Bodhısattva’nın Hikâyesi
Bodhısattva’nın Hikâyesi

Bodhısattva’nın Hikâyesi

     Bodhisattva dünyaya tıpkı Bebek İsa gibi Noel gecesinde gelmişti. Çok güzel bir çocuktu. Çıplaktı, açtı. Giydirmeseler giyemez, içirmeseler içemezdi. Zavallılığın bütün acısıyla büyüdü. Dünyadaki mahlûklara benzeyen oyuncaklar verdiler, onlarla avundu.
     Kendine söylenen masallarla uyudu. O masalları söyleyenler bir zaman geliyor, bir yere gidip artık dönmüyorlardı. Bodhisattva çocuk onları soruyor, yalnız gelmeyeceklerini biliyordu. Acılar gittikçe derinleşmeye, ıstıraplar gittikçe artmaya başladı. Gidip gelmeyenler çoğaldı. Çocuk;
     “Bir gün ben de gideceğim değil mi? Gelmeyeceğimi biliyorum ama nereye gideceğimi bilseydim bari…” dedi.
     “Oraya gidenlerden dönen olmadığı için biz de soracak kimseyi bulamadık,” diye cevap verdiler.
     Çocuk kendi kendine düşündü:
     “Çok fena… Mademki bilen yok, ben de bilmeyeceğim. Bu bilgisizlik içinde niye doğdum? Ah… Bu şimdiki yaşamam neye yarar ki?” diyordu.
     Etrafındakiler; “Bunları düşünme, düşünmekle hiçbir şey halledilmiş olmaz. Bir devir geçireceksin. Bunu hoş geçirmek lazımdır,” dediler.
     Çocuk hazlar dünyasına daldı.
     Badem ağaçlarının çiçek açtığını görüp gülümsüyor, kuşların uçup gidişlerine gıpta ile bakıyor, güneşe, böceklere, yapraklara, hayvanlara ve insanlara sonsuz bir sevgi duyuyordu. Fakat badem ağaçları yapraklarını döküyor, kuşlar ötmez oluyor, güneş kararıyor, hayvanlar ve insanlar ölüyorlardı.
     “Neye yarar? Bağlandığım ve hazla seyrettiğim şeyler benden ayrılıyorlar; şu halde ne onlara, ne de başka bir şeye bağlanmama imkân kalmıyor,” diye düşündü.
     “Bağlanma… Hiçbir şeye bağlanmadan sev ve arzu et,” dediler.
     Bodhisattva çocuk büyümüş, delikanlı olmuştu. Önce kendisine söylenen bu sevgiyi öğrenmek istedi. Bunun, üçüncü bir insanı vücuda getirmek için iki insanın birbirine duyduğu yakınlık olduğunu anlattılar. Buna çok şaşırdı.
     “Başka bir insanı da benim gibi sefalete düşürmek için doğmasına yardım etmekle ne zalim bir iş görmüş olacağım. Bu hal yaşayan varlıkları öldürmekten daha ağır bir şey değil mi?” diyordu.
     Fakat üçüncü bir insanı dünyaya getirmeden bu yakınlık oluyor ve bundan garip bir haz duyuyordu. Yalnız, her hazzın sonunda bütün vücuduna yayılan bu yorgunlukla omuzları çöküyor ve rengi donuklaşıyordu. Her haz biraz daha yorgunluğunu artırıyor ve çocuk şifa bulmaz bir dertle içine çekiliyordu.
     Bu avunmak değildi. Bu sevgi, acı ve zararlı bir sevgi idi. Bodhisattva çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa doğru bu yorgunluk verici sevgi ile her sene biraz daha çökmüş ve yıpranmış bir halde ömür sürüyordu. Artık güzel bir çocuk değil, çirkin bir mahlûk olmuştu. Ne gözlerinde o saf ışıltı, ne derisinde o kadife yumuşaklığı, ne kalbinde o sonsuz muhabbet vardı. Ona hâlâ;
     “Dünyada ne güzel şeyler var, onları sevsene!” diyorlardı.
     Dünyada güzel şeyler vardı ama onların hepsini tecrübe etmişti. Kuşa elini uzatırken uçmuş, dalı yakalarken çiçeklerini dökmüş, içini hazla ısıtan güneşe bakarken bulutlarla örtülmüştü. Okşamak isteyen bu el adeta her şeyi öldüren bir şeamet timsali olmuştu.
     “Acıyorum… Acıyorum… Günahlarla dolu bu elle hiçbir şey tutmak istemiyorum,” diyordu.
     Bir gün en büyük günahını da yaptı ve bir insanın doğumuna sebep oldu. O insan doğarken en sevdiği başka bir insanı, kendi babasını kaybetti. Bodhisattva hayret ve dehşet içinde kaldı.
     “Sefalet ve felaket… Her yerde müthiş bir felaket gizli… Bu susuzluk, bu isteyiş bende oldukça, felaketleri de kendime davet edip duracağım,” diyordu.
     Evet, o her şeyi kendine çektiği için felaketler de kendiliklerinden ona koşuyorlardı. Bu susuzluk ona okyanusları içirecek bir arzu vermişti. Kanmıyor, daima istiyor, istedikçe de felaketi ve sefaleti çoğalıyordu.
     Bir gün yine karşısına istediği, arzu ettiği bir insan çıktı. Bu insan çok uzak semalardan gelmiş gibi egzotik, yorgun hatları olan bir kadındı ve ona hiç bilmediği bir şeyden bahsetti.
     “Vermek…” diyordu. “Sormadan, beklemeden, almadan vermek… Hiçbir hazza benzemeyen bu hazzı tatmayı tecrübe ettim.”
     Her akşam hava kararırken bunları söylüyor ve karşısında uzun uzun ağlıyordu.
     Bodhisattva düşündü:
     “Hazzın ağlattığını kim görmüş? Bu haz olsa uçan kuşların kanatlarına bir an takılan gözlerimiz gibi, çiçekleri koklayan burnumuz gibi, tatlıları yiyen ağzımız gibi, buseleri içen dudaklarımız gibi sevinç verir ve bizi gülümsetirdi. Bu haz değildir. Hazların hazzı değildir… Bu kadın bana bilmediğim şeylerden bahsediyor. Fakat mademki onun öğrendiği ve bildiği bir şey var, bunu ben de öğrenebilirim… Bu garip şeyi öğrenmeliyim. Belki hakiki haz da odur,” diyordu.
     “Susuzum, ummanları içtim kanmadım, ben almaya alıştım, nasıl verebilirim ve neyi vereyim?” diye sordu.
     Kadın;
     “Ver, nen varsa ver, artık vermenin zamanı geldi; vermemek ve sevmemek elinde değil…” dedi.
     Bodhisattva büyük ilhama kavuşmuştu. Hayal âleminden gelen bütün o sular kurudu, ummanlar tükendi. İkisi de boşlukta idiler.
     “Ver, nen varsa ver!”
     “Kime? Kime?”
     Bütün hayal âleminden gelen şeyler geldikleri yere çekilmiş, onları boşlukta bırakmıştı. Karşısında ondan başka bir şey yoktu.
     “Ver! Ver!”
     Bir şeyi kalmamıştı. Ellerini açtı.
     “Ver! Ver!”
     Gönlünü açtı.
     “Ver! Ver!”
     Bir tek şeyi, en güzel şeyi kalmıştı; sevgisi. Onu da nihayet ona verdi.
     Göklerden bilinmez tatlı ilahiler ve nurlar boşandı. İlhama kavuşan Bodhisattva ağlatıyordu. Şimdi o da hazların hazlarını öğrenmişti. İçinden tatlı bir yanış, bir nefes duydu. Bu nefesi bile almıyor, adeta veriyordu. Bu ilahiler göklerden değil, nefes halinde içinden dökülüyordu.
     İçinde anlatılmaz güzellikler olduğunu gördü. Şimdiye kadar aldığı şeyler onları örtmüş, ummanın suları bütün içini boğmuştu.
     “İlhama (Boddhi’ye) kavuştum, senin sayende kavuştum. Al… Al! Her şey senin olsun!” dedi.
     Ve Bodhisattva öldü…    

(Hint Öyküsü–Derleyen: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir