, artık korkacak bir şey kalmamıştı.
     İkizler sekiz aylık olmuşlardı. O gece de Alcmene, her günkü gibi çocuklarını güzelce yıkamış ve karınlarını da doyurduktan sonra, Amphitryon’un beraberinde getirmiş olduğu Pterelaus’un büyük bronz kalkanının içindeki beşiklerine yatırmıştı. Gece yarısı, herkes en derin uykusundaydı. Sessizlik sürerken, evin kapı aralığından iki tane yeşil başlı yılan içeri süzülüverdi. Bunlar, öfkesi hiç son bulmayacak Tanrıça Hera’nın gönderdiği yeni ölüm habercileriydi. Zeus’un Athena ile birlikte hazırladığı oyun, onu iyice çileden çıkarmış, bütün bütün öfkelendirmişti. İki zehirli yılan, sürünerek, doğruca bebeklerin yattığı odaya ve bu kapının da altından geçerek beşiğe tırmandılar.
     Yılanların odaya girmesi ile birlikte, beşiği aydınlatan garip ve ilahi bir ışık da peydahlanmıştı. Bu da Tanrıça Hera’nın oyunlarından mıydı acaba? Hayır, ışık, gözünün içine girerek, sanki Herkül’ü uyandırmak istiyordu. Tanrı Zeus, yine oğlunun yardımına yetişmişti. Yılanlar tam beşiğe girmek üzereydiler ki bebekler uyandı. Gözlerinden ateş saçarak çatal dillerini çıkarmış, üzerlerine doğru gelen bu iki canavar Iphicles’i çok korkutmuştu. Sesinin bütün gücü ile ağlamaya başladı.
     Bu sırada Tanrı Zeus’un ilahi ışığı, doğruca Alcmene’nin odasına gitmiş ve onun gözünde de parlamaya başlamıştı. İşittiği çocuk çığlığı ile yatağından deliler gibi fırladı. Hemen kocasını uyandırarak, çocukların odasına koştular. Onlara beşiğin başına kadar yol gösteren aydınlık, birden kaybolmuştu. Karanlıkta, Amphitryon hizmetçilerine bağırdı:
     “Işık getirin buraya! Meşale istiyorum!”
     Evde koşuşmalar ve hizmetkârların telaşlı sesleri işitiliyordu. Bir iki dakika sonra, ellerinde meşaleler, iki hizmetçi yetişmişti. Bebeklerin odası yeniden aydınlandığında, görülen manzara şuydu:
     Beşiğinden yere yuvarlanmış Iphicles avaz avaz bağırıyor, kalkanın içinde oturan Herkül ise, iki elinde birer yılan, neşe içinde etrafına bakınıyordu. Anne ve babasını tanıyınca onlara gülümsedi ve cansız hayvanları Amphitryon’un ayaklarının dibine attı. Herkül, bunları güçlü elleriyle boğmuş ve şimdi de yaptığı işi onlara göstererek gururlanıyordu.
     İlk şaşkınlığı geçer geçmez, Alcmene, “Ah! Evlatlarım!” diye bağırarak hemen çocuklarını kucakladı. Gözyaşları ile ıslatarak göğsüne bastırdı. Amphitryon ise gözlerini yerde yatan cansız iki canavardan ayıramıyordu. Sabah olunca Alcmene hemen ünlü kâhin Teiresias’a gitti. Geceki olayı anlattıktan sonra, ne yapması gerektiğini sordu. Aldığı cevap şuydu:
     “Oğlun Herkül’ün tanrılarca ölümsüzleştirildiği anlaşılıyor. Onu, gelecekte sonsuz zaferler bekliyor. Şimdi evine dön, tam gece yarısı ölü yılanları ateşte yak. Sabahleyin hizmetçilerin, küllerini bir kutuya koyup Sphinx’in (20) kayasına götürüp havaya savursunlar; sonra hiç arkalarına bakmadan geri dönsünler. Siz de evinizi hemen gül suyu ile yıkayıp tütsüleyin. Damı da yabani zeytin dalları ile süsleyin. En sonra da tapınağa gidip, Tanrı Zeus’a bir kurban kesin.”
     Alcmene, kâhin Teiresias’ın dediklerini yerine getirdikten sonra, kendini daha huzurlu hissetmeye başladı. Son olayın üstünde de fazla düşünmemeyi daha uygun buldu.
     Günler geçiyor, çocuklar büyüyordu. Bu arada Herkül’ün yaşıtlarından daha üstün bir yaratılışta olduğu her halinden belli oluyordu. Henüz on yaşında olmasına rağmen, iri vücut yapısı ve acı kuvveti ile hemen hemen büyük bir adam görünüşündeydi. Eğitim ve öğrenime başlama zamanının geldiğine karar veren Amphik-tryon, Herkül’e yarından itibaren her konuda ders göreceğini müjdeledi.
     Herkül üstün bir eğitim gördü. Amphitryon ona araba kullanmasını, Castor’da (21) kılıçla savaşmasını öğretti. Tanrı Hermes’in oğlu Autolycus (22) güreş ve boks hocasıydı. Ok atmasını ve yay kullanmasını da meşhur Eurytus (23) öğretti. Herkül kısa zamanda o güne kadar gelmiş geçmiş bütün okçuları hayretler içinde bırakacak derecede keskin bir nişancı olmuştu. Edebiyatı Linus’dan (24) öğreniyordu; müzik öğretmeni ise Eumolpus’du (25).

Açıklamalar:
(20) Sphinx: Kadın yüzlü ve gövdeli, aslan ayak ve kuyruklu canavar. Kendi gibi Cerberus, Nemea aslanı, Hydra, Geryon adlı canavarlarla birlikte, kadın gövdeli ve yılan kuyruklu Ehidne’den üremiştir.
(21) Castor: Kral Agamemnon’un karısı Clytemnestra’nın ağabeyi. Tanrı Zeus’dan doğma kardeşi Pollux ile gösterdiği kahramanlıklarla efsanelere konu olmuştur.
(22) Autolycus: Odysseus’un dedesi. Babası Hermes’e güreş öğrettiği söylenir.
(23) Eurytus: Ok atmakta çok usta bir kral.
(24) Linus: İlham perileri Muse’lerden birinin oğlu.
(25) Eumolpus: Trakyalı meşhur bir müzisyen. Evlatları, daha sonra Demeter mabedine rahip olmuşlardır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz