Ve Otuz İkinci Gece Gelince

V

     Öyküyü Şehriyar’a şu şekilde anlatmayı sürdürmüş:

     Ey bahtıgüzel şahım, işittim ki, berber beşinci kardeşi El-Aşar’ın öyküsünün devamını şöyle anlatmış:
     …tüm merasim bitinceye kadar sürdürürüm. Bunun üzerine genç kölelerimden birkaçını, bozdurduğum beş yüz dinar altının karşılığı ufak paralarla dolu bir keseyi alarak bu parayı avuç avuç tüm salona serpmesini ve de tüm çalgıcı ve rakkaselere ve de karımın peşinden gelenlere dağıtmasını emrederim. Bundan sonra, karımın nedimeleri onu odasına götürürler, orada onu uzun uzun beklettikten sonra, ben de odaya girerim. Yanına girdiğimde, ona bakmaksızın, odada iki sıra halinde dizili bulunan kadınlar arasından geçerek divana otururum, gül kokulu ve şekerli bir su isterim ve Allah’a şükrettikten sonra onu sükûnetle içerim.
     Karıma gelince, beni kabul etmek üzere tamamen hazır vaziyette yatakta oturmakta olduğunu görmezlikten gelirim ve ona boyun eğdirmek ve üstünlüğümü duyurmak üzere ve de dikkate almadığımı göstermek için sadece bir kez söz yöneltirim; böylece gelecekte ona nasıl davranacağımı belirtmiş olurum; çünkü kadınlara, size karşı tatlı ve munis olmalarını istiyorsanız, başka türlü davranamazsınız. Ve gerçekten, karımın anasının hemen içeri girip bana yaklaştığını, başımı okşayıp ellerimi öptüğünü ve bana, “Efendim, yaklaşmanı ateşli duygularla bekleyen esireniz kızıma lütfedip bakın! Ve ona sadece bir tek sözcük söylemek lütfunda bulunun!” der. Ama ben, fazla samimi görünmekten korkarak, bana “Damadım” diye hitap etmekten çekinen kayınvaldemin saygılı konuşmalarına karşın, ona hiçbir yanıt vermem. Bunun üzerine ricalarını sürdürür ve eminim, sonunda kendini ayaklarıma atarak giysimin etek uçlarını öper; bunu birkaç kez yerine getirdikten sonra, bana, “Efendim, sana Tanrı üzerine yemin ederim ki, kızım güzel ve bakiredir. Tanrı adına yemin ederim ki, hiçbir erkek kızımı görmemiş, gözlerinin rengini bile tanımamıştır! Lütfen, onu böylesine kırmayın! Onu bu kadar çok hırpalamayın! Bak ne kadar alçakgönüllü ve munis; seni her hususta tatmin etmek için bir tek işaretini bekliyor!” der.
     Karımın annesi bulunduğu yerden kalkarak bana bir bardak nefis şarap doldurur ve bana sunması için bardağı kızına verir; o da itaat ederek ve titreyerek şarabı bana sunar. Ve ben, kenarı altınla işlenmiş kadife yastıklara kaygısızca dayanarak ona bakmaksızın onun önümde yer almasından, ona bakmaksızın kendisini, bir sadrazam kızını sokak köşelerinde malını satmak için “Güneş damlası bunlar! Genç kızların kaymak taşı göğüsleri gibi beyaz! Dadımın gözleri gibi parlak! Bakirelerin katı ve soğuk soluğu gibi! Yavru göbeği gibi! Billur bunlar! Renkli bal bunlar!” diye malını öven eski bir tacirin, yani benim önümde ayakta tutmaktan zevk alırım!
     Ve o, bunca asalet ve büyüklük önünde, beni, göz kamaştıran varlığı dünyayı saran ünlü bir sultanın oğlu yerine koymaktan kendini alamaz. Gözlerinde yaşlarla bana, “Efendim, lütfen! Bu bardağı reddetmeyin ve esirenizin ellerini kendinizden uzaklaştırmayın! Çünkü ben sizin kölelerinizin sonuncusuyum!” der.
     Ama ben bu sözlere hiçbir yanıt vermem. O da, benim sessiz duruşum karşısında, sonunda biraz daha az kibar davranmaya yeltenir ve bardağı almam konusunda daha fazla ısrar eder ve dudaklarıma doğru kendiliğinden bir yaklaşımda bulunur. Ama ben, böylesine bir laubalilik karşısında kızarım, ona dehşetle bakar ve suratına dehşetli bir tokat vururum ve de ayağımla karnına şöyle bir tekme atarım…
     Kardeşim, diye sözünü sürdürdü berber, bu sözleri söyleyerek hayalindeki kadına ayağıyla şiddetle bir tekme atma hareketi yaparken, ayağı şiddetle önündeki sepete çarpmış ve sepet tüm içindekilerle, yuvarlanmış! Ve ortada, bu çılgının tüm servetiyle edindiği malların sadece döküntüleri kalmış! Ah, keşke o sırada ben orada olsaydım, ey Emir-ül Müminin! Dayanılmaz şekilde kibirli ve sahte âlicenaplık taslayan bu budalayı layık olduğu şekilde cezalandırırdım!
     Ama, bu çaresi bulunmaz hasar karşısında El-Aşar umutsuzluktan başını dövmeye ve giysilerini yırtmaya başlamış; ağlayarak inleyerek dövünmeyi sürdürmüş. O gün, günlerden cuma ve de o saat namaz saati olduğundan camilerden ezanlar okunmaya başlanmış; ahali, evlerinden çıkıp camiye giderken, kardeşimi bu halde görmüş ve birileri durup ona acırlarken, diğerleri onu deli sayarak ve bir komşudan kardeşimin çılgınlığını öğrenerek onun haline gülüp yollarına devam etmişler.
     Kardeşim, hem sermayesini hem de kârını yitirmiş olmaktan dolayı böylesine sızlanıp dururken, cuma namazı için camiye gitmekte olan yüksek tabakadan bir kadın oradan geçmekte imiş. Bu kadın güzellikte bütün kadınları geçiyor, bedeninin her yanından âdeta canlandırıcı bir misk kokusu saçılıyormuş. Altınla işlemeli kadifeden koşum takımı olan bir katıra binmiş; hatırı sayılır miktarda hizmetçi ve köle de ardından geliyormuş. Kırılmış tüm cam eşyayı ve ağlayarak sızlanan kardeşimi görünce, yüreğini merhamet bürümüş ve böylesi bir ümitsizliğin nedenini öğrenmek istemiş.
     Kendisine bu zavallı adamın, yaşamını sağlamak üzere sattığı bir sepet züccaciyesi olduğunu ve bunun tüm sermayesini oluşturduğunu, ancak eşyayı paramparça eden olaydan sonra artık hiçbir şeyi kalmadığını anlatmışlar. Bunun üzerine, bu kadın hizmetçilerinden birini çağırmış ve ona, “Bu zavallı adama üstünde taşıdığın paranın hepsini ver!” demiş. Hizmetçi hemen boynuna bir kordonla bağlı bulunan büyük bir kese çıkarmış ve kardeşime vermiş. El-Aşar keseyi almış, açmış ve saydıktan sonra içinde beş yüz altın dinar bulunduğunu görmüş. Bunu anlayınca heyecandan ve sevincinin şiddetinden ölecek gibi olmuş ve kendisine bu iyiliği yapana şükranlar etmiş ve Allah’tan hayırlar dilemiş.
     Bir anda böyle zengin olunca, El-Aşar, göğsü zevkten ferahlamış; bu serveti saklamak üzere evine gelmiş; ve hemen gidip içinde kendi keyfince yaşayabileceği güzel bir ev kiralamak üzere dışarı çıkmak için acele etmiş. Ama tam o sırada kapının çalındığını duymuş. Ayağa kalkıp kapıyı açmak için koşmuş ve kapıda o güne kadar hiç görmediği yaşlı bir kadın görmüş; kadın ona, “Çocuğum, bil ki, bu kutsal cuma günü, namaz vakti hemen hemen geçmek üzere; oysa ben daha henüz abdestimi almadım. Bundan dolayı senden içeri girmeme ve meraklı gözlerden uzak, abdest almama müsaade buyurmanı rica ederim,” demiş. Kardeşim de ona, “İşittim ve itaat ettim,” yanıtını vermiş ve kapıyı ardına kadar açarak onu mutfağa kadar götürmüş ve orada yalnız bırakmış.
     Birkaç dakika geçtikten sonra, yaşlı kadın gelip odasında kardeşimi bulmuş ve odadaki halı yerine kullanılan eski bir hasır parçası üzerinde oldukça acele birkaç secdede bulunmuş; sonra kardeşim için yürek parçalayıcı bir yakarmayla Tanrı’dan hayır dilemiş. Yaptığı iyilikten dolayı içi içine sığmayan kardeşim, ona teşekkür etmiş ve kemerinden iki altın dinar çıkararak bunları cömertlikle kadına vermiş. Yaşlı kadın bunları vakarla reddetmiş ve “Evladım, Allah bu denli cömert olduğun için senden razı olsun! Başkalarına, hatta benim gibi seni sadece ilk kez görenlere bile çabucak ısınıp ilgi göstermen de beni şaşırtmadı. Bana vermek istediğin paraya gelince, onu yine kemerine koy; yüzüne bakıp tahminde bulunulursa, sen fakir bir dervişsin! Ve bu para, hiçbir ihtiyacı olmayan benden çok, senin için gereklidir. Ve eğer sen, bunlardan ayrılmayı göze alabiliyorsan, cam eşyanı kırılmış görerek bunları sana veren soylu kadına geri vermelisin!” demiş.
     El-Aşar, “Nasıl? Bu iyi yürekli kadını sen tanıyor musun, anneciğim?” diye sormuş; sonra da, “Öyleyse, senden onu görebilmem için çare bulmakta yardımcı olmanı rica edeceğim,” diye eklemiş. Yaşlı kadın, “Oğlum, çok güzel olan bu genç kadın, bu cömertliği, genç, yakışıklı ve güçlü olduğun için sana duyduğu eğilimini anlatmış olmak üzere gösterdi. Oysa kocası neredeyse kudretsizdir ve yatakta onunla birleşirken, gecikmektedir; çünkü acınası bir çift dertli yumurtası vardır. Haydi kalk, tüm altın paralarını kemerine koy! Çünkü böylesine kilitsiz bir evde çalınabilir ve benimle birlikte gel! Çünkü sana bu genç kadının uzun zamandan beri hizmetinde olduğumu ve gizli hizmetleri için beni kullandığını söylemeliyim. Bir kez seni evine sokunca, sakın işi aceleye getirme! Her türlü tatlı sözü söyle, ama iktidarında olan her şeyi de yap! Böylece onu kendine bağlarsın; çünkü o da, kendinden yana, sana tüm zevkleri sağlamak için hiçbir şeyden kaçınmayacaktır ve sen onun güzelliğinin ve zenginliğinin tüm olarak sahibi olacaksın!” diyerek yanıt vermiş.
     Kardeşim yaşlı kadının bu sözlerini duyunca, ayağa kalkmış; kadının kendisine söylediği gibi yapmış ve yaşlı kadın yola çıkınca onu izleyerek ardından yürümeye başlamış; böylece birlikte yürüyerek kadının özel bir tarzda çaldığı büyük bir kapıya ulaşmışlar. Kardeşim çok heyecanlanmış ve mutluluğuna inanamamış. Yaşlı kadının verdiği işarete göre, çok güzel ve genç bir Rum köle, gelip nazikçe kapıyı açmış ve tatlı bir gülüşle onları içeri davet etmiş. Yaşlı kadın içeri girmiş, kardeşim de onu izlemiş ve genç Rum kızı tarafından büyük ve şahane bir salona sokulmuş; bu büyük malikanenin ortasında bulunan bu salonda altın işlemeli büyük ipek perdeler asılı imiş ve şatafatlı şekilde halı döşeli imiş. Ve kardeşim, orada tek başına kalınca bir divana oturup sarığını çıkarmış, dizlerinin üzerine koymuş ve alnını silmiş.
     Ancak oraya girmesinden sonra pek çok zaman geçmeden perdeler aralanmış ve benzersiz ve erkeklerin hayran bakışlarına göre eşi bulunmayan ve düşünülebilecek en güzel giysilerle donanmış bir genç kız belirmiş. Kardeşim El-Aşar, onu görünce ayağa kalkmış. Genç kız da onu görünce, gülen gözleriyle ona bakmış ve açık bırakılmış olan kapıyı acele kapatmış. Bunun üzerine kardeşimin yanına yaklaşmış, elini tutmuş ve onu altın işlemeli kadife divanın üzerine çekmiş. Orada, kardeşim ile genç kız arasındaki, kucaklaşarak, çiftleşerek, öpüşerek, ısırıklar ve okşayışlarla, zebbin saldırılarıyla, eğilip bükülmelerle; birinci, ikinci, üçüncü ve diğer vaziyetlerde çiftleşmelerle bir saat kadar süren sevişmeyi ayrıntılarıyla anlatmaya gerek yok!
     Bu çılgınca oynaşma ve sevişmeden sonra genç kız ayağa kalkıp kardeşime, “Gözümün nuru! Ben buraya geri gelmeden sakın yerinden kıpırdama!” demiş. Sonra kıvrak bir yürüyüşle çıkmış ve gözden kaybolmuş. İşte o sırada, gözleri alev saçan müthiş bir zenci birdenbire açılan kapıda belirmiş. Bu iri kıyım zenci, elinde, göz kamaştıran bir kılıç taşıyormuş. Ve dehşete düşen El- Aşar’a, “Allah belanı versin, ey sefil, ey orospu çocuğu! Ey zina çocuğu! Bu mekâna girmeye nasıl cesaret edebildin? Ey bir sürü caninin çürümüş taşaklarından firlamış tohumdan olma piç!” diye haykırmış.
     Oldukça ağır olan bu hakaret dolu sözlere kardeşim ne yanıt vereceğini bilememiş, dili tutulmuş ve tüm adaleleri sanki erimiş, cildi sararmış, bedeni çökmüş. Bunun üzerine zenci onu tutmuş, çırılçıplak soymuş ve işkencesini arttırmak için ona kılıcının düz yanıyla vurmaya başlamış, yirmi dört darbeden fazla vurduktan sonra, gövdesini kılıçla birçok yerlerinden delmiş; kardeşim yere düşmüş, zenci de onu öldü sanmış.
     Bunun üzerine korkunç bir sesle haykırmış; tuz dolu bir tepsiyle bir zenci kadın çıkagelmiş. Elindeki tepsiyi yere koymuş ve tuzu kardeşimin yaraları üzerine serpmiş. Çektiği müthiş acılara karşın kardeşim hâlâ canlı olduğunu anlarlar da işini bitirirler korkusuyla sesini çıkarmamış. Her yanını bu tuzla örttükten sonra onu bırakıp gitmiş. Bunun üzerine zenci ilkinden de korkunç bir sesle yeniden haykırmış; yaşlı kadın çıkıp gelmiş ve zencinin yardımıyla kardeşimin giysilerini, kemerini aramış ve oradaki tüm altınları almış; sonra da yine zencinin yardımıyla kardeşimi ayaklarından tutup odalar boyunca sürüklemiş. Avlunun bir yerindeki açıklıktan onu karanlık bir mahzene fırlatmış.
     Burası, yaşlı kadının, düzenbazlıkla kurbanlarını bu eve çektikten sonra, genç hanımının üzerine binen dinç sürücülerin işlerini bitirdikten sonra soyulup öldürülerek kokmasınlar diye bedenlerini tuzlayıp atmayı âdet edindikleri karanlık bir mahzenmiş.
     Dibinde kardeşim El-Aşar’ın bulunduğu mahzen, büyük ve karanlık bir yermiş. Ve daha önce atılan cesetler üst üste yığılarak orada yatıyormuş. Yaralarından ve düşmesinden dolayı hiç hareket edemeden iki gün süreyle kardeşim orada kalmış. Ama şansı yüksek ve övülesi Tanrı sayesinde, kardeşimin her yanını kaplayan tuz kanının cerahatlanıp akmasını engelleyerek iyileşmesine neden olmuş. Yaraları kabuk bağlamaya ve biraz gücünü toplamaya yönelince, kardeşim, cesetlerin arasından sıyrılmış ve dip taraftan sızan zayıf bir ışığın güdümünde mahzende sürünerek ilerlemiş; bu ışık, mahzeni çevreleyen duvarın üzerindeki bir menfezden geliyormuş. Büyük bir zahmetle bu menfeze kadar ulaşmış ve oradan mahzenin dışındaki güneşin parıldadığı alana çıkmış.
     Buradan evine gitmek için acele yola çıkmış; ben de gidip onu evinde buldum ve bitki usareleri ve yapraklarından oluşan bakım yöntemimle onu iyileştirdim ve belli bir süre geçtikten sonra, kardeşim tümden iyileşti ve kendisine çektirilen acıları o da yaşlı kadına ve öteki ilgililere çektirmeye karar verdi. Bu yüzden yaşlı kadını aramaya başlamış; izlerini takip ederek hanımını tatmin ettikten sonra başlarına ne gelecekse onu görecek olan gençleri çekmek için her gün geldiği yeri saptamış. Ayağının bastığı yerden emin olunca, altın izlenimi verecek şekilde cam parçalarıyla doldurduğu bir kemeri beline sararak, uzun giysisinin altına kılıcını saklayarak bir İranlı yalancı tacir kılığına bürünmüş; gidip orada yaşlı kadının gelmesini beklemiş; o da çok gecikmeden ortaya çıkmış. Hemen kadının yanına yaklaşmış, dilimiz Arapça’yı pek konuşamıyormuş gibi yaparak kadına, “İyi yürekli hatun, ben bir yabancıyım ve ülkemden getirerek sattığım malların bedeli olarak kemerime koyduğum şu yeni altın dinarları tartıp değerlendirmek üzere hassas bir teraziyi nerede bulabilirim, acaba?” demek için kaba bir Farisî dili konuşmasını taklit etmiş.
     Lanetli kadın ona, “Tam sana yardım edecek kişiye rastladın delikanlı! Çünkü senin gibi iyi bir çocuk olan oğlum, meslekten sarraftır ve sana memnunlukla terazisini ödünç verir! Gel de seni onun yanına götüreyim!” diye yanıt vermiş. Kardeşim de ona, “Öyleyse önüme düş!” demiş.
     Kadın önde, kardeşim de onu izleyerek söz konusu olan eve gelinceye kadar yürümüşler. Ve genç Rum hizmetçi, hoş bir şekilde gülerek onlara kapıyı açmış; yaşlı kadın da ona yavaş sesle, “Bu kez hanımımıza sağlam adaleli ve eti yağlı birini getirdim!” demiş. Ve genç cariye kardeşimi elinden tutarak ipekli kumaşlarla donatılmış salona götürmüş, onunla birkaç dakika oyalandıktan sonra, gidip hanımına haber vermiş; o da biraz sonra gelip kardeşimle ilk kez giriştiği ilişkiyi yenilemiş; burada bunun ayrıntılarını anlatmanın hiçbir yararı yok.
     Sonra çekilmiş ve birdenbire elinde yalın kılıcıyla o korkunç zenci belirmiş; daha önceki gibi davranarak kardeşimden kalkıp kendisini izlemesini haykırmış. Bunun üzerine zencinin ardından yürüyen kardeşim, Acem giysisinin altından kılıcını birdenbire çıkarmış ve bir vuruşta zencinin başını uçurmuş. Kafanın yere düşmesinden çıkan sese, zenci kız koşarak gelmiş ve onu da aynı şekilde öldürmüş; sonra da Rum kölenin başını bir vuruşta uçurmuş. Sonra sıra, koşarak ganimetten payını almaya gelen yaşlı kadına gelmiş. Kardeşimi elinde kılıç, üstü başı kan içinde görür görmez, kadın bayılmış ve yere düşmüş; kardeşim saçlarından tutup ona, “Beni tanıdın mı yaşlı orospu, orospu çocuğu, ey kokuşmuş felaket?” diye haykırmış. Yaşlı kadın ona, “Oh efendim, seni tanıyamadım!” diye yanıt vermiş. Kardeşim, “Öğren öyleyse, ey yaşlı zebb yutucu! Ben abdest almak üzere evine geldiğin kişiyim, ey yaşlı maymun kıçı! Buraya getirip hanımınla çiftleştirdiğin, sonra da ayağından sürüyerek mahzene attığın kişi!” demiş. Bunları söyledikten sonra, kardeşim, kılıcının tek bir vuruşuyla kadını doğrayarak iki parçaya ayırmış; bunu yaptıktan sonra da kendisiyle iki kez çiftleşen genç kadını aramaya koyulmuş.
     Onu hemen, giyinip koku sürünürken, tenha bir odada bulmuş. Kadın, onu görünce müthiş bir çığlık atmış ve hayatını bağışlaması için ayaklarına kapanmış ve kardeşim kadının kendisine sağladığı ve kendisiyle birlikte paylaştığı gerçek zevkleri düşünerek onu cömertçe bağışlamış ve ona, “Ama nasıl oluyor da seni bu evde buluyorum ve kendi ellerimle öldürdüğüm o korkunç zencinin yönetimine rıza gösteriyordun? Kim bilir sana ne kötülükler etmiştir?” demiş. Kadın, “Efendim, bu belalı evde hapsolunmazdan önce kentin zengin tacirlerinden birinin evinde yaşıyordum; kocakarı bu evin tanıdıklarından biriydi; çoğu zaman gelir, bizi ziyaret eder ve bana karşı özel bir bağlılık gösterirdi. Günün birinde benim yanıma geldi ve bana ‘Bugüne kadar görülmedik zenginlikte, benzerini dünyada daha kimsenin görmediği bir düğüne davetliyim. Seni de birlikte alıp götüreceğim!‘ dedi.
     Ona, ‘Olur, emrin başım üstüne!‘ diyerek yanıt verdim. Kalktım, en güzel giysilerimi giydim ve yanıma yüz dinar içeren bir kese aldım ve yaşlı kadınla yola çıktım. Hemen yaşlı kadının beni içeri aldığı bu eve geldik ve ben burada hile yoluyla, acımasızca zencinin ellerine düştüm ve baskısı altına girdim. Benim bekâretimi bozduktan sonra, cebirle beni burada tuttu ve yaşlı kadının tuzağına düşürdüğü zengin gençlerin hayatı pahasına caniyane girişimlerinin gereci yaptı. Ve böylece üç yıldan beri, bu sefil kadının ellerinde bir oyuncak oldum,” diye yanıt vermiş.
     Bunun üzerine kardeşim ona, “Ne kadar bahtsızmışsın! Ama, söyle bana, acaba buraya düştüğünden beri, bu canilerin topladığı servetin miktarının ne kadar olduğunu bilebiliyor musun?” diye sormuş. Kız, “Kuşkusuz, epeyce! Gerçekte, bu kadarını tek başına taşıyabilir misin diye kuşku duymaktayım! Çünkü on adam bile olsa, yetmez herhalde! İstersen, gel kendi gözünle gör!” diye yanıt vermiş. Ve kardeşimi alıp içi tüm ülkelerin parasıyla ve çeşit çeşit keselerle dolu bir kasa göstermiş.
     Gördüğü manzara karşısında kardeşimin gözleri kamaşmış ve hareketsiz kalmış. O zaman kız ona, “Bu kadar altını buradan çıkarmanın yolu da böyle olmasa gerek! İyisi mi, sen git, birkaç hamal tut, onları getirip bunca serveti taşıt! Ve bu sırada, ben de onları taşınacak hale getireyim!” demiş.
     Kardeşim, bunun üzerine, hamal bulmak için acele etmiş ve bir süre geçtikten sonra, her biri boş birer küfe taşıyan on hamalla geri dönmüş. Ama, eve ulaşınca, cümle kapısını ardına kadar açık bulmuş ve genç kadının da, büyük kasayla birlikte yok olduğunu görmüş.
     Bunun üzerine başlıca zenginlikleri kendi başına alıp götürmek için onun kendisini kandırdığını anlamış. Bununla birlikte, evde kalan tüm güzel şeyler ve dolaplarda saklanan tüm değerleri, geri kalan günlerinde onu zengin kılabilecek olan tüm eşyayı görerek teselli bulmuş. Kendi kendine bunları gelip ertesi gün taşıtmayı kararlaştırmış ve yorgunluktan ölecek gibi olduğundan, büyük görkemli yatağa uzanmış ve uyumuş.
     Ertesi gün, uyandığında, yöresinin, valinin yirmi muhafızıyla çevrilmiş olduğunu görerek son derece şaşırmış; bunlar kendisine, “Hemen kalk ve bizimle valinin huzuruna çık! Seni görmek istiyor!” demişler. Ve onu alıp götürmüşler, evin kapısını da kapayıp mühürlemişler. Onu valiye teslim etmişler. Vali ona, “Senin tüm öykünü ve işlediğin cinayetleri ve yaptığın hırsızlıkları öğrendim,” demiş. Bunu duyan kardeşim “Ey vali, benden güvenliğimi esirgeme de, sana her şeyin gerçeğini anlatayım!” diye haykırmış. Bunun üzerine vali ona, güven işareti olarak küçük bir mendil vermiş; kardeşim de ona, başından sonuna kadar tüm bu öyküyü anlatmış; ama onu burada yeniden anlatmanın hiçbir yararı yok.
     Sonra kardeşim, “Şimdi, ey adaletli ve dürüst vali, istersen, bu evdeki her şeyi seninle eşit koşullarda paylaşmaya razıyım!” diye eklemiş. Ancak vali ona, “Nasıl! Paylaşma önerisinde bulunmaya cesaret ediyorsun ha! Oysa vallahi sen hiçbir şey almayacaksın! Çünkü hepsini ben alacağım, sana da bir şey kalmayacak! Yine de kendini, yaşamını kurtardığın için çok bahtlı saymalısın! Zaten hemen kenti terk etmen ve bir daha da ortada görünmemen gerek! Yoksa, en kötü cezalara çarptırılırsın!” diye yanıt vermiş. Ve Vali, halifenin tüm parayı sırf kendi yararı için kaldırmış bulunduğunun öyküsünü öğrenmesinden korkarak kardeşimi sürgüne yollamış. Ve kardeşim böylece uzaklara gitmek üzere kenti terk etmek zorunda kalmış. Ama baht hükmünü tam yerine getirsin diye, daha kentin kapısından çıkar çıkmaz haydutların saldırısına uğramış; kendisinde ne para ne de değerli eşya bulamayınca, üstündeki giysilerini almakla ve onu çırılçıplak bırakmakla yetinmişler; epeyce de sopa çekmiş ve ellerini boş çıkardığı için kulaklarını ve burnunu da kesmişler.
     Ve ben, ey Emir-ül Müminin! Bu zavallı El-Aşar’ın başına gelenleri tam o sırada öğrendim. Gidip onu aradım ve onu bulmadıkça rahat edemedim. Sonra onu alıp evime getirdim, şefkat gösterip tedavisini sağladım; bundan sonraki yaşantısı için yiyip içmesini de kendi üzerime aldım.
     El-Aşar’ın öyküsü işte böyle. Ama altıncı ve sonuncu kardeşimin öyküsü de, ey Emir-ül Müminin, istirahat için çekilmenden önce anlatılmaya değer!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz