DECAMERON-21 (On Sekizinci Hikâye)

D

     OMA Krallığı, Fransızlardan Almanlara henüz geçmediği devirde bu iki millet, şiddetli bir savaşa girişmişlerdi. Fransız kralı, hem savunma hem de taarruz için oğlunun ve dostlarının yardımı ile büyük bir ordu toplamış, bununla düşmanlarına karşı sefer açmıştı. Krallığı hükümetsiz bırakmamak için en sadık dostları ve pek değerli bir adam saydıkları Baron Angres’yi, Fransız umumi valisi olarak yerinde bırakmışlardı. Baron, yeni memuriyetinde büyük bir dikkat ve basiretle işe başlamıştı. Her mühim işte, kendi emri altında bulunmalarına rağmen, kraliçe ve onun gelini ile istişarede bulunuyordu.
     O tarihte kırk yaşlarında bulunan baron, zamanının en güzel şövalyelerinden birisi idi. Nazik, tatlı dilli ve zevkle giyinen bir adamdı. Kral ailesi ile temaslarından veliahtın karısının öyle dikkatini çekmişti ki, kadın kendisine şiddetle âşık olmuştu. Baronun karısı ölmüş ve bir oğlanla bir kız çocuk bırakmıştı. Bunun için veliahtın karısı, aşkını ilan için utangaçlıktan başka bir engel görmüyor ve bunu da yenmeye kararlı bulunuyordu.
     Bir gün, bir iş konuşması bahanesi ile, Baron’u yanına çağırttı. Zihniyeti farklı olan Baron, derhal gelerek kadının emriyle yanındaki bir koltuğa oturdu. Niçin çağrıldığını iki defa sorduğu halde bir cevap alamamıştı. Nihayet kadın utancından kıpkırmızı olmuş bir halde ağlayarak, şunu söyledi: “Aziz dostum, siz kadın ve erkeğin zaaflarını bilecek kadar kavrayışlısınız. Vicdanlı bir hâkim muhtelif şartlar altında, işlenmiş aynı bir suça aynı cezayı vermez. Kendi ekmeğini kazanmak için çabalayıp duran bir işçiye, aşk suçundan dolayı zengin, avare ve aşka susamış bir kadınla aynı muameleyi görmez. Hele bu zengin kadın, zeki ve faziletli bir âşık seçtiyse daha az mazur sayılır. Bütün bu şartlar ve benim gençliğim kocamın seyahatte olması sizin nazarınızda beni mazur göstermez mi? Basiretli adamların yaptığı gibi siz de bana öğütle ve fiille yardım etmeyecek misiniz? Kocamın gitmesinden sonra tenin hazlarına ve aşkın kudretine mağlup oldum, nasıl olmayayım ki en cesur erkekler bile mağlup olmuşlardır. Gerçi aşkımı ilan ederken maruz kalacağım serzenişleri biliyorum. Ama bu iş gizli tutulursa hiç de namussuzluk olmaz. Aşkımın şiddeti beni körü körüne hareket ettirmedi, kendime layık bir âşık seçtim, sizi seçtim. Eğer hislerim beni aldatmıyorsa siz bütün Fransa’nın en güzel, en kibar şövalyesisiniz. Benim kocam, sizin de eşiniz yok. Aşkınızı benden esirgemeyiniz. Sizin aşkınızla ateşte erir gibi yanan gençliğime acıyınız!”
     Kadın bunları söylerken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözlerini kapamış ve başını Baronun göğsüne dayamıştı. Namuslu Baron, bu delice aşkı şiddetle reddetti. Kadını iterek kralın şerefine karşı böyle bir cinayeti işleyeceğine kırk parça olmayı tercih edeceğini söyledi. Kadın, bunu duyunca, aşkı şiddetli bir öfkeye dönmüştü. “Rezil herif!” dedi. “Aşkımı tahkir ediyorsun ha! Sen beni öldürmek istiyorsun. Ben seni geberteceğim.”
     Elleriyle saçlarını çekerek var kuvvetiyle bağırmaya başladı: “İmdat, imdat! Baron Angres bana tecavüz etmek istiyor!”
     Prenslerin kötü niyetine ve maiyet halkının kıskançlıklarına karşı Baron, hemen sarayı terk ederek iki çocuğunu alıp Calais’e gitti. Prensesin bağırması üzerine saray halkı odaya dolmuşlardı. Onlar prensesin dediklerine inanıyorlar ve Baronun kibar tavırlarıyla bu hale sebebiyet verdiğini sanıyorlardı. Hemen Baron’un evine saldırmışlar, orada ne buldularsa yağma etmişler ve evi yıkmışlardı. Bu haberler, kralın ve veliahtın kulağına da varmış ve Baron ile çocuklarını ebedi sürgüne mahkûm etmişler, başlarını getirene mükafatlar koymuşlardı. Kaçmakla şüpheleri daha da arttırmaktan korkan Baron, gizlice Calais’e gitmişti. Oradan büyük bir gemiye binerek, fakir elbiseleri içinde Londra’ya geçmişti. Çocuklarına, metin olmalarını ve babalarının adını ve doğum yerini kimseye söylememelerini tembih. etmişti.
     Oğlu Lutfik, takriben 9, kızı Viyolonte 7 yaşındaydı. Yaşlarının küçüklüğüne rağmen babalarının sözlerini kavradılar ve ona uydular. Babaları bir tedbir olarak, çocuklarının adlarını değiştirdi. Oğluna Pereddo, kızına Jalent ismini taktı. Adam Fransız dilencisi kıyafetinde Londra’ya dilenmeye gitti. Bir sabah onu kiliseden gelen saray mareşalinin karısı gördü. Memleketini ve çocuklarını sordu. O Piskardi şehrinden olduğunu ve büyük oğlunun zulmü yüzünden iki çocuğu ile kaçmaya mecbur kaldığını söyledi. Kız çocuğunun güzelliğini, uysallığını gören kadın, “Aziz dost,” dedi. “Kızını bana verirsen, onu büyütür ve akıllı davranırsa onu iyi bir şekilde evlendiririm.”
     Baron bu teklifi memnuniyetle kabul etti ve göz yaşları içinde kızını bayana teslim etti. Kızını bu suretle iyi bir yere yerleştiren Baron, artık orada kalmayarak dilene dilene, yoluna devam etti ve bin bir zorlukla, oğluyla Valis’e vardı.
     Bu şehirde kralın başka bir mareşali bulunuyordu ki, kalabalık bir maiyeti vardı. Zaman zaman Baron köşküne gider, kendisi ve oğlu için yemek isterdi. Bir gün mareşalin oğlu, bir iki saray çocuğu ile beraber koşup oynarlarken Pereddo aralarına karıştı ve her oyunu onlar gibi hatta onlardan daha başarılı oynadı. Bu manzaraya bir kaç defa şahit olan mareşal, Pereddo’nun davranışlarından hoşlandı, çocuğun kim olduğunu ve onu almak istediğini söyledi. Allah’tan bunu dilemekte olan Baron, ayrılmak güç olsa da, oğlunu orada bıraktı.
     Kızını ve oğlunu emin bir yere yerleştirdikten sonra Baron artık İngiltere’de kalmayarak İrlanda’ya geçti. Bir köyde yaşayan istafonlu bir şövalyenin yanına uşak olarak girdi ve kimse tarafından tanınmayarak uzun müddet zahmetlere katlanarak orada kaldı. Viyolente, Janet namı altında Londra’da büyüdü. Güzelliği arttı her kesin teveccühünü kazandı. Davranışları ve ahlakı, onu en büyük saadete layık kılıyordu. Mareşalin karısı, çocuğun menşei hakkında babasının söylediklerinden başka bir şey bilmediğinden, onu bu duruma uygun şekilde evlendirmek istiyordu. Fakat tanrı bu asil kızı aşağı bir adamdan koruyarak ona daha iyi bir talih hazırlamıştı. Janet’in hamisinin bir tek oğlu vardı ki yalnız evlat olarak değil, ahlakı, cesareti, güzelliği dolayısıyla da ebeveyni tarafından çok sevilirdi. Janet’ten altı yaş büyüktü. Janet’in güzelliğine ve ahlakına öyle âşık olmuştu ki, bu yüzden her şeyi unutmuştu. Fakat kızı fakir bir aileden bildiği için onunla evlenmeyi ebeveynine kabul ettiremeyeceğini tahmin ediyor ve aşkını gizliyordu.
     Fakat bu gizleyiş aşkını büsbütün şiddetlendiriyordu. Bu şiddetli teessür neticesinde tehlikeli bir hastalığa tutulmuştu. Tedavisi için müteaddit hekimler çağrılmıştı. Fakat hiç biri hastalığın gerçek sebebini bulamıyor ve bu yüzden şifa ümidi besleyemiyorlardı. Derin bir kedere düşmüş olan ana-baba, her gün çocuğa hastalığın sebebini soruyorlar, fakat çocuk içini çekiyor yahut da ölümünün yakın olduğunu söylüyor, başka bir şey demiyordu. Bir gün, genç, fakat marifetli bir doktor hastanın nabzını yoklarken hastaya ihtimamla bakmakta olan Janet içeriye girdi. Hasta hiç bir söz söylemediği halde, kalbinde yanan aşk ateşi kanını daha hızlı harekete getiriyordu. Hekim hayret ediyor, fakat sükunetini muhafaza ediyordu. Janet çıkınca, hastanın nabzı da yavaşlıyordu. Hekim bu suretle hastalığı teşhise yaklaşıyordu. Bir müddet sonra bir bahane ile Janet’i yine çağırdı. O gelir gelmez hastanın nabzı iki misline çıkıyor, o gidince yavaşlıyordu. Bu suretle teşhisten emin olan hekim, hastanın ebeveynine giderek dedi ki: “Oğlunuzun şifası hekimin değil Janet’in elindedir. Oğlunuz benim anladığıma göre, Janet’e deli gibi âşıktır. Janet’in bundan haberi yoktur. Oğlunuzun hayatı sizin için kıymetli ise, gerekli tedbiri almalısınız.”
     Ana-baba, bu havadise ve çocuklarının şifa bulması ümidine, böyle bir evliliği beğenmemekle beraber memnun oldular. Hekim gidince hastanın yanına geldiler, annesi dedi ki: “Oğlum, hiç tahmin etmezdim ki benden bir sır saklayasın, Hele o sır hayatın bakımından o kadar önemli ise! Daima ne istedinse, hatta en münasebetsiz olanları bile yaptım. Allah’a şükür ki hastalığının sebebi anlaşıldı. Bu kim olursa olsun, bu kıza karşı duyduğun taşkın sevgiden meylini, utanmadan bana açıkla. Senin içini yiyen düşünceleri bırak. Seni hayatımdan fazla sevdiğim için, arzu ettiğin hiçbir şeyi esirgemeyeceğime emin ol. Korku ve utangaçlığı bırakarak aşkın için benden ne yardım beklediğini söyle. Eğer seni tatmin için her şeyi yapmazsam annelerin en zalimi ben olayım.”
     Delikanlı annesinin sözlerini dinlerken önce utandı, fakat sonra arzusunu kimsenin, annesi kadar tatmin edemeyeceğini anlayarak dedi ki: “Aşkımı gizlemeye sebep, insanların çoğunun yaşlanınca gençliklerini unutmalarıdır. Fakat siz çok müşfik olduğunuz için tahmininin doğru olduğunu teyit ederim, yeter ki vaadinizi yerine getirin.”
     Planının kolay tatbik edilebileceğini düşünen annesi ne yapıp yapıp, oğlunun arzularını gerçekleştireceğini vadetti. Çocuk; “Janet’in muhteşem güzelliği, zarif davranışları, benim aşkımdan haberdar olmayışı ve mahcubiyeti, bugünkü halime sebep oldular. Vaadinizi tutmazsanız günlerim sayılıdır,” dedi.
     Bu anda oğlunu tekdire değil, teselliye muhtaç bulan annesi, gülümseyerek: “Oğlum,” dedi. “Hastalığının sebebi buysa müsterih ol, sen iyi olunca her şeyi ben yaparım.”
     Ümitleri kuvvetlenen delikanlı kısa zamanda iyileşti. Annesi vaadini tutmak için teşebbüse geçti. Bir gün Janet’i çağırarak yarı şaka birini sevip sevmediğini sordu. Janet, “Evinden çıkarılmış ve başkalarının şefkatine sığınmış bir kız için aşkı düşünmek mümkün müdür?” dedi. Annesi, “Kalbinde kimse yoksa,” dedi. “Sana birisini verelim ki, onunla mesut yaşayasın ve güzelliğinin meyvelerini idrak edesin. Bu kadar güzel bir kızın yalnız kalması doğru değildir.”
     Janet, “Beni fakir bir çocukken kendi evladı gibi büyütmüş olan size itaate mecburum. Ama bu konuda itaati yerinde bulmuyorum, beni birisiyle evlendirecek olursanız, onu severdim, fakat yalnız kocam olarak. Çünkü namus, atalarımdan bana kalmış tek mirastır ve bunu ömrüm boyunca muhafaza etmek isterim.”
     Bu cevap bayanın arzusuna uygun düşmediyse de faziletli bir kadın olarak Janet’i övmeye mecbur oldu ve Janet’e dedi ki; “Kral gibi büyük bir adam olursa red eder miydin?” Janet, “Zor kullanması lazımdır,” diye cevapladı. “Kendi rızamla böyle bir haysiyetsizliği kabul edemem.”
     Bayan başka bir şey söylemeden kızı denemeye karar verdi. Oğlunun meyancısı rolünü oynamak kendisine ağır geldiğinden, onu kızla yalnız bırakmaya karar verdi. Delikanlı orada cesaretini gösterecekti. Fakat bundan memnun olmadı. Tekrar kara düşüncelere daldı. Bunun üzerine annesi Janet’e fikrini açtı, fakat kızın mukavemetiyle karşılaştı. Nihayet meseleyi kocasına anlattı. Böylece oğullarını, kendilerine güç gelse de, Janet’le evlendirmeye karar verdiler.
     Janet, Allah’a bu lütfundan dolayı şükretti. Ama hiçbir zaman Pikard’ın kızı olduğunu unutmadı. Delikanlı tamamıyla şifa buldu. Böylece yeni evlilerin güzel günleri başladı.
     Valis’te mareşalinin evinde bırakılmış olan Pereddo da efendisinin teveccühünü kazanmıştı. Güzelliği ve bilhassa cesaretiyle bütün silah oyunlarında eşsiz hale gelmişti. Böylece Peroddo Birkardi ismi meşhur olmuştu.
     Bu sırada, bölgedeki veba, halkın yarısını helak etmişti; geride kalanların çoğu da korkudan başka yerlere kaçmışlardı. Memleket çöle benzemişti. Pereddo’nun efendisi olan mareşal, karısı, oğlu, torunları ve akrabasının bir çoğu da vebadan ölmüşlerdi, geriye olgunluk çağında bir kızları kalmıştı. Veba biraz yatışınca, evin hanımı Pereddo ile evlenmiş ve kendine miras kalan şeyleri ona vermişti. İngiltere kralı da şöhretini işittiği Pereddo’yu mareşale halef tayin etmişti.
     Baron Angersi, Paris’ten kaçalı 18 sene geçmişti, ihtiyarlamış olan Baron, çocuklarının akıbetini öğrenmek istiyordu. Yüzü tamamen değişmiş, vücudu hastalıklar yüzünden bozulmuş bir halde fukara kıyafetinde yola çıkarak İngiltere’ye, Pereddo’yu bıraktığı yere vardı. Onu mareşal ve büyük itibarda ve neşeyle görerek çok sevindi. Fakat Janet’ten bir haber alıncaya kadar kendisini tanıtmamaya karar verdi. Onun için tekrar yola düştü. Londra’ya, Janet’i emanet bıraktığı eve vardı ve kızının o ailenin oğlu ile evlendiğini öğrendi. Çocuklarının böyle mesut olmaları, çektiklerini unutturdu. Kızını görmek arzusuyla fakir bir adam halinde o civarlarda dolaşmaya başlamıştı. Bir gün kendisini, kızının kocası Amiyas gördü. Fakirliğine acıyarak evine çağırdı ve ona yemek verdi. Bu aralık Janet’in birkaç çocuğu olmuştu ve en yaşlısı 8 yaşındaydı. Bu çocuklar, Baron yemek yerken dedelerini tanımış gibi etrafında toplanmışlardı ve hiç ayrılmak istemiyorlardı. Seslerini duyan Janet, odasından çıkarak çocuklara derhal odalarına gitmelerini bildirdi ama çocuklar ağlayarak fakir adamın yanında kalmaları için müsaade istiyorlardı. Baron, kızını görmekten heyecan içindeydi. Fakat o kadar ihtiyarlamıştı ki, kızı onu tanıyamamıştı. Çocuklarının ağlayışına dayanamayan Janet, onların biraz daha kalmasına, izin verdi. Bu sırada geri gelmiş olan Amiyas’ın babası, Janet’i istihfaf ederek, “Canı cehenneme,” dedi. “Bu çocukların anası bir dilenci kızı idi, onun için dilenciyi seviyorlar!” Bu sözler, Baronun çok gücüne gitmişti. Fakat bu hakareti de sineye çekmeye mecbur oldu.
     Çocukların bu fakir adama düşkünlüklerini gören Amiyas, bunların ağlamalarını durdurmak için fakiri kendi hizmetine almayı teklif etti. Baron yalnız atlara bakmak şartıyla bu teklifi kabul etti. Bu sırada Fransa kralı ölmüş ve oğlu kral ilan edilmişti. Baronun sürgüne gitmesine sebep, yeni kralın karısıydı. Almanya ile harbin yeniden başlaması üzerine, İngiltere kralı mareşal Tarata’yı ve Amiyas’ı kuvvetli bir ordu ile Fransız kralının yardımına göndermişti. Bunlara kimse tarafından tanınmadan Graponcens de refakat ediyor ve sözleriyle, icraatıyla faydalı oluyordu. Bu harpte, Fransız Kraliçesi de ağır bir hastalığa yakalanmıştı. ölümünün yaklaştığını hissedince namuslu ve dindar Ruhel baş papazına suçlarını itiraf etti ve Baron Angers’e yaptığı iftirayı anlattı ve rica etti ki, Baron hayatta ise kendisi veya çocuklarından birisi eski durumlarına getirilsin. Az sonra da kraliçe öldü.
     Baron, bunu duyunca Amiyas’a gitti ve kendisiyle beraber Pereddo’ya gitmelerini rica ederek kralın aradığı şahısları göstereceğini söyledi, üçü bir araya gelince Baron Pereddo’ya dedi ki: “Amiyas kardeşinin kocasıdır, onun çeyizi yoktu. Amiyas, seni krala Baron Angres’in oğlu olarak takdim etsin, böylece vadedilen mükafatı alarak sana, kız kardeşine ve bana versin ki kardeşin çeyizsiz kalmasın.
     Bu sözleri duyan Pereddo, babasını tanıyarak onu kucakladı ve, “Hoş geldin babacığım,” dedi. Amiyas, şaşkınlık içinde ne yapacağını bilmiyordu. Bu sefer Baronun sözlerine inandı ve onu uşak zannıyla yaptığı hakaretlerden utanarak ayaklarına kapandı ve af diledi.
     Şimdi üçü sevinç göz yaşları içinde birbirlerine başlarından geçenleri anlatıyorlardı. Amiyas ve Pereddo, babalarının kıyafetlerini değiştirmek istiyorlardı. Fakat Baron, kralı utandırmak için ona uşak kıyafetinde takdim olunmak istedi. Böylece üçü krala gittiler ve takdim olunarak vadedilen mükafatları istediler. Amiyas, yanındakileri işaret ederek: “İşte Baron,” dedi. “İşte oğlu, kızı da benim karımdır ki yakında o da gelecektir.”
     Kral, Baronu kıyafeti değişik olduğu için güçlükle tanıdı. Nihayet gözyaşıyla onu kucakladı ve ona durumuna uygun elbise, at, uşak ve silah verdi. Amiyas mükafatları alınca, Baron, “Bu kral hediyelerini al, fakat babana de ki, senin çocukların ve bizim torunlarımız, ana tarafından, dilencilikten gelme değildirler!”
     Amiyas hediyeleri aldı, karısını ve annesini Paris’e getirtti. Pereddo’nun karısı da Paris’e geldi. Kral tarafından bütün malları geri verilmiş olan Baronun sarayında toplandılar. Herkes sevinç içindeydi. Baron da hayatını başladığından daha parlak şekilde Paris’de tamamladı.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle