Herkül-25 (Altın Postun Peşinde)

H

     Altın post, Güneş Tanrısı Hellos’un soyundan gelen Colchis kralının ormanında asılı beklerken, Tanrı Zeus bunu geri getirmek için bir karara varmıştı bile. Bu işi başaracak kahramanın adı efsaneleşecek, asırlar boyu unutulmayacaktı. Bir gün tanrılar kendi aralarında toplanarak, bu işi başarabilecek kahramanı seçtiler. Belki de ilk defa olarak Zeus ile Hera arasında bir anlaşmazlık çıkmadı. Bu zor iş için seçilen korkusuz genç; peşinden bütün ülkenin en ünlü kahramanlarını sürükleyecek adam, Jason’du.
     Jason’un babası Aeson, ülkesinin krallığını üvey kardeşi Pelias’a kaptırmış ve Ioichos’tan sürülmüştü. Jason, çocukluğunu Pelion dağında, at-adam Chiron’un mağarasında geçirdi. Gerekli her şeyi; silah ve araba kullanmasını, müzik, edebiyat ve denizciliği ondan öğrendi. Gençlik çağına gelince, hakkı olan krallığı geri almak üzere Ioichos’a gitmek üzere hocasından ayrıldı.
     Yolu uzun ve eziyetliydi. Şehre ulaşmadan önce de Anaurus nehrini geçmek zorundaydı. Kıyıya vardığında, sel nedeni ile suların yükselmiş olduğunu gördü. Sele kapılmadan karşı kıyıya geçebilmek hemen hemen olanaksızdı. Buna rağmen korkusuz Jason, sonucu ne olursa olsun, bir defa denemeye kararlıydı. Nehri geçişte, azgın sulara karşı hiç değilse arada biraz dinlenebilmek için dayanacağı, sağlam bir dal kesmek için uğraşırken;
     “Genç ve kuvvetli beyefendi,” diye kendine seslenen bir ses işitti. Bu yaşlı bir kadındı. “Nehrin karşı kıyısına geçmem için bana yardım eder misin? Tek başıma, bu işi yapamayacağımı, sel sularına kapılıp boğulacağımı biliyorum. Fakat, mutlaka karşı kıyıya geçmem gerek.”
     Jason, kendinden yardım isteyen ihtiyarı yukarıdan aşağı süzdü. Elindeki sopaya dayanmış, iki büklüm duruyordu. Değil nehri geçmesi, buraya kadar bile gelebilmesi hayret edilecek bir şeydi.
     “Peki, anneciğim,” diye cevap verdi. “Sana yardım edeyim. Ancak sular o kadar azgın ki, ikimiz birden boğulabiliriz. Eğer bunu göze alacak kadar acelen varsa, seni sırtıma alarak karşıya geçirmeyi deneyeyim.”
     Yaşlı kadının razı olması üzerine, Jason onu sırtladı ve yavaşça suya girdi. Nehir tahmin ettiğinden de daha hızlı akıyordu. Bu suların arasında, değil ilerlemek, devrilmeden ayakta durmak bile çok zordu. Bütün gayreti ile azgın sele karşı ancak üç dört adım ilerleyebildi. Zaman ilerliyor, Jason gittikçe yoruluyor ve sırtındaki yük de her an sanki daha da ağırlaşıyordu. Bin bir güçlükle karşı kıyıya ulaşabildiler. Jason yorgunluktan bitmişti. Her tarafı ıslanmış, dalgalar arasında ayağındaki sandaletlerin teki de, sürüklenip gitmişti.
     Sahile çıkınca yaşlı kadını sırtından indirdi. O da iyice ıslanmış ve yorulmuş olmalıydı. Jason, ihtiyara yardım etmek üzere geri dönünce, şaşkınlıktan donakaldı ve dizlerinin üzerine çöktü. Şimdi karşısında, güçsüz ihtiyarın yerinde bir tanrıça duruyordu. Pırıl pırıl parıldayan altın tacı, üstü kıymetli taşlarla süslü altın asası ile hakiki bir tanrıça… Derinlerden gelen, tatlı bir sesle konuşmaya başladı:
     “Korkma Jason,” dedi. “Korkma, Kral Aeson’un oğlu. Ben Tanrıça Hera’yım ve sana yardım etmek üzere burada, yanındayım. Şimdi beni iyi dinle. Ioichos’a gittiğini biliyorum. Hiç korkmadan yoluna devam ete. Şehirde amcanı bul ve onunla konuş. Krallığını geri iste, aklına gelecek ilk sözü söylemekten korkma. Gerekli cevabı, ben kafanın içine koydum. Orada seni şan, şeref ve kahramanlık bekliyor. Bir yolculuğa çıkacaksın. Yeryüzünde eşi görülmemiş bir yolculuk olacak bu. Yunanistan’ın en ünlü kahramanları seninle gelecekler. Döndüğünde, hakkın olan krallığı elde edeceğin gibi, hatıran da asla unutulmayacak. Asırlar boyu, ağızdan ağza senin öykün nakledilecek, anlatılacak.”
     Jason, kafası öne eğik, kendinden geçmiş bir vaziyette, Hera’nın sözlerini dinliyordu. Tanrıça birden susmuştu. Jason, başını yukarı kaldırınca, etrafta kimseyi göremedi; yalnız kalmıştı. Tanrıça, geldiği gibi, aniden gitmişti.
     Nehir kıyısında tek başına kalan Jason, kalbi umutla dolu olarak yola koyuldu. Tanrıçanın sözleri ve onu bekleyen parlak gelecek, bütün korku ve tasalarını yok etmişti. Şimdi, tek hedefi amcasını bulmak ve onunla konuşmakta. Geri kalan kısmı Hera, şimdiden yoluna koymuştu.
     Şehire girer girmez, ilk iş olarak sarayın yolunu sordu. Tarif edilen yönde hızla ilerlerken, etraftan “Tek sandaleti olan adam! Tek sandaleti olan adam!” diye mırıldanmalar işitiyordu. Bu sözlerden bir anlam çıkaramamasına rağmen, kendi kendine, “Herhalde, kâhinlerden birinin sözleri olsa gerek!” diye düşündü.
     Jason’u, sarayda amcası Pelias karşıladı. Ayaklarından birinin çıplaklığı onun da gözüne çarpmış ve bu manzaradan besbelli ki tedirgin olmuştu. İhtiyar Pelias, gözünü Jason’un sandaletsiz ayağından ayırmadan konuşmaya başladı:
     “Sayın akrabam! Buraya, babanın kaybetmiş olduğu tahtı elde etmeye geldiğini biliyorum. Yaşım bir hayli ilerledi. Ülkeyi idare etmekte kendimi güçsüz hissediyorum. Eğer Ioichos’u yönetecek değerde olduğunu ispat edebilirsen tahtımı sana devretmeye hazırım. Ancak dediğim gibi, önce cesaret ve zekânı göstermen gerek,” dedi.
     “Beni, istediğiniz gibi sınayabilirsiniz. Hocam, Pelion dağındaki ünlü Chiron’dur. Beni çok iyi yetiştirdi; onu küçük düşürmemek için çalışacağım.”
     “Güzel söyledin; cevaplarından akıllı bir genç olduğunu anlıyorum. Şimdi, kendini benim yerime koy ve sorumu cevaplandır. Bir kâhin, sana yakınlarından biri tarafından öldürüleceğini söylemiş olsaydı ne yapardın?”
     “Ne mi yapardım? Onu yanımdan uzaklaştırmak için, bana altın postu getirmesini emrederdim.”
     Pelias, gözlerini Jason’un çıplak ayağından ayırmadan şeytani bir gülüşle;
     “Cevabın çok güzel,” dedi. “Yeterince kurnaz olduğunu da böylece ispatladın. Şimdi de cesaretini göster bakalım. Bana altın postu getirmeni istiyorum.”
     Jason, Tanrıça Hera’nın öğütlerini hatırladı ve Pelias’a hiç itiraz etmedi.
     “Size altın postu getireceğim. Ancak, unutmayın ki, dönüşümde hakkım olan krallığı isterim.”
     Pelias, genç Jason’u, dönüşü olmayan bir yolculuğa gönderdiğine emindi. Sözü hiç uzatmadan;
     “Anlaşmamız tamam. Altın postu getir, krallığı al,” dedi.
     Kral Pelias, Jason’la niçin bu kadar kolayca anlaşmıştı? Altın post’a karşı, niçin krallığını ortaya koymuştu? Bu hikâyede, Jason’un bilmediği iki önemli olay daha vardı. Bunlardan ilki, yıllar öncesine ait, Pelias’ın geleceği ile ilgili kehanetti.
     “Tek sandaletli adamdan kendini koru! Ölümün, sana yakın birinin elinden gelecek. Tek sandaletli ve leopar postlu birinin mızrağı altında can vereceksin!” demişlerdi.
     İkinci olay ise, altın postlu koçun kaçırdığı iki çocukla ilgiliydi. Ülkenin üzerine çökmüş olan kıtlık nedeniyle üvey anneleri, iki kardeşin kurban edilmelerine babaları Kral Athamas’ı zorlamış; son anda altın postlu koç yetişerek onları ölümden kurtarmıştı. Bunlardan ancak birinin Colchis’e varabildiğini biliyoruz. Bu çocuk Phrixus’du; altın postlu koçu Tanrı Zeus’a kurban ettikten sonra Colchis’e yerleşmiş ve Kral Aetes’in kızı ile evlenmişti. Bu evlilikten dört oğlu olmuşsa da, kendi çok yaşamamış ve ölmüştü. Phrixus’un ülkesinden uzak bir yere gömülen vücudu ve ruhu orada rahat değildi. Tanrılar bu ruhun kendi ülkesine getirilerek huzura kavuşturulmasını istiyorlardı. Koçun kurban edilmesinden beri süregelen kuraklık da hâlâ devam etmekteydi. Ülkenin bolluğa kavuşması için, altın postla birlikte, ölü Phrixus’un ruhunun da yurduna geri getirilmesini şart koşmuşlar ve bunu Delphi’deki kâhinlerin ağzından Kral Pelias’a duyurmuşlardı.
     Pelias’ın Jason’la kolaycacık anlaşmasının nedeni buydu. Eğer Jason altın postu getirmeyi başaramazsa, kendi hayatını kurtarmış olacaktı. Yok, her şeye rağmen Jason, post ve Phrixus’un ruhu ile dönecek olursa, tanrıların isteğini yerine getirerek, ülkesini bolluğa kavuşturacaktı. Bu durumda, Jason’un hesabını daha sonra görebilirdi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz