DECAMERON-23 (On Dokuzuncu Hikâye)
DECAMERON-23 (On Dokuzuncu Hikâye)

DECAMERON-23 (On Dokuzuncu Hikâye)

     PARiS’te bir otelde birkaç zengin İtalyan tüccarı, iş için bulunmaktadır. Neşeli bir akşam yemeğinden sonra konuşma, memlekette bıraktıkları karılarına gelir. Birisi, “Karım ne yapıyor bilmem?” der, “Ama ben burada bir güzel kız bulsam, karımı unutur, onunla keyif ederdim.” Ötekisi, “Ben de böyle yapardım,” der. “Çünkü inansam da inanmasam da karım aşk işlerine düşkündür; insanın, tahmin ettiği şey başına gelir.” Üçüncü adam, aynı kanaattedir, hep şu fikirde birleşirler ki kadınlar, kocalarının gıyabında vakitlerini hoş geçirmesini bilirler.
     Fakat Cenovalı Bernard Lomellin, aksini iddia eder ve der ki: “Allah, bana öyle bir kadın ihsan etti ki, yalnız kadın meziyetlerini değil, şövalye faziletlerini de nefsinde toplamıştır. Ve İtalya’da onun emsali yoktur. Genç güzel, mahir bir kadın olarak kadına yaraşan işleri yapar. İpek işlerinden anlar, hiç bir Cenovalı onun kadar sofra tanzim edemez. Zevki vardır. Anlayışlıdır. Ata binmesini bilir, kuşlardan anlar, okur yazar, hesap bilir. Nihayet ondan daha iffetli ve masum bir kadın yoktur. Ben on sene yanında olmasam hiç kimseye yaklaşmaz.”
     Bu sözlere Ambrasius kahkahalarla gülmeye başlar ve imparatordan hususi bir imtiyaz alıp almadığını sorar. Bernard: “İmparatora değil,” der. “Bu lütfu Allah’a borçluyum.”
     Ambrasius, “Bernard,” der. “Senin hülyandaki gerçeğe şüphe etmem, ama bence sen tabiatı hesaba katmıyorsun. Derin düşünseydin, biraz daha ihtiyatlı konuşurdun. Bizim karılarımız da seninki gibi davranırlar. Konuşmalarımız tabiat icabı bir ihtiyatın eseridir. Sen de bizim gibi düşünmelisin. Ben erkeğin, kadından sonra Allah’ın en mütekamil mahluku olduğuna inanırım ama erkekler daha olgundur. Karar, sebat, kuvvet bakımından üstündürler. Kadınlar ise yumuşak başlıdırlar. O kadar kuvvetli ve dayanıklı yaratılmış olan erkek, ayda bir defa değil, her gün yüzlerce defa arzu duyar ve beğendiğini elde etmek için her çareye baş vurursa, tabiatça zayıf yaratılmış olan kadın, mahir bir âşığın rica, minnet, iltifat, hediye ve daha bu gibi vasıtalar karşısında nasıl dayansın? Kendin itiraf ediyorsun ki, karın başka kadınlar gibi et ve kemikten yaratılmıştır. Ve her kadın gibi hareket edecektir. Böyle şeylerde kesin iddialarda bulunmamalı.”
     Ben bir tüccarım, filozof değilim,” dedi Bernard. “Sana tüccarca cevap vermek isterim. Senin söylediğin, hayasız çılgınların başına gelebilir, karımın değil. Makul kadınlar namuslarına erkekten fazla sahip çıkarlar. Benim karım bu çeşit kadınlardandır.”
     Ambrasius, “Her aldatışta kadında bir boynuz bitseydi, pek az kadın erkeği aldatırdı. Ama boynuz bitmez. Kadında bunun farkına bile varılmaz, boyu ve biçimi de değişmez. Gizli kaldığı takdirde bunu yaparlar, yapamayan budalalardır. Afif kadın yoktur, meğer ki başka âşık bulamamış yahut zevk almamış olsun. Cesaretle iddia ederim ki, eğer yanında olsaydım, o mübarek kadını arzu ettiğim yola getirirdim. Yüzlerce kadını getirdiğim gibi…”
     Bernard, “Münakaşa sonsuz uzayabilir,” dedi. “Sen kendi fikrinde ben de kanaatımda ısrar ederiz. Madem ki sen her kadının elde edilebileceğine ve kendi maharetine güveniyordun, karımın iffetini sana ispat etmek isterim: karımı elde edebilirsen kafamı kessinler. Sen kaybedersen kelleni değil bin düka altın verirsin!”
     Ambrasius, “Kafanı ne yapacağımı bilmem ama sen iddian için beş bin düka koy. Bine karşı beş bin. Ben Cenova’ya giderim ve üç ay zarfında karını elde ederim ve delil olarak en sevdiği eşyasından bir parçayı alır, sana yollarım. Yalnız söz vermelisin ki, bu müddet zarfında sen Cenova’ya gelmeyeceksin ve ona bu konuda bir şey yazmayacaksın.”
     Bernard, memnundu, öteki tüccarlar bu anlaşmaya mani olmaya gayret ettilerse de, çünkü bunun kötü neticelerini önlemek istiyorlardı, iki taraf o kadar ateşli idi ki bütün ihtarlara rağmen anlaşmayı elleriyle imza ettiler. Ambrasius, Bernard’dan ayrıldı ve süratle Cenova’ya gitti. Yaptığı soruşturmalar, kadının Bernard’ın dediğinden daha kuvvetli ve mukavim olduğunu gösterdi ve kendi budalalığını anladı. Ama, o kadının evine sık sık girip çıkan bir fakir kadını tanıdı ve hususi bir sandık içinde kendisini kadının evine, yatak odasına sokmaya kandırdı. Sandık, bir seyahate lazım olacak diye iyice muhafaza edilmesini rica edecekti. Sandık, kadının yatak odasına sokuldu.
     Bir gece kadının uykuda olduğunu tahmin eden Ambrasius, sandığı açtı, odayı iyice gezdi, resimlerin ve diğer eşyanın yerlerini öğrendi, sonra yatağa yaklaşarak bir küçük kızla beraber uyumakta olan kadının yorganını açtı.. Onun soyunmuş hali, giyinmiş hali kadar güzeldi. Kadının, mahremiyetine girdiğini ispata yarayacak delil olarak sol göğsünün altında kıllarla çevrilmiş bir ben gördü. Kadının güzelliği vakıa hayatını tehlikeye koymaya değerse de onun ciddiliği, şehirde öyle yayılmıştı ki, yanına yatmaktan çekindi, dolaptan bir yüzük, bir gece elbisesi bir kuşak alarak sandığına girdi. Bunu ikinci gece, kadın farkına varmadan tekrarladı. Üçüncü gün, fakir kadın, mutabık kalındığı şekilde sandığı almak üzere geldi ve onu eski yerine götürdü. Ambrasius sandıktan çıktı, kadına parayı verdi ve aşırdığı eşya ile süratle Paris’e gitti. Bahiste bulunmuş olan tüccarları çağırdı ve Bernard’ın karısı hakkında giriştiği bahsi kazandığını söyledi. İspatı olarak kadının yatak odasını, resimlerin yerini tarif etti, sonra kadının verdiğini iddia ettiği eşyaları gösterdi. Bernard, eşyaları tanıdığını ve karısına ait olduklarını itiraf etti. Yalnız birisi vasıtasıyla odanın biçimini öğrenmiş olabileceğini ve bu eşyaları tedarik edebileceğini ve deliller bundan ibaretse kabul edemeyeceğini söyledi.
     Ambrasius, “Gerçi bu kadarı kafiydi, ama madem ki sen daha fazlasını talep ediyorsun, diyorum ki karın Cenoza’nın sol göğsünün altında yedi sarı tüyle çevrili bir beni vardır.”
     Bemard bu sözleri dinlerken sanki göğsüne bir hançer saplanmış, sapsarı kesilmişti. Ambrasius’un hakikati söylediğini kabul ederek, “Baylar,” dedi, “Ambrasius doğruyu söylüyor, bahsi kazanmıştır. Parayı isterse ödemeye hazırım.” Ve  ertesi günü parayı ödedi.
     Bernard öfke ile Paris’i terk etti ve Cenova’ya gitti. Fakat doğru şehre değil, yirmi mil uzaklıktaki çiftliğine indi, karısına geldiğini bildiren bir mektup yolladı. Ve çiftliğe uşak ile gelmesini bildirdi. Uşağa da yolda, acımadan ilk fırsatta karısını öldürmesini ve yalnız olarak gelmesini tembih etti. Uşak, hanımı tarafından sevinçle karşılandı.
     Ertesi günü ikisi atla çiftlik yoluna düştüler. Konuşa konuşa, etrafı yüksek ağaçlarla çevrilen münzevi bir vadiye vardılar. Uşak efendisinin emrini icra için burasını elverişli buldu. Kılıcını çekti, kadına: “Ruhunuzu Allah’a emanet ediniz. Şu anda öleceksiniz!” dedi. Kadın: “Allah aşkına,” dedi. “Beni öldürmeden söyle, sana ne yaptım da ölüme layık oldum?”
     “Bana bir şey yapmadınız, fakat kocanıza ne yaptığınızı bilmiyorum. O seni acımadan öldürmemi bana emretti. Bunu yapmazsam beni asacağını söyledi. Ona olan bağlılığımı ve onun sözünden dışarı çıkamayacağımı bilirsiniz. Allah bilir ki yapacak bir şey yok!”
     “Birisinin hatırı için sana hiçbir fenalık yapmamış olan bir kadının katili olma. Allah biliyor ki kocama karşı, bunu hak edecek bir kusur işlemedim. Ama şimdi bunu konuşmayalım. Allah’a saygı, kocama ve bana iyilik etmek elinde. Benim elbiselerimi al, bana bir önlük ve bir ceket ver ve beni öldürdüğünü söyle. Allah’a yemin ederim ki buradan derhal gideceğim, senin ve onun bilemeyeceğiniz bir yere taşınacağım.”
     Uşak yumuşadı. Kadının elbiselerini aldı ve ona bir önlük ve bir ceket verdi, biraz da para bıraktı. Sonra efendisinin yanına dönerek kadını öldürdüğünü, cesedini kurtlara yedirdiğini söyledi. Bir müddet sonra Bernard, Cenova’ya geldi. Fakat yaptığı iş duyulmuş olduğundan umumi bir nefretle karşılaştı.
     Karısı, gece yaklaşırken yakın bir köye vardı. Yaşlı bir kadın, önlüğünü onun vücuduna göre değiştirdi, gömleğinden birkaç don yaptı. Saçlarını kesti ve onu bir denizci gibi giydirdi. Kadın deniz yolunu tuttu, orada Katalonyalı Enthara isimli bir şövalyeye rastladı. Şövalye sabahleyin gemisinden çıkmış, tenha ve serin bir yer aramıştı. Kadın onunla konuştu ve hizmetine girdi. Sikuran ismini aldı ve gemiye girdi. Ona elbise verdiler, iyi hizmetiyle herkesin teveccühünü kazandı. Az sonra Katalonyalı, gemisiyle İskenderiye yolunu tuttu, orada sultana bir kaç doğan verecekti. Şövalye Sikuran’ı o kadar methetmişti ki, sultan onu şövalyeden istedi ve aldı. Sikuran, kısa zamanda davranışları ile sultanın, sevgi ve teveccühünü kazandı.
     Sultana bağlı Akri şehrinde panayıra gelenlerin mallarının emniyeti için bir çok uşakla beraber en gözde maiyetinden birisini yollardı. Bu defa panayıra, memleketin dilini öğrenmiş olan Sikuran’ı yollamayı kararlaştırdı. Panayır muhafızlarının amiri ve kumandanı olarak, Sikuran gitti ve vazifesini ihtimamla ve sadakatla gördü. Oraya Sicilyalı, Venedikli, Cenevizli ve İtalyan tüccarları gelmişlerdi. Onlarla dostluk kurdu.
     Bir gün Venediklilerin malları arasında tesadüfen kendisinin olduğunu anladığı bir kuşak ve bir kese gördü. Şaşırarak, fakat hayretini belli etmeden, malın kime ait olduğunu ve satılıp satılmayacağını sordu. Ambrasius, birçok malla birlikte bir Venedik gemisi ile gelmişti.- Sikuran’ın sualini işitince, “Efendim,” dedi. “Bu eşya benimdir. Satılık değildir. Fakat hoşunuza gidiyorlarsa size hediye edebilirim.”
     Gülmesinden kendisini tanımış olduğuna ihtimal veren Sikuran, “Benim bir muharip olarak böyle kadın eşyasına rağbet ettiğime mi gülüyorsun?”
     “Bunun için gülmüyorum,” dedi Ambrasius. “O malı nasıl ele geçirdiğime gülüyorum.”
     “Müsaade edersen sorayım?”” dedi Sikuran. “Onu nasıl elde ettin?”
     “Efendim, onu bana Cenoze isimli Cenovalı bir bayan, kendisiyle yattığımda hediye etmişti; aşkının yadigârı olarak. Bemard’ın budalalığına gülerim ki, benimle bile karısına beş bin düka bahse girmişti, karısını yola getirme konusunda. Ben muvaffak oldum, bahsi kazandım. Bu kadınlarda müşterek olan davranışı yüzünden ve o ölçüde cezalandırması lazım gelirken, Paris’ten Cenova’ya gitmiş ve gittiği gün kadını öldürtmüş.”
     Sikuran, Bemard’ın öfkesinin sebebini anlamış oluyordu. Ve öç almaya karar verdi. Fakat belli etmemek için bu hikâyeden hoşlandığını söyleyerek Ambrasius’la öyle bir dostluk kurdu ki, onun Paris’ten gelerek İskenderiye’ye gitmeye ve fazla kazanç vadederek orada kalmaya ikna etmişti. Sikuran istiyordu ki, Bernard’a kendi masumluğunu ispat etsin. Bu maksatla onu Cenovalı tüccarların aracılığıyla Iskenderiye’ye getirtti.
     Bernard oldukça sefil kıyafette geldi. Ve Sikuran’in dostlarından birisi tarafından misafir edildi. Sikuran, sultana Ambrasius’un hikâyesini anlatmıştı ve sultan bundan çok hoşlanmıştı. Bemard’ın gelmesinden sonra artık vakit kaybedilemeyeceğine kani olmuştu. Sultanı ikna ederek Ambrasius’u ve Bernard’ı huzuruna çağırttı ve her ikisi de sultanın huzuruna getirildi. Ambrasius’a, Bernard’dan bin dükayı nasıl aldığını anlatmasını emrettiğinde, Ambrasius’un çok güvendiği Sikuran da hazır bulunuyordu. Hakikati söylemezse, büyük işkenceye uğrayacağını söylüyordu. Nihayet tehditlerden ürken Ambrasius hakikati itiraf etti.
     Sikuran Bernard’a dönerek: “Bu itiraf karşısında karına ne yaptın?” dedi. Bernard: “Paramı kaybetmenin öfkesiyle ve karımın şerefime indirdiği darbe ile onu uşağım vasıtasıyla öldürttüm ve uşağımın bana söylediğine göre cesedini kurtlar yemiş.”
     Sultan, Sikuran’ın niyetini bilmiyordu. Sikuran, “Sultanım,” dedi, “Kadına âşığının ve kocasının yaptıklarını duydunuz, birisi kurnazlıkla kadının şöhretini lekeliyor, kocasından soğutuyor, öteki ise bir dolandırıcıya karısından fazla itimat edip daha zalimce hareket ediyor ve onu kurtlara parçalatıyor, bunların hak ettiği ceza sizce malumdur. Eğer, aldatıcıyı cezalandırmayı ve aldananı af etmeyi vadediyorsanız, o kadın size görünecektir.”
     “Her şeyi Sikuran’ın arzusuna göre yapmayı isteyen sultan, bu arzuyu da kabul etti. Karısını ölmüş bilen Bernard, hayret içindeydi, kaderini sezen ve korku ile ümit arasında şaşkınlık içinde bulunan Ambrasius, kadının gelmesini bekliyordu.
     Sikuran, göz yaşları ile sultanın ayaklarına kapandı, erkek sesini ve davranışını bırakarak, “Hükümdarım,” dedi. “İşte o talihsiz kadın, Cenoze benim. Bu ahlaksız Ambrasius’un iftirasına maruz kalan ve şu vicdansız erkek tarafından ölüme mahkum edilen kadınım. Yedi yıl erkek kıyafetinde gezip dolaştım!” diyerek göğsünü açtı, cinsiyetini gösterdi.
     Sikuran’ı erkek sanan sultan, gördüğü ve işittiği şeylerden bir rüya içinde gibi oldu. Fakat şaşkınlığı geçince kadının karakterine, faziletine hayran oldu, ona zarif kadın elbiseleri verdi, maiyetine kadınlar verdi. Vaadi veçhile idam edilmeyi hak etmiş olan Bernard’ı affetti. Bernard, karısını tanıyınca ayaklarına kapandı, af diledi, o da lütfen bunu kabul etti, ayağa kaldırdı ve kocası da onu kucakladı.
     Sultan, Ambrasius’u şehrin merkezi yerinde bir direğe bağlatarak üstüne bal sürülüp güneşe karşı tutulmasını emretti. On bin dukadan fazla olan servetini de kadına verdi. Onun ve Bemard’ın şerefine muhteşem bir ziyafet düzenledi, onlara mücevher, altın ve başka hediyeler verdi. Emirlerine bir gemi hazırlattı. Ziyafetten sonra Cenova’ya dönmelerine müsaade etti. Orada halk kendilerini saygı ile karşıladı ve öldü sanılan Cenoza uzun yıllar, bir fazilet örneği olarak yaşadı.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir