Berberin Altıncı Kardeşi Şakalik’in Öyküsü

B

     Ey Emir-ül Müminin, ona Çatlak Çömlek anlamında Şakalik derlerdi. Ve kardeşlerimin içinde dudakları, yalnız dudakları değil, zebbi de kesik olan odur. Ve zebbi de, dudakları da son derece şaşırtıcı koşullarda kesilmiştir.
     Şakalik adındaki bu altıncı kardeşim, yedimizin içinde en fakiri idi; hem de sözcüğün tam anlamında fakir. Hepimiz gibi onun da babamın mirasından eline geçen yüz dirhemin sözünü etmiyorum. Çünkü bu yüz dirhem eline geçer geçmez, ömründe bu kadar parayı bir arada görmemiş olan Şakalik, Dicle’nin sol yakasındaki kötü kişilerle bir gecede yiyip bitirmişti. Dolayısıyla bu fani dünyadaki boş zenginliklerle övünecek durumda değildi ve onun tatlı dili ve tuhaflıklarından hoşlanarak kendisini evlerine kabul eden kimselerin verdikleri sayesinde geçinip gidiyordu.
     Günün birinde, Şakalik, mahrumiyetlerle bitkin gövdesini ayakta tutacak bir şeyler aramak üzere dışarı çıkmış; sokaklarda yürürken, kendisini, birkaç merdiven çıktıktan sonra ulaşılan büyük bir kapıdan içerisine girilen şahane bir evin önünde bulmuş. Merdivenlerde ve kapı önünde hizmetçiler, genç köleler, görevliler ve kapıcılar varmış. Kardeşim Şakalik, orada bulunan birilerinin yanına yaklaşmış ve bu harika evin kime ait olduğunu sormuş. Kendisine, “Bu bina, şahın oğulları arasında bulunan birinin mülkiyetindedir!” diye yanıt vermişler.
     Bunun üzerine kardeşim merdivenlerin bitimindeki kapı önünde büyük bir sırada oturan kapıcılara yaklaşarak Allah rızası için bir sadaka istemiş. Ona, “Sen böyle nereden geliyorsun! Ve sadece içeri girip efendimizin huzuruna çıkmakla hemen lütuflarına uğrayacağını bilmiyorsun!” diye yanıt vermişler.
     Bunun üzerine kardeşim içeri girmiş ve büyük kapıdan geçerek geniş bir avluya, oradan da bir bahçeye çıkmış. Bu bahçede en güzel ağaçlar ve ötücü kuşlar varmış. Avlu da en güzelinden beyaz, siyah mermerle döşenmiş; bahçe, insanoğlunun gözünün benzerini görmediği kadar bakımlı imiş. Çevresini boydan boya çeviren kameriyeler mermer kaplıymış, arkasında da öğle sıcağında oturanlara gölge sağlayacak ipek perdeler asılı imiş. Kardeşim yürümesini sürdürmüş ve zemini mavi, yeşil ve sarı renklerle, üzerlerine yapraklarla çiçeklerin birbirine karıştığı desenler işlenmiş porselen karolarla döşenmiş büyük salona girmiş. Salonun ortasında kaymaktaşından yapılmış, oldukça tatlı bir ses vererek akan suyun boşaldığı bir havuz varmış. Döşemenin yüceltisinde, desenleri harika renklerle oluşturulmuş bir halıyla kaplı büyücek bir şilte üzerinde, altın işlemeli ipek yastıklara keyfince yaslanmış, uzun beyaz sakallı, yüzü güzel bir gülüşle aydınlık, yaşlı bir ihtiyar oturuyormuş.
     Kardeşim yaklaşıp güzel sakallı ihtiyara, “Barış senin üzerine olsun!” diyerek selam vermiş. İhtiyar da hemen ayağa kalkarak, ona “Merhametli Tanrı’nın barışı ve iyilikleri senin üzerine olsun!” diyerek yanıt vermiş ve “Ey adını bilmediğim kişi, benden ne istersin?” diye sormuş. Kardeşim de, “Efendim, senden sadece sadaka dilerim. Çünkü açlıktan ve yoksulluktan bitkinim,” diyerek yanıt vermiş.
     Bu sözleri duyunca, ihtiyarın yüreği merhametle dolmuş ve kardeşimin bahtsız durumunu öğrenmekle öylesine kederlenmiş ki, neredeyse giysilerini yırtacak hale gelmiş ve “Aman yarabbi! Ben bu kentte yaşıyor olayım da, senin gibi birisi açlık içinde olsun! Gerçekten bu benim asla sabredip dayanacağım bir şey değildir!” diye haykırmış. Kardeşim de iki elini göğe kaldırarak, “Allah senden razı olsun! Ve cömertliğini kutsasın!” diye haykırmış.
     İhtiyar, “Senin burada kalıp benimle yemeğimi paylaşman ve soframın tuzunu tatman gerek!” demiş. Kardeşim de, “Efendim, sana teşekkür ederim, ama ben aç kalmaya daha fazla dayanamayacağım, yoksa açlıktan ölürüm!” diye haykırmış. Bunun üzerine ihtiyar ellerini birbirine çırpmış ve hemen gelen genç köleye, “Çabuk! Çabuk gümüş leğen ve ibriği getir de ellerimizi yıkayalım!” demiş. Kardeşim Şakalik’e de, “Ey misafirim, yaklaş da ellerini yıka!” demiş.
     Bu sözler üzerine ihtiyar ayağa kalkmış ve genç köle yeniden ortaya çıkmadığı halde, görünmeyen bir ibrikten üzerlerine su akıtılıyormuş gibi ellerini ovuşturmaya başlamış. Bunu görünce kardeşim Şakalik ne düşüneceğini bilememiş; ama ihtiyar sırası gelince onun da yıkanmasında ısrar edince, bunun bir şaka olduğunu düşleyerek gelip tıpkı ihtiyar gibi el yıkama hareketleri yapmaya başlamış. Bunun üzerine ihtiyar, “Hey siz oradakiler, sofrayı serin ve bize acele yiyecek getirin! Çünkü bu zavallı çok fena acıkmış!” demiş.
     Bu sözleri duyar duymaz birçok hizmetkâr belirmiş ve oradan oraya koşuşmaya başlamışlar; hepsi sanki sofra kuruyor, üzerini çeşitli yiyecekler ve ağzına kadar dolu tabaklarla donatıyormuş gibi hareketler yapıyormuş. Ve Şakalik, çok aç olmasına karşın, kendi kendine, fakirlerin, zengin takımının kaprislerine uymak zorunda bulunduğunu düşünmüş ve en küçük bir sabırsızlık alameti göstermemeye gayret etmiş.
     Bunun üzerine ihtiyar ona, “Aziz misafir, buyur şöyle benim yanıma otur! Acele gel de soframa onur ver!” demiş. Kardeşim de gelip bu hayali sofrada onun yanına oturmuş ve ihtiyar hemen tabaklara uzanarak oradan lokma lokma yemek alarak ağzına götürür, çene ve dudaklarını oynatarak bunları yer ve gerçekten çiğner gibi hareketler yapmaya başlamış; kardeşime de “Aziz dostum, benim evim senin demektir, sofram da sofran! Onun için sıkılma, utanma, karnını doyurmaya bak! Hele şu ekmeğe bak! Ne kadar beyaz ve ne kadar iyi pişmiş, değil mi? Ne dersin?” diye sormuş.
     Şakalik, “Bu ekmek gerçekten çok beyaz ve de öylesine lezzetli ki, ömrümce benzerini tatmamıştım!” demiş. İhtiyar da, “İnanırım,” diye cevap vermiş. “Bunu pişiren zenci kadın
pek ustadır, onu ben beş yüz altın dinara satın aldım! Fakat, aziz misafirim, fırında pişirilmiş, kare şeklinde kesilmiş şu tereyağlı, kıymalı yemekten de buyursana! İnan ki bunu yaparken aşçı, ne iyice kıyılmış eti sakınmış, ne ayıklanmış ve iyice ufalanmış unu, ne de kakule ve karabiberi! Haydi ye! Zavallı acıkmış kişi! Ve bana, tadı, kokusu ve çeşnisi hakkındaki düşüncelerini söyle!” demiş. Kardeşim de, “Bu mantı damağıma tat, kokusu içime ferahlık verdi. Aşçının marifetine gelince, size diyebilirim ki, hükümdarın sofrasında bile benzer tadı bulamazsınız!” demiş ve bu sözleri söyleyerek Şakalik, çiğner gibi çenelerini oynatmaya, yanaklarını hareket ettirerek yutkunmaya başlamış; sanki bütün bunları gerçekten yemek yiyor gibi yapıyormuş.
     İhtiyar, “Beni ne kadar memnun ettin değerli misafirim! Ama bu övgüleri hak etmediğimi düşünüyorum; sana daha ne ikram etsem ki? Şu sol yanında bulunan fıstık, badem, pirinç, kuru üzüm, tarçın ve karabiber ve de kıyılmış kuzu ciğeri karışımıyla doldurulmuş kızartılmış tavuğa ne dersin? Hele hoş kokusuna ne buyurursun?” demiş. Kardeşim, “Allah! Allah! Bunların kokusu ne güzel, tadı ne hoş, çeşnisi ne mükemmel!” diye haykırmış.
     İhtiyar, “Gerçekten, sen benim mutfağım hakkında çok nazik ve hoşgörülü konuşuyorsun! Ben de, sana şu eşsiz yemekten kendi elimle tattıracağım!” demiş ve sanki sofrada bulunuyormuşçasına bir tabaktan bir lokmalık yemek almış gibi elini kardeşimin ağzına doğru uzatmış ve bu sırada ona, “Al bu lokmayı ye! Aziz misafirim, bana iştah açıcı salçası içinde yüzen bu patlıcan dolması hakkındaki fikrini açıkla!” diyormuş. Kardeşim de boynunu uzatarak, ağzını açarak lokmayı yutmuş gibi yapmış ve gözlerini zevkten kapatarak, “Ya Allah! Bu ne hoş ve sindirimi ne kolay yemek böyle! Duyulmadık bir zevkle ifade etmek isterim ki, senin evinin dışında böylesine lezzetli patlıcan dolması yemedim! Usta ellerle kıyılmış kuzu eti, haşlanmış nohut, Şam fıstığı, kakule tanesi, Hindistan cevizi, karanfil, zencefil, karabiber ve kokulu etlerle doldurulmuş ve koku ve lezzet veren bütün bu şeyler nasıl ölçülü kullanılmış, onun da farkındayım!” demiş.
     İhtiyar, “Açlığını ve nezaketini düşünerek senin bu tabakta bulunan kırk patlıcan dolmasını yutmanı rica edeceğim!” demiş. Kardeşim de, “Bunların hepsini yiyip bitirmek benim için hiç de zor değil! Çünkü bunlar sütannemin göğsü kadar nefis ve damağımı genç kız parmaklarından da hoş okşuyor!” demiş. Ve kardeşim her bir patlıcan dolmasını birbiri ardından alarak yutuyor ve başını sallayarak ne kadar hoşlandığını belirtiyor ve dilini damağına yapıştırarak ağız şaklatıyormuş. Ve kendi kendine tüm bu yemekleri düşleyerek, açlığı katlanılmaz bir hale geliyormuş ve yine kendi kendine, bütün bu yemekler yerine açlığını bastırmak için sadece öğütülmüş bakladan ya da mısırdan yapılmış kuru bir ekmek yese de razı olacağını düşünüyormuş. Ama bu duygusunu belirtmemek için de çaba sarf ediyormuş.
     O sırada ihtiyar ona, “Değerli misafirim, konuşmaların yüksek düzeyde ve şahların ve büyük kişilerin huzurunda yemek yemeye alışık birinin konuşmaları! Ye dostum, afiyetler olsun, hazmı kolay olsun!” diyormuş. Kardeşim de, “Gerçekten, et yemeklerinden artık epeyce yedim!” yanıtını veriyormuş. O zaman ihtiyar ellerini birbirine çırpmış ve “Hey oradakiler! Bu tabağı kaldırın! Ve bize tatlı getirin! Tüm tatlılardan, reçellerden ve seçkin meyvelerden getirin!” diye seslenmiş. Bunu duyan genç hizmetçiler hemen oraya buraya gidip gelmeye ve ellerini hareket ettirmeye başlamışlar ve ellerini yuvarlayarak yukarı kaldırıp başları üzerinde tutmuşlar ve sanki art arda sofra değiştirir gibi davranmışlar. Sonra ihtiyarın bir el hareketiyle çekilip gitmişler.
     İhtiyar da kardeşim Şakalik’e, “Şimdi aziz misafirim, tatlıya sıra geldi. Evvela hamur işlerinden başlayalım! Şu ince, hafif, sapsarı hamurdan yapılmış altın gibi sarı, yuvarlak ve badem, şeker ve narla donanmış olarak tabakta gördüğün kadayıf tatlısına ne dersin! Allah aşkına bir iki tanesini tat! Ne dersin? Şurup tam kıvamını bulmuş mu, tarçın tozu üzerine yeterince serpilmiş mi? İnsan hiç bıkmadan bunlardan on beş tane yiyebilir; ama şu işlemeli bakır tabaktaki künefeye de yeterli yer ayırmalı! Bak, benim tatlıcıbaşım ne kadar usta! Şu hamur yumağını ne kadar sanatkârca yuvarlamış! Allah aşkına! Acele et de, şurubu akıp gitmeden damağında tadını duy! Ne kadar narin! Bak! Üzerine gül suyu ve dövülmüş fıstık serpilmiş şu muhallebiye bak! Şu porselen tabaktaki dövülmüş kaymağa, onun portakal çiçeği suyuyla ve diğer hoş kokularla oluşturulmuş lezzetine bak! Ye, aziz misafirim, sakınmadan elini tabaklara daldır!” demiş. Ve ihtiyar sanki gerçekmiş gibi, elini ağzına oburca götürerek, yutarak kardeşime örnek oluşturuyormuş.
     Kardeşim de onu mükemmel taklit ediyor, ama aslında gerçekten oburluk ve açlık duyarak ağzından sular akıtıyormuş. İhtiyar, “Şimdi de reçellere ve meyvelere geçelim! Reçelden yana, benim aziz konuğum, sırf görebildiklerini seçme sıkıntısına katlanman yeter! Şurada önünde, kuru şekerlemeler var, şurada reçeller! öbürleri de gönlümü çekiyor ya, ben sana kendi tercihim olan kuru şekerlemeleri tavsiye ederim. Geniş, ince dilimler şeklinde sıralanmış, ağızda eriyiveren, albenisi olan şu saydam ve pırıl pırıl kayısı şekerlemesine bak! Şu şekerle billurlaşmış, amberle kokulandırılmış ağaçkavunu şekerlemesine bak! Ya da goncagül şekli verilmiş, gülün taçyaprağı ya da portakal çiçeğinin taçyaprağı şeklindeki keklere bak! Şu, hele şu, bir gün benim ölümüme neden olacak! ötekileri bir an bir yana bırak da, kıyılmış badem ve karanfil tanesiyle süslenmiş şu hurmadan yemeye bak! Bunu bana Kahire’den getiriyorlar. Çünkü Bağdat’ta çok iyi yapamıyorlar. Bundan dolayı Kahire’deki dostlarımdan birine bana bu lezzetli tatlıdan yüz çömlek göndermesi için ricada bulundum. Ama her ne kadar iştahın ve acele yiyişin beni son derece onurlandırıyorsa da, pek hızlı gitme! Senden özellikle üzerine dövülmüş ceviz dökülmüş, miskle kokulandırılmış şu havuç şekerlemesi üzerindeki görüşlerini açıklamanı istiyorum!” demiş.
     Kardeşim Şakalik, “Oh! Bu tatlı benim tüm düşüncelerimin ötesindedir ve damağım onun verdiği tatların tapınağıdır. Ama benim zevkime göre, içine konan misk biraz fazla kaçmış!” demiş, İhtiyar da ona, “Oh hayır, oh hayır! Hayır ben öyle bulmuyorum; aksine! Ben bu kokuya alışkınım, ambere de! Ve aşçılarım ve tatlıcılarım, bunlardan yediğim tüm şekerlemelere, hamur işlerine ve tatlılara bol bol katmak için emir almışlardır. Misk ve amber ruhumu uyanık tutan iki destektir!” diye yanıt vermiş.
     İhtiyar, “Ama sakın bu meyveleri unutma! Zira anlıyorum ki, midende daha yer var. İşte limonlar, muzlar, incirler, taze hurmalar, elmalar, ayvalar, üzümler ve daha niceleri karşında! Ve yine işte taze bademler, fındıklar, taze cevizler ve diğerleri! Ye, benim değerli misafirim!” diyerek sözünü sürdürmüş. Ama kardeşim, hava çiğnemekten yorulan çenelerini artık oynatamaz olmuş; midesi de bütün bu güzel şeylerin durmadan hatırlatılmasından görülmedik şekilde tahrik edilmiş olarak, “Efendim size doyduğumu ve gırtlağımdan bir lokma daha bir şey geçmeyeceğini itiraf etmek zorundayım!” demiş. İhtiyar da, “Senin bu kadar tez doymuş olmana çok şaştım! Öyleyse içelim! Henüz içmeye başlamadık!” diyerek yanıt vermiş.
     Bunun üzerine ihtiyar el çırpmış, yenleri ve giysilerinin uçları özenle kıvrılmış genç çocuklar koşup gelmişler ve her şeyi kaldırır, sonra da sofraya iki bardak, sürahiler, kulpsuz testiler ve ağır ve değerli çömlekler koyar gibi hareketler yapmışlar. Ve ihtiyar, sanki bardaklara şarap doldurur gibi yaparak bunlardan birini kendi eline almış, diğerini de kardeşime sunmuş. O da bunu memnunlukla alıp ağzına götürmüş ve içer gibi yapmış ve “Allah! Ya Allah! Ne hoş bir şarap bu!” demiş. Ve duyduğu zevkle göğsünü okşar gibi bir hareket yapmış. Ve ihtiyar yıllanmış şarap dolu büyük bir testiyi eline alır gibi yapmış ve oradan zarif bir hareketle güya bardağına şarap doldurmuş. Kardeşim de güya yeniden içmiş. Kardeşim bütün bu içtiklerinin verdiği sarhoşlukla iyice başı dönmüş gibi davranasıya kadar bu şekilde içmeye uzun süre devam etmişler. O duruma gelmiş gibi olunca da başını sallamaya ve biraz fazla neşeli konuşmaya başlamış. Ve kendi kendine, “İşte şimdi bu ihtiyardan bana çektirdiği sıkıntıların intikamını alma zamanı geldi!” diye düşünmüş.
     Bunun üzerine kardeşim, tamamen sarhoş olmuş gibi, birdenbire ayağa firlamış; elini öylesine yukarı kaldırmış ki, koltukaltı görünmüş; kolunu şiddetle indirirken elinin ayasıyla ihtiyarın ensesine öyle şiddetli bir tokat vurmuş ki salon çınlamış ve kolunu yeniden yukarı kaldırarak bu kez ilkinden de şiddetli ikinci bir tokat indirmiş.
     O zaman ihtiyar büyük bir hiddete kapılmış ve “Ey tüm yeryüzü yaratıklarının en sefili! Ne yapıyorsun sen?” diye haykırmış. Kardeşim Şakalik, “Başımın tacı efendim! Ben senin lütuflarınla donattığın, evine kabul ettiğin; hükümdar sofralarında bile tadılamaz en nefis yemeklerle sofranda ağırladığın; şekerlemeler, hoşaflar, hamur işleriyle ağzımı tatlandırdığın, en eski ve en değerli şaraplarla ateşli susuzluğumu yatıştırdığın itaatkâr kölenim! Ama ne yapsın efendim? Bu kölen sunduğun şaraplardan o kadar çok içti ki sarhoş oldu ve istemeyerek elini efendisine kaldırdı. Ama, sen bu kölene acı! Ve ruhun onunkinden yüksek olduğu için bu çılgınlığını bağışla!” diye yanıt vermiş.
     Kardeşimin bu sözlerini duyunca, ihtiyar öfkeleneceği yerde, yüksek sesle ve uzun uzadıya gülmüş; sonunda Şakalik’e, “Uzun zamandır, tüm yeryüzünde, çok tuhaf ve çok hoş diye tanınmış insanlar arasında, senin gibi şakadan anlar, senin kadar dayanıklı birini arıyordum! Kimse benim şakalarıma ve latifelerime bu denli uzun süre dayanamadı. Sen, bugüne kadar, benim doğama ve zevkime uyabilen, münasebetsizliklerime sonuna kadar sabreden ve şakanın tadına vararak oyuna katılmasını bilen tek kişisin! Böylece, sadece seni bağışlamakla kalmıyor, hemen şimdi gerçek bir sofrada benimle birlikte adını andığımız tüm yemekleri, tüm tatlıları ve tüm meyveleri gerçekten yemeni istiyorum. Ve bundan sonra da asla senden ayrılmayacağım!” diyerek sözlerini bitirmiş.
     Ve bu sözleri söyleyerek ihtiyar, genç kölelerine, gerçekten hiçbir şeyi noksan bırakmadan, hemen her şeyi getirmelerini emretmiş. Bu emri de gecikmeksizin yerine getirilmiş. Yemekleri yiyip tatlılarla, şekerlemelerle de ağız tatlandırdıktan sonra, ihtiyar kardeşimi kendisiyle birlikte sırf içki içmek üzere kullanılan ikinci bir salona geçmeye davet etmiş. Ve daha oraya girdikleri anda düzenli çalgı sesleriyle ve hepsi aydan güzel beyaz esirelerin şarkılarıyla karşılandıkları gibi; bu genç şarkıcılar, kardeşim ve ihtiyar en nefis şarapları ağız tadıyla içerlerken, çeşitli makamlarda türlü şarkılar söylemişler; yapılan ara taksimleriyle seslere değer kazandırmışlar ve hayranlık uyandırıcı bir üslûp ortaya koymuşlar. Sonra, kimileri hafiften, kanatları kıvrak ve kokulu kuşlar gibi dansetmişler. Ve o günün şenliği, öpücükler ve bir rüyadakinden daha nefis zevkler tadılarak sona ermiş.
     O günden sonra, ihtiyar, kardeşime sağlam bir dostlukla bağlanmış; onu en gönülden, en ayrı kalınmaz dostu bilmiş ve onu hatırı sayılır bir sevgiyle sevmiş; ona her gün yeni ve her defasında daha kıymetli armağanlar vermiş. Birlikte yiyip içmekten, zevk içinde yaşamaktan bıkmamışlar; bu, böylece yirmi yıl sürmüş. Ama bahtın yazısı yerine getirilmek içindir. Bu yirmi yıl sonunda, ihtiyar ölmüş ve vali, mirasçı bırakılmadığından hemen tüm malını zoralımına uğratmış ve gelirine el koymuş. Bunun üzerine kardeşim valinin kötü niyetlerinden ve kovuşturmaya uğramaktan korkarak kaçmak zorunda kalmış; selameti kentimiz Bağdat’tan ayrılmakta bulmuş.
     Kardeşim Şakalik, böylece Bağdat’tan çıkarak gezilere koyulmuş ve Mekke’ye gidip hac görevini yerine getirmek için çölü geçmeye karar vermiş. Ancak bir gün, bu maksatla katıldığı topluluk, bedevi Araplar’ın, yol kesen haydutların, Tanrı’nın barışı ve duası üzerine olası Peygamber’in önerilerine uymayan kötü Araplar’ın saldırısına uğramış. Hepsi soyulmuş ve esir edilmiş ve kardeşim bu bedevi haydutların en belalısının eline düşmüş; bu Arap onu alıp uzaktaki kabilesine götürmüş ve kölesi yapmış. Her Allah’ın günü onu dövüyor ve ona her türlü işkenceyi yapıyor ve ona, “Sen kendi ülkende çok zengin olmalısın! Fidyeni getirt! Yoksa sana en kötü işkenceleri yaparım; ölümün de benim elimden olur!” diyormuş. Kardeşim ise inliyor ve ağlayarak, “Vallahi! Benim hiçbir şeyim yok, ey Arap Şeyhi! Ben zenginliğe giden yoldan bile haberli değilim! Her şeyden yoksunum! Şimdi senin kölen ve malınım! Tüm olarak senin elindeyim. Bana istediğini yap!” diye yanıt veriyormuş.
     Öte yandan, bedevinin çadırında, kadınlar arasında seçkin, siyah kaşlı ve gece siyahı renginde gözleri olan bir eşi varmış. Kadın çiftleşmede sıcak ve yakıcı imiş. Böylece kocası bedevi çadırından her uzaklaştığı sırada, kardeşimi çağırıp, Arap çöllerinin bir ürünü olan tüm bedenini kendisine sunma önerisinde bulunmakta kusur etmezmiş.
     Kardeşim Şakalik’e gelince, hepimizin tersine, kısrağa binmekte ve üzerinde takla atmakta pek ünlü değildir. Bundan dolayı, bedevi kadının önerilerini Allah korkusundan hep geri çevirmiş. Bununla birlikte, günlerden bir gün, bu alev saçan bedevi güzeli, kardeşim Şakalik’in cinsel direncini, kalçalarının kıvrak hareketleriyle, göğüslerinin ve karnının ahenkli kıvrılışlarıyla yöresinde dolaşarak kırmış. Kardeşim onu almış, onunla işin koşullarına uygun oynaşmalarda bulunmuş, sonra da kucağına çekivermiş. Ve bu durumda birlikte öpüşüp dururlarken belalı bedevi çıkagelmiş ve tüm manzarayı gözleriyle görmüş. O zaman dehşet dolu bedevi belinden bir devenin boynunu tek vuruşta bedeninden ayıracak kadar keskin bir bıçak çıkararak ilkin kardeşimin zina öpüşmelerini yapmış dudaklarını kesip ağzına sokmuş ve, “Allah belanı versin, alçak hain, sonunda karımı yoldan çıkardın!” diye haykırmış. Bu sözleri söylerken, bedevi, kardeşim Şakalik’in hâlâ sıcak olan zebbini yakalamış; bunu ve iki yumurtalığını bir vuruşta dibinden kesmiş. Sonra Şakalik’i ayaklarından sürükleyerek bir devenin sırtına atmış ve bir dağın tepesine götürerek oraya bırakmış; ve onu ölüme terk ederek ayrılmış.
     Bu dağ hacca gidenlerin yolunun üstünde bulunduğundan, Bağdat’tan yola çıkan hacı namzetleri, oradan geçerlerken, onu bulmuşlar; onun şakalarıyla kendilerini güldüren “Çatlak Çömlek” Şakalik olduğunu anlamışlar. Ona, yiyecek, içecek verdikten sonra hemen bana gelip haber verdiler. Bunun üzerine, ben, ey Emir-ül Müminin, onu aramaya koyuldum; bulup omzumda taşıyarak Bağdat’a getirdim. Sonra yaralarını iyileştirdim ve ömrünün sonuna kadar yetecek imkân sağladım.
     Ve işte böylece ben ey Emir-ül Müminin, senin ellerindeyim ve sana altı kardeşimin öykülerini az sözcük kullanarak büyük bir aceleyle anlattım. Oysa pekâlâ uzun uzadıya anlatabilirdim. Ama senin sabrını kötüye kullanmamak için çekingen davranmayı yeğ tuttum. Sonra da sana konuşmayı ne kadar az sevdiğimi göstermek ve kardeşlerim için sadece bir kardeş değil, aynı zamanda bir baba olduğumu kanıtlamak istedim. Zaten, suskun anlamında Es-Samet derler bana! Başka türlü davransaydım, bu ismin sakladığı erdem yitip giderdi…”
     “Bu hikâyeyi duyunca,” diyen berber, diğer çağrılılara anlattıklarını sürdürmüş:
     “Halife Muntasır Billâh katıla katıla güldü ve bana, ‘Gerçekten ey Samet! Sen çok az konuşan birisin! Densizlik yapmaktan, meraklı davranmaktan ve kötü niteliklerden çok uzaksın! Ama benim de kendimce uygun gördüğüm nedenlerden ötürü, senin hemen Bağdat’ı terk edip başka bir yere gitmeni istiyorum; özellikle bu dileğimi hemen yerine getir!’ demiş.
     “İşte halife, beni böylece sürgün etti; haksızca ve bana böylesi bir cezanın nedenini açıklamadan! Bunun üzerine, ben, efendiler, tüm ülkeleri ve tüm iklimleri dolaştım. Bu böylece Halife Muntasır Billâh’ın ölümüne ve onu izleyen Halife El-Muntasır’ın saltanatı başlayıncaya kadar sürdü. Bunun üzerine Bağdat’a döndüm; ama gördüm ki, tüm kardeşlerim ölmüş. İşte tam bu sırada, biraz önce bizi bahtsızca bırakıp giden genç adam beni başını tıraş ettirmek üzere evine çağırdı. Ve söylediklerinin tam tersine, sizi temin ederim ki efendiler, ona çok büyük iyilikte bulundum; öylesine ki ona sağladığım yardım olmasaydı belki de genç kızın babası olan kadı tarafından cezalandırılıp öldürülmüş olacaktı. Onun benimle ilgili olarak söyledikleri tamamen iftiradır ve benim meraklı, densiz, geveze, kaba kişilikli ve nezaket ve zevkten mahrum olduğum üstüne söylediklerinin hepsi tümüyle yanlış, yalan ve hayalidir; burada bulunanlar, bunu böyle bilmelidir,” demiş…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz