Herkül-20 (Eurystheus)

H

    Olaysız bir yolculuktan sonra Herkül, Delphi’ye vardı. Apollo tapınağı dik kayaların üzerine kurulmuştu. Gün boyunca güneşin parıldadığı ve üstünde kartalların uçuştuğu bir tepeydi bu. Tapınakta yaşayan rahibeler buraya girdikten sonra, bütün günlerini, Tanrı Apollo’ya ibadetle geçirirlerdi. Tapınakta, basit yaşantıları için gerekli her şeyleri vardı. Herkül, Delphi’ye ulaştığında, rahibeler kutsal bir pınardan beslenen havuzda yıkanıyorlardı. Baş rahibe, kehanet ayini için kullandığı özel elbisesini giydikten sonra onu, Tanrı Apollo’nun üç ayaklı altın tahtının saklandığı özel türbeye aldı.
     Herkül, hemen diz çöktü ve heyecandan titreyen bir sesle sordu:
     “Ey kutsal rahibe! Buraya günahlarımdan arınmak için geldim. Bana yol gösterin, neler yapmam gerektiğini söyleyin.”
     Rahibe, cevap vermeden önce, önündeki çanağa defne yaprakları koydu ve sonra onları ateşledi. Şimdi etrafa güzel bir koku yayılmıştı. Dumanlar tavana doğru yükselirken, rahibe gözlerini gerideki altın Apollo heykeline dikti ve bekledi. Çok geçmeden, sanki hipnotize olmuş gibi, bakışları belli bir noktada toplantı. Sert ve öfkeli, fakat anlaşılır bir şekilde konuşmaya başladı. Sanki sesi dumanların arasından geliyordu.
     “Senin geçmişini görüyorum. Yaşantın boyunca, geride kan bırakmış, suçsuz insanları öldürmüşsün. Bu suçlarından arınmak için sana aracı olanların çabası boşunadır. Zira son işlemiş olduğun suç hepsinden büyüktür. Kanlı ellerini görüyorum. Evet, tanrısal güçlü o ellerinle kendi öz çocuklarını öldürmüşsün. Hatta, seni engelleyip suçsuz yavrularını kurtarmak için çabalayan karını da hiç düşünmeden öldürdün. Bütün bunları görüyorum.
     Yüreği kederle dolu Herkül, başını önüne eğmiş, rahibeyi dinliyordu.
     Kısa bir sessizlikten sonra, kâhin devam etti:
     “Sen, Tanrıça Hera’yı öfkelendirmişsin. Bu, bütün yaşantın boyunca seni izleyecek. Zaten, onun gönderdiği delilik tanrıçası, seni bu duruma sokmuş. Kendi çocuklarını ve karını o öldürtmüş. Ancak, bu senin suçsuz olmanı sağlamıyor. Bu günahından kurtulman, suçundan arınman için hemen Mycenae’ye git ve Kral Eurystheus’un hizmetine gir.”
     Rahibe, Herkül’ün yüzüne bakmadan konuşmasına devam etti:
     “Perseus soyunun yüce kralı odur. On iki yıl Eurystheus’a hizmet edeceksin; bir köle gibi her isteğini yerine getireceksin, verdiği işleri yapacaksın. Ancak bu hizmetini tamamladıktan sonra günahlarından arınır, rahata ve huzura kavuşabilirsin. Tek kurtuluş yolun budur.”
     Rahibe sözlerini bitirmişti. Herkül’ü türbede perişan, şaşkın ve yere yığılmış bir halde bırakarak dışarı çıktı.
     Demek tanrıların isteği buydu. Değersiz ve korkak birine hizmet edecekti demek. Hem de köle gibi. Rahibenin kehaneti Herkül’ü umutsuzluğa boğmuştu. Kendi hakkı olan Perseus soyunun önderliğini, Tanrıça Hera hile ile elinden almıştı. Bu yetmiyormuş gibi, şimdi de Eurystheus’a, kendinden aşağı değerde birine hizmet etmek… Hayır, bu kadar ağır bir cezayı hak etmemişti.
     Birden, rahibenin sözlerini hatırladı. “Kanlı ellerini görüyorum… Suçsuz yavrularını ve onları kurtarmak isteyen karını öldürdün.” Gözlerini kapadı. Sanki, o kanlı günün hayalini gözünün önünden kovmak istiyormuş gibi, ellerini kaldırdı. Yüzü, çektiği acıdan buruşmuştu. Kendi kendine söylendi:
     “Cezam uygundur. Hiç itiraz etmeden Eurystheus’a hizmet edeceğim.”
     Herkül hemen yola çıktı. İki yanı zeytin ağaçları ile kaplı vadiden geçerek, Corinth körfezine indi. Buradan kayıkla karşı sahile geçti. Issız ve tümüyle boş bir araziydi burası. Yoluna yürüyerek devam etti; tepeleri aştı, ormanlardan geçti. Hiç yorgunluk duymadan ilerliyor, sanki kendi için kararlaştırılan cezayı çekmeye sabırsızlanıyordu.
     Dik bir bayırı tırmanırken, kayaların üstünde otlayan, kaba tüylü birkaç keçiye rastladı. Bu belki de yol boyunca gördüğü ilk yaratıktı. Etrafta evcil hayvanlar olduğuna göre, demek ki insanların yaşadığı yerlere yaklaşmıştı. Nitekim az sonra yanılmadığını gördü. Tepenin altında , önce geniş tarlalar, sonra sağlam duvarlarla çevrili Mycenae, daha ileride de mavi deniz ve Nauplia (31) körfezi uzanıyordu. Nihayet hedefine ulaşmıştı.
     Şehri çevreleyen ormanı aşıp, kente girdi. Sarayın kapısındaki nöbetçilerin arasından geçip büyük salona kadar yürüdü. İri vücut yapısı ve sırtındaki aslan postu ile herkesin dikkatini üzerinde toplamıştı. Etrafındakilere hiç aldırmayarak, kralın hizmetine girmek için geldiğini, Eurystheus’u görmek istediğini bildirdi.
     Kralın odası, küçük bir kare şeklindeydi. Tavanı, kırmızı renkli dört sütun destekliyordu. Odanın ortasındaki abanoz tahtında Eurystheus oturmuş, Herkül’ü dinliyordu.
     “Beni buraya, size hizmet etmek için, Delphi tapınağındaki rahibeler gönderdi,” dedi Herkül. “İsteklerinizi söyleyin, derhal yerine getireceğim.”
     Eurystheus, karşısında duran, yeryüzünün en güçlü adamına küçümseyerek baktı. Herkül’ün kahramanlıklarını, Thebes’i kurtarışını duymuştu. Böyle büyük bir kahramanın kendine hizmet etmesinden gururlanıyordu.
     “Demek Perseus soyunun ulu kralının ben olduğumu anladın? Madem ki buraya hizmet için geldin, ben de sana gücüne göre uygun görevler bulacağım.”

Açıklamalar:
(31) Nauplia: Danaus’un kızlarından Amymone, babası ile birlikte Argos’a gelir. Orada korkunç bir kuraklıkla karşılaşırlar; nedeni, Tanrı Poseidon’un öfkesidir. Amymone su aramaya çıkar ve yolda yorgunluktan uykuya dalar. Bu sırada, bir Satry’in saldırısına uğrar, can havli ile bağırır, Tahrı Poseidon’dan yardım ister. Poseidon bunu işitir ve oraya gelerek Satry’i kovar; yabasını kayaya vurarak bir kaynak fışkırtır. Sonra bu nehre Amymone adı verilir. Güzel kıza gönül veren Poseidon onunla birleşir ve Nauplius adlı bir oğulları olur. Bu genç Argos’da bir şehir kurar ve adını da Nauplia koyar. Amymone nehri, Herkül’ün görevlerinden biri olan Hydra canavarının yaşadığı bataklıktadır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle