DECAMERON-21 (On Yedinci Hikâye)

D

     Hayli zaman önce, Babil’de Belmenedap isimli bir sultan vardı ki, talihi çok defa yaver olurdu. Çocukları arasında Alatiyer isimli bir kızı vardı ki, her gören onu dünyanın en güzel kızı sayardı. Sultan, kızı, kendisine Arap ordusuna karşı yardım etmiş olan Algerya kralına vadetmişti.
     Kızını, erkek ve kadın kalabalık bir maiyetle ve zengin bir çeyizle bir gemiye bindirerek iyi silahlanmış muhafızlar refakatinde krala gönderir. Gemi, iyi havada İskenderiye’ye ulaşır. Yolcular oradan yola devam ederek Sicilya’yı geçer ve hedeflerine varacakları sırada şiddetli bir fırtına çıkar. Prenses ve maiyeti ölüm tehlikesi geçirirler. Mahir kaptanlar bütün maharetlerini kullanarak iki gün daha denize dayanırlar. Fakat üçüncü gün sabah fırtına yatışacağı yerde büsbütün şiddetlenir ve gemi Mallarka adası civarında su almaya başlar. Herkes kendi başının çaresini aramaya koyulur. Denize sandal indirilir. Bunun içine gemideki misafirler atlarlar. Fakat arkalarından silahlı muhafızların mukavemetine rağmen bütün gemi halkı sandala dolar. Sandal bu kadar adamı alamadığından yükün ağırlığı ile batar, içindekilerin hepsi ölür.
     Su almakta olan gemide ise Prenses ve nedimeleri kalmıştır. Yarı yarıya su almış olan gemi rüzgârın tesiri ile Mallarka kıyılarında kayaya çarpar. Sabahleyin hava biraz yatışınca ölüme yaklaşmış olan Prenses başını kaldırarak maiyetini çağırmaya başlar. Fakat kimse cevap vermeyince telaşa düşer. Maiyet kadınlarının çoğu korkudan ölmüşlerdir. Henüz ölmemiş olanları uyandırmaya çalışır. Hep beraber ağlaşmaya başlarlar.
     Aradan dokuz saat geçtiği halde kıyılarda kendilerine yardım edecek kimse görünmez. Nihayet kıyıdan uşaklarıyla beraber çiftliğinden dönmekte olan Perikan görünür. Bu adam gemiyi görünce tehlikeyi anlar ve adamlarından birisini durumu görmek üzere gemiye yollar. Adam binbir müşkülle gemiye çıkınca Prenses ve yanındaki kadınları dehşet içinde kalmış bulur. Kadınlar adamın dilini anlamadıklarından el işaretiyle merhamet niyaz eylerler. Uşak karaya çıkarak gördüklerini Perikan’a anlatır. Perikan derhal kadınları kıymetli eşyaları ile birlikte gemiden çıkararak şatolarından birisine nakleder. Maiyet halkının gösterdikleri saygıya bakarak kadının asil bir kişi olduğunu anlar. Prenses yorgun ve bitkin olmasına rağmen güzelliği Perikan’ın gözünden kaçmaz ve şayet bekarsa onunla evlenmeye, bu mümkün olmazsa dost olmaya karar verir.
     Aradan bir kaç gün geçince iyi bir bakımla Prensesin sıhhati ve güzelliği geri gelir, fakat Perikan onunla konuşmamaktan üzüntülüdür. Sevimli ve zarif işaretlerle kadına emellerini kabul ettirmeye çalışır. Fakat beyhude! Prenses onun mahremiyetine girmek istemez. Perikan’ın ihtirası ise o nispette artar. Prenses etrafındakilerin hallerine bakarak onların Hristiyan olduğunu ve kendi hüviyeti meydana çıkarsa iyi bir şey olmayacağını ve zamanla Perikan’ın ısrarlarına mukavemet edemeyeceğine kanaat getirerek kötü kaderiyle savaşmaya karar verir.
     Yanında kalmış olan üç kadına hüviyetini kimseye söylememelerini ve namuslu kalmalarını emreder. Kendisi de kocasından gayri kimseye müsamaha göstermeyeceğini vadeder. Kadınlar bu emri tasvip ederler ve onu mümkün olduğu kadar tatbik edeceklerini bildirirler.
     Perikan’ın ihtirası ise redde uğradığı ölçüde şiddetlenir. Tatlı sözlerinin tesirsiz kaldığını görünce hileler tertipler. Bu da olmazsa zor kullanmaya karar verir.
     Prenses kendi dinince içmesi haram olduğu halde, şarabı sevmektedir. Perikan Venüs’ün bu aletini kullanmaya karar verir. Bir müddet Prensesin antipatisine aldırış etmez görünür. Ve bir ziyafet vesilesi ile kadını şahane bir yemeğe davet eder. Eğlenceler ‘sırasında uşaklarından birisine muhtelif şaraplardan bir kokteyl hazırlatır. Prenses bu şaraptan öyle hoşlanır ki, kendisine hâkim olamaz ve çok fazla içer. Geçirdiği kazayı unutarak İskenderiye tarzında dans etmeye kalkar. Perikan bu hale bakarak arzularının tatminine yaklaştığını kabul eder, sofraya daha başka yemekler ve içkiler getirtir. Yemek gece yarısına kadar devam eder. Sofra dağılınca, Prensese, yatak odasına kadar refakat eder.
     Prenses, Perikan’ın yanında sanki bir kadın yanındaymış gibi soyunur ve yatağa girer. Perikan hemen ışıkları söndürerek kadının yanına yatar, onu kollarına alır ve en ufak bir mukavemet görmeksizin aşkın hazlarını tadar. Bu akşamdan sonra, Prenses şimdiye kadar erkeklerin silahlarının dışında, Perikan’ın tatlı sözlerine mukavemet etmediğine üzülür. Artık davet beklemeksizin el işaretleri ile böyle tatlı geceleri kendisi istemeye başlar. Fakat ikisinin bu neşeli günlerini kıskanan ve Prensesin bir kral karısı yerine bir şövalye metresi olmasına razı olmayan kader, kadına daha zalim maceralar hazırlar.
     Perikan’ın yirmi beş yaşında bir kardeşi vardı ki, adı Marata idi. Gül tenli biriydi. Prensesi bu delikanlı da ilk bakışta sevmişti. Ve onun işaretlerine bakarak kendisinden hoşlandığına kani olmuştu, öyle ki emellerine kavuşmak için Perikan’ın devamlı olarak kızı gözetlemesinden gayri bir engel kalmamıştı. Onun için kararını hileyle tatbike koyulmuştu. Şehrin limanında iki Cenevizli’ye ait ve Romanya’ya gitmek üzere müsait rüzgâr bekleyen bir gemi vardı. Prensesle beraber ertesi gece bu gemiye girmeyi kararlaştırdılar. Gece, en yakın iki adamıyla Perikan’ın evine girerek orada saklandı ve gece yarısı Perikan’ın odasına girerek onu uyku halinde öldürdü. Uyanıp ağlamaya başlayan Prensesi silahla korkutarak Perikan’ın hazinesiyle birlikte kadını gemiye getirdi. Müsait havayı bulan gemiciler hemen demir almaya başladılar.
     Prenses bu Sonuçtan çok üzüntü duyduysa da, Marata onu, tabiatın erkeklere verdiği vasıtalarla teselli etti, öyle ki. kadın kısa zamanda Perikan’ı unuttu ve Marata’ya alıştı. Fakat bu memnuniyet uzun sürmedi. Çünkü kader ona yeni bir felaket daha hazırladı. Güzelliği ve davranışları, iki genç gemi sahibini öyle büyülemişti ki, Marata’dan gizli olarak ona yaklaşmaya çalışıyorlardı. İki gemi sahibi aralarında kıskançlığı kaldırmak için kadının aşkını paylaşmayı kararlaştırdılar. Fakat Marata’nın uyanıklığı, kadın hakkındaki her teşebbüsü hüsrana uğrattığından, bir sabah Marata’yı geminin ön kısmından denize attılar.
     Prenses, Marata’nın ölümünü duyunca ağlamaya başladıysa da, iki âşık gemici bir çok vaatlerle, el işaretleri ile onu teselli ettiler. Kadın, bir dereceye kadar sakinleşince gemi sahipleri, kimin ilk defa kadınla yatacağını münakaşaya başladılar. Fakat hiç biri ilk geceden feragat etmeyi istemediklerinden şiddetli bir kavgaya tutuştular. Kimse onları ayıramadı. Nihayet birisi ölü, öteki ağır yaralı olarak kavga bitti.
     Prenses kendisini yalnız ve terk edilmiş hissedince çok üzüldü. Fakat yaralı gemicinin tatlı sözleri ve Şazera’ya yaklaşılmış olması onu teselli etmişti. Şehre çıktıklarında yaralı gemici ile beraber bir otele indiler.
     Prensesin eşsiz güzelliği her tarafa yayılmış ve bu sırada orada bulunan Mara Prensi’nin de kulağına gitmişti. Prens, ilk görüşmede kadına öyle âşık oldu ki, başka bir şey düşünemez oldu. Onu elde etmek için her çareye baş vurmaya başladı. Prens, kadında güzellikten gayrı kibar davranışlar da gördüğünden, onun, asil bir kadın olduğunu anlamış ve ona bir metres gibi değil, bir zevce muamelesi yapmaya başlamıştı.
     Prenses, başından geçenleri düşündükçe şimdiki halinden memnunluk duyuyordu. Bu memnuniyet güzelliğini öyle arttırıyordu ki, bütün Romanya’nın tek konuşma konusu olmuştu. Bu hal Prensin dost ve akrabası olan genç ve güzel Atina kontunda onu görme arzusu uyandırmıştı. Yanına kalabalık bir maiyet alarak Jiyarınza’ya geldi ve orada büyük merasimle karşılandı. Aradan bir kaç gün geçmişti ki Prensesin güzelliğinden bahis açılmıştı. Kont onun söylendiği kadar güzel olup olmadığını sordu. Prens, “Söylendiğinden fazla,” dedi. “Ama bunu sana benim sözlerim değil kendi gözlerin anlatmalı.”
     Kontun ricası üzerine Prens onu Prensese götürdü. Prenses kontu neşe ve zarafet içinde kabul etti. Yalnız onunla konuşamıyorlardı ama kont hayranlıkla bakıyor ve adeta onu fani bir insandan başka bir şey olarak görüyordu. Kont, Prensesin gözlerinden aşkın şarabını içmiş ve onu görmekle yetinmeyerek iyiden iyiye âşık olmuştu.
     Kont, oradan ayrılıp yalnız kalınca, böyle bir kadına sahip olan Prensi dünyanın en mesut adamı olarak gördü ve neye mal olursa olsun, bu saadeti onun elinden almaya karar verdi. Emellerine çabuk kavuşmak için aklı ve mantığı bırakarak kendisini aşkın büyüsüne kaptırdı.
     Kont bir plan çizdi: Prensesin uşaklarından Gungani’nin yardımı ile bir akşam Prensin yatak odasına sokuldu. Hava sıcak olduğundan Prens çırıl çıplak vaziyetteydi. Prenses ise yatakta uyuyordu. Kont yavaşça pencereye yaklaşarak, birdenbire Prens’in karnına hançerini kabzasına kadar soktu ve pencereden aşağıya attı. Pencere denize ve kayalara bakardı. Onun için oradan kimse geçmezdi. Bu sırada Kontun yardımcılarından birisi nöbetçinin boynuna, bir ip geçirerek boğdu. Onu da Kontun yardımı ile pencereden aşağıya attılar. Kendilerini kimsenin görmediğinden emin olan Kont, kadının yatağına yaklaşarak onu itina ile soydu ve hayranlıkla onu seyre daldı.
     Kont şiddetli ihtiras içinde ve az önce yaptığı cinayeti unutmuş olarak kanlı elleri ile kadının yanına yattı. Kadın, yanına gelen Kontu uyku sersemi Prens sanmıştı. Kont aşkın ifade edilmez hazlarını tattıktan sonra kalktı ve Prensesi adamlarının yardımı ile bir ata bindirerek Atina yolunu tuttu.
     Kont, evli olduğu için kederli kadını doğru Atina’ya değil, o civardaki çiftliklerden birisine götürdü. Ertesi sabah maiyet halkı saat 9’a kadar Prensin uyanmasını beklediler. Fakat bir ses çıkmayınca kapıyı kırarak içeri girdiler. İçeride kimseyi bulamayınca onun güzel Prensesle gizlice bir geziye çıktığını kabul ettiler.
     Ertesi gün, delinin biri Prensin ve nöbetçisinin cesetlerinin bulunduğu yere gitmişti. Nöbetçinin boynundaki ipi çıkararak onu sürükleyip getirmişti. Halk, ölüyü derhal tanımıştı. Bunun üzerine delinin rehberliği ile aynı yere gidenler, Prensin de cesedini buldular ve büyük ihtiramla gömdüler. Kontu arandığı halde bulamayınca onun Prensesi kaçırmış olması şüphesi uyandı. Bunun üzerine Prensin kardeşini tahta çıkardılar ve onun ölen kardeşinin öcünü almasını istediler.
     Yeni kral asker toplayarak Atina Kontuna karşı sefere çıktı. Kont bunu duyunca asker topladı. Bunların yanında Bizans kralının oğlu da bulunuyordu. Harp ihtimalleri kızışınca kontes Kostantini yanına çağırtarak göz yaşları içinde olanı biteni anlattı ve bilhassa kontun gizlice getirdiği kadından sızlandı ve çare bulmalarını istedi. Kostantin ve yeğeni Emanuel, Prenses’in saklı olduğu yeri öğrendikten sonra, Kontese veda ettiler. Prensesin güzelliği onların da merakını uyandırmıştı. Onun için Konttan onun kendilerine gösterilmesini rica ettiler. Kont, Prensese daha ilk bakışta kendisinin başına gelmiş olanları unutmuş gibi ertesi gün Kostantini ve Emanuel’i Prenses’in yanına götürdü.
     Kostantin Prensese hayranlıkla bakıyor, onu bütün kadınlardan güzel buluyordu. Bu kadın yüzünden Kontun yaptığı ihanetleri de mazur görüyordu. Kostantin, Prensese iyice âşık olmuştu. Şimdi onu Kontun elinden nasıl alacağını düşünüyordu. Prensin ordusu da bu sırada Atina üstüne yürüyordu. Kont ve Kostantin de düşmana karşı bir orduyla hareket etmişlerdi. Kostantin’in tek düşündüğü şey Prensesi ele geçirmekti. Kontun yokluğu buna elverişli olacaktı. Onun için hastalık bahane ederek kumandayı Emanuel’e bıraktı ve Atina’ya döndü.
     işte şimdi Prensese sahip olmanın zamanı gelmişti. Kostantin, gizlice süratli bir gemi hazırlatıp onu Prensin oturduğu yerin yakınlarına yollar, kendisi de maiyeti ile birlikte Prensesi ziyarete gider. Prenses bu ziyaretten memnun olur ve hepsini bahçede bir gezintiye davet eder. Kostantin gizli bir şey söyleyecekmiş gibi Prensesi sahile indirir. Orada beklemekte olan bir adamının yardımı ile kadını yakalatır. Gemiye taşıtır ve gemi derhal hareket eder. Geceyi gemide beraber geçirdikten sonra ertesi sabah Kiyos’a varırlar. Babasının öfkesinden ve elindeki avı kaybetmekten korkan Kostantin, Kiyos’u en emin bir yer sayar. Prenses, Kostantin’in aşkı ve tesellisiyle ağlamaktan vazgeçer.
     Bu sırada BizanslIlarla harp halinde olan Türk padişahı İzmir’de bulunmaktadır. Kostantin’in kaçırılmış bir kadınla Kiyos’ta safa sürdüğünü haber alan Türk padişahı, bir akşam ansızın, adaya baskın verir ve şaşkına dönen Prensesi ve adamlarını yakalatarak İzmir’e getirtir. Türk padişahı derhal Prensesi zevceliğe alır ve onunla İzmir’de bir kaç ay sakin bir hayat geçirir.
     Bu sırada Bizans kralı, Kapadokya kralı Bassana ile müzakere halindedir. Kiyos, Kapadokya kralı ile Türklere saldırmak üzere anlaşmaya varırlar. Bunu haber alan Türk, Prensesi adamlarından birisine emanet ederek ordusu ile Kapadokya kralının üzerine yürür. Türk padişahı savaşta ölür. Ordusu dağılır. Bassano bu zafer ile İzmir’e girer.
     Prensesin emanet edildiği Antiyogus sadakat borcunu unutarak kadına aşık olur. Prensesin de dilinden anladığı için kadınla iyice anlaşır ve tatlı bir aşk hayatı yaşamaya başlar. Türk padişahının öldüğü haberi gelince, padişahın hazinelerini alarak Rodos’a kaçar, orada hastalanır, ölümümün yaklaştığını hissedince servetini ve taptığı güzel kadını Kıbrıslı bir tüccar dostuna vasiyet eder.
     Bir gün o tüccar ve Prensesi çağırtarak, “Ölümümün yaklaştığını hissediyorum,” der. “Asıl şimdi hayatınım zevkini sürecektim. Fakat sakin ölüyorum, çünkü bir tarafımda en aziz dostum, bir tarafımda da en çok sevdiğim kadın bulunmaktadır. Dostum sana rica ederim, servetime ve sevgilime sahip ol.”
     İkisi göz yaşları içinde bu vasiyeti dinlediler. Az sonra Antiyogus öldü ve merasimle gömüldü. Bir kaç gün sonra Kıbrıslı tüccar kendisine miras kalan malların hepsini sattı ve Prensese, bir Katagonya gemisi ile beraberce Kıbrıs’a dönmeyi teklif etti. Prenses onun Antiyagos’un dostu olarak kendisine bir hemşire muamelesi yapacağım umduğunu söyledi. Tüccar bunu memnuniyetle kabul edeceğini, yalnız seyahati rahat geçirebilmeleri için kendisini zevcesi olarak takdim edeceğini bildirdi. Geminin ön tarafında kendilerine bir kamara ayrıldı. Fakat yatağa yattıkları zaman gecenin ve yatak sıcaklığının tesiri ile Antiyagus’a verdikleri söze rağmen kendilerini aşkın zevklerine bıraktılar, böylece tüccarın memleketi olan Bafo’ya çıkarak orada bir müddet kaldılar.
     Bu sırada Bafo’ya Antigona isimli bir şövalye gelmişti ki yaşlıydı. Aklı çok parası azdı. Kıbrıs kralının teveccühünü kazanmıştı. Bir gün, Kıbrıslı tüccar, Ermenistan’a mal götürmek üzere yola çıkmıştı ki, Antigona, Prensesin evinin önünden geçiyordu, tesadüfen Prenses pencerede idi. Antigona, Prensesin güzelliğine hayran olmuştu. Onu daha önce görmüş olduğunu sanıyordu. Prenses bunca felaketler geçirmişti. Istırabının sona ereceğini umuyordu. Antigona’yı görünce, onu İskenderiye’de babasının yanında gördüğünü hatırladı ve birdenbire onun tavsiyesiyle eski şerefini bulabileceğini hatırladı. Bunun için adamı içeri çağırdı.
     “Siz Antigona değil misiniz?” dedi. Adam, Evet dedi, ben de sizi tanıyor gibiyim. Sizihatırlamama yardım edin. Onun Antigona olduğunu anlayan Prenses, boynuna sarılarak İskenderiye’de beni gördünüz mü? dedi. Antigona kadının sultan kızı Alatiyer olduğunu anladı. Bunun üzerine tazim vaziyeti aldı, fakat Prenses bu davranışa müsaade etmedi.
     Antigona, “Bütün Mısır,” dedi. “Sizi denizde boğulmuş biliyor, buralara nasıl geldiniz?” Prenses, “Keşke,” dedi. “Bu sefil hayatı süreceğime denizde boğulsaydım! Babam da maceramı duyarsa aynı şeyi temenni eder.”
     Antigona, “Vakitsiz üzülmeyin,” dedi. “Başınızdan geçenleri bana anlatın, belki de mesut bir dönüşün çaresini buluruz.
     Prenses, “Antigona,” dedi. “Seni görünce babamı görmüş gibi oluyorum. Seni görmek bana büyük bir sevinç verdi. Onun için acı kaderimi babama anlatır gibi sana anlatacağım. Eğer beni eski durumuma getirme çaresini bulursan bunu yapmanı rica ederim, fakat çare yoksa beni gördüğünü ve benden işittiklerini kimseye söyleme.”
     Prenses, ağlaya ağlaya bütün başından geçenleri bir bir anlattı. Antigona bile göz yaşlarını tutamamıştı. Biraz düşündükten sonra şöyle dedi: “Geçirdiğin kazalarda kimse senin gerçek hüviyetini anlayamadığı için sizi babanıza kavuşturmakla yetinmeyeceğim. Algerya kralına da zevce olarak verebileceğimi umarım.”
     Prensesin ricası üzerine Antigona planını anlattı. Ve yeni bir hadiseye sebebiyet vermemek için Kıbrıs Kralına gitti. “Hükümdarım,” dedi. “Sizin elinizde bir imkan var ki, kendinize büyük şeref getirir ve beni de fakirlikten kurtarır. Denizde boğulduğu sanılan, sultanın güzel kızı Bafo’ya gelmiş bulunuyor. Şerefini muhafaza ederek mukavemet ettiği talihsizliklerden sonra fakirleşmiş, şimdi babasına dönmek istiyor. Onu benim refakatimde babasına yollarsan, senin istikbalin bakımından faydalı olacak ve sultan bunu unutmayacak.”
     Kral anlayış göstererek, prensesi büyük merasimle sarayına getirtti. Bir kaç gün sonra yanında Antigona olduğu halde kadın ve erkek maiyetle yola çıkarıldı. Sultan bu gelenleri sevinçle karşıladı. Prenses bir kaç gün dinlendikten sonra, babası onun başından geçenleri dinlemek istedi. Antigona’nın tavsiyelerini benimsemiş olan Prenses;
     “Babacığım,” dedi. “Buradan hareketimizden 20 gün sonra gemimiz su almaya başladı ve kuma oturdu. Ertesi sabah, civardaki köylüler gemiyi yağma etmeye geldiler. Ben kendimi refakatimden iki kişi ile beraber sahilde buldum. Diğerlerinin ne olduğunu bilmiyorum, ben ağlayıp duruyordum ki, iki haydut saçlarımdan tutarak beni bir ormana sürükledi. Fakat orada dört atlı görünce beni bırakıp kaçtılar. Asil görünen bu adamlar benimle konuşmak istediler, fakat dillerini bilmiyordum. Aralarında konuştuktan sonra beni bir ata bindirdiler ve kendi dinlerince yapılmış bir manastıra götürdüler. Bu manastırda dillerini biraz öğrendikten sonra kendimi bir Kıbrıslı şövalyenin kızı olarak tanıttım. Doğruyu söyleseydim, onların dinlerinden olmayışım husumetlerini çekecekti. Baş rahibe, ara sıra Kıbrıs’a, dönmeyi isteyip istemediğimi sorardı. Ben de bunu çok istediğimi söyledim. Ama kadın namusumu korumak için beni kimseye emanet edemiyordu. Nihayet iki ay önce Fransa’dan karılı kocalı bir kafile gelmişti ki, içlerinden birisi baş rahibenin akrabası idi. Onların Kudüs’e İsa’nın mezarını ziyarete gideceklerini anlayan baş rahibe beni Kıbrıs’a babamın yanına götürmelerini rica etti. Hareketimizden bir kaç gün sonra Bafo’ya çıktık ve mesut bir tesadüf beni emanet ettikleri adamın bir dostu olan Antigona’ya rastladık. Ben onu görünce, kendi dilimde, beni kızı olarak kabul etmesini rica ettim. O beni anladı ve beni Kıbrıs Kralına götürdü ki, onun iyiliklerini hiç bir zaman unutamam. Anlattıklarımda bir noksan kaldıysa onu da bu hikayeyi kendisine sık sık anlattığım Antigona ilave etsin.”
     Antigona, “Sultanım,” dedi. “Benim burada ilave edecek bir şeyim yok. Şüphesiz manastırda geçirdiği temiz hayatı rahibelerin iyi davranışlarını veda ederken ağlayışlarını anlatmaya kalkarsak, günlerce sürer. Yalnız şunu söylemek isterim, bütün hükümdar kızları içinde en güzeli, en faziletlisi ve en namuslusu sizin kızınızdır.”
     Padişah, ifade edilmez bir sevinç içinde Allah’a şükrediyor, kızına iyi davranmış olan Kıbrıs kralına münasip hediyeler yolluyordu.
     Antigona’yı ise bol bol mükafatlandırıyordu. Artık onun tek arzusu kızını Algerya kralı ile evlendirmekti. Krala haber yolladı, kızını aldırabileceğini bildirdi. Kral, büyük merasimle kızı yanına getirtti. Prensesin sekiz erkekle yatmış kalkmış olmasına rağmen onun bakire olduğuna inanıyor ve onunla yıllarca mesut bir hayat sürüyor. Onun için ata sözüdür: “Öpülmüş dudak, saadetin kaçmasına sebep olmaz. Onun kaderi her zaman yeniden doğan aya benzer!”

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle