Silemezler Gönlümden
Silemezler Gönlümden

Silemezler Gönlümden

     Munise, hayatında ilk defa isyan etmişti.
     Bütün hısım-akraba çevresinde, aile içerisinde ağırbaşlı bir kız, ismi gibi munis tabiatlı bir kız olarak tanınırdı.
     Böyle tanınan, böyle bilinen bir kızı kendisinden beklenmeyen bir şekilde isyana sevk eden sebep neydi? Bu nedeni, hikâyemizin ilerleyen satırlarında hep birlikte göreceğiz…
     Çok varlıklı ve zengin, fakat orta tahsilli bir gümrükçünün kızıdır Munise. Annesi de okuyup yazma bilir olmaktan öteye bir tahsile sahip değildir.
     Munise’nin babası çok kazanıyordu. Baba ve annesinin gösterişli yaşantılarının dışında kalıyordu kendisi. Âlem için yapılan fiyakalar, debdebeler, zevksizlikler onu adeta tiksindiriyordu. Baba ve annesine ayak uyduramıyordu. İçinden gelmiyordu bir türlü. Ağabeyi, Munise’nin sorumsuz yaşantısına ise bir türlü akıl erdiremiyordu.
     Munise bir gün arkadaşı Bingül ile Üsküdar’dan dönerken, babasının deniz kenarındaki işyerine, bürosuna uğradı. Akşama Bingül’lerin bir akrabasının düğününe gideceklerdi. Babasından hiç de gerekmediği halde izin alacaktı. Nitekim babası, kızının bu müracaatını lüzumsuz bulduğunu hiç çekinmeden söyledi de…
     Munise ve Bingül evlerine babası Canip Bey’in özel arabası ile döndüler. Özel şoförleri işe başlayalı daha bir hafta olmuştu.
     Suphi, gece akademide öğrenim görüp, gündüzleri ise hayatını ve tahsilini şoförlük yaparak kazanmaya çalışan dürüst bir delikanlı idi. Doğrusu ya, yakışıklı da sayılmazdı. Temiz bir karakter, bitmez tükenmez bir azim ve enerjiden başka hiçbir varlığı yoktu.
     Munise ve Bingül’ü gece düğüne götürüp getirme görevi de Suphi’ye verildi. Suphi, arabanın içinde kalarak onları beklemek istediği halde Munise buna müsaade etmedi. Adeta onu içeriye zorla aldı. Birkaç kere de dans ettiler. Masada oturdukları sırada çeşitli konulara kısa kısa da olsa sırayla girmek fırsatını buldular. Karşılıklı konuşma devam ettikçe, konular açılıp genişledikçe birbirlerini daha iyi anlamak fırsatını buldular.
     Sabah ezanı okunurken, Suphi bir kez olsun kirpikli gözünü kırpmamıştı. Pencereler ardına kadar açıktı. Hafif bir sabah rüzgârı esmekteydi. Suphi yatağında arka üzeri uzanmış, ellerini başının altına almış, gözleri tavanda düşüncelere dalmış; oraya koyuyor olmuyor, buraya koyuyor dolmuyor… İyisi mi, işi oluruna bırakmak… Tek çıkar yol bu olsa gerek…
     Daha ziyade Munise’nin tertip ve teşebbüsleri ile durum biraz aydınlanır gibi oluverdi. Munise ve Suphi birbirlerinden hoşlanmışlardı. Bu hoşlanma öncelikle samimi bir arkadaşlığa, sonra da güçlü bir aşka dönüştü. Her türlü iyi niyeti içine alan maddeden uzak, mâna dolu bir aşk…
     Gençler sonra da bir yuva içerisinde, bir çatı altında hayatlarını birleştirmeye karar verdiler. Suphi’nin bir tek anacığı vardı. Oğlunun her isteği ve arzusu, kendisinin arzu ve isteği idi onun için… Peki, dedi bu işe.
     Munise biraz endişeli idi. Biraz korkulu idi ve korktuğu da başına geldi. Babası kestirip attı… “Bu iş çılgınlık!” dedi. “Ben kızımı, yanımda çalışan bir adama vermem!” Munise’yi adeta büyük bir baskı altına aldı. Kısa zamanda el altından zengin ve yakışıklı damat adayları buldu kızına. Bunları teklif etti, her çareye başvurdu. Fakat Munise bir adım olsun gerileme göstermedi. Sonunda da, hikâyemizin başında sözünü ettiğimiz isyan olayı patlak verdi. Suphi’den başka birisi ile asla evlenmeyeceğini kesin bir ifade ile söyledi babasına…
     Baba ve annesinden kurulu ikili uzun uzun görüştüler. Baş başa vererek bir karara vardılar. Munise’yi İzmir’deki halasına göndereceklerdi bir süre için. Tazminatını ödemek suretiyle Suphi’nin de işine son verilecek, bu suretle onların, buluşmalarına, görüşmelerine engel olacaklardı. Hala hanım da orada birtakım telkinlerle kızı oyalayacak, onu avutacak, yumuşatacak, yola getirecekti…
     Alelacele tatbik safhasına konulan bu tasarının ilk uygulamasına başlanıyordu bu sabah. İlk raunt idi bu… Bakalım sonu ne olur, bu oyun nasıl son bulur?
     Rıhtım mahşeri kalabalık… Koskoca gemi geniş bacasından savurduğu dumanlarla sanki bir an önce hareket edebilmek için kendisini kıyıya bağlayan halatları koparmaya çalışıyor… Son hızla rıhtıma, o kalabalığa dalan lüks özel bir araba, ani bir fren ile olduğu yere mıhlanıyor. Munise ve annesi hareketten sadece birkaç dakika evvel biniyorlar vapura.
     Rıhtım el ve mendil sallayanlarla dolu… Vapurun bacasından çıkan dumanlar koca koca bulutlar halinde şehrin üzerine doğru dağılıyorlar. Vapurun kesik kesik öten düdüğü tüyler ürpertiyor… Deniz hafif kaba dalgalı… Vapurun arkasında bembeyaz köpüklerden bir iz ve etrafında acı çığlıklar atan, alçalıp yükselen martılar var. Bir felaket tellalı gibi çığlık çığlığa uçuşuyor martı kuşları…
     Bir de, sevgilisinden zorla koparılıp alınmış bir kız var… Geminin korkuluklarına dayanmış, geride bıraktıkları bembeyaz köpükten izlere dalgın dalgın bakıyor ve güzel İstanbul yavaş yavaş silinip kaybolurken, gönül verdiği bir genç erkek hafızasında canlanıyor… Gözlerinden süzülen yaşlar, aşağıda kabarıp kopan dalgaların arasında meydana gelen köpük köpük beyazlıklar içerisinde kayboluyor…
     Sonra da, inat dolu, ısrar dolu, ikaz dolu bir şarkıya başlıyor bu genç kız… Bu genç kız, Munise’den başkası değildir!
     Munise’nin ıstıraplarını dile getiren bu şarkıyı birlikte dinleyelim. Değer… Dinlemeye değer…
     Kulak verecek olursak, neler neler bulacağız bu mısralarda, bu melodilerde…

Dilimi bağlasalar anmasam hiç adını
Gözümü bağlasalar görmesem hiç yüzünü
Elimi bağlasalar tutmasam ellerini
Silemezler gönlümden ne aşkını ne seni

Dünyamı karartsalar unutmam için seni
Büyüler yaptırsalar sevmemem için seni
Gurbete gönderseler kan doldursa içimi
Silemezler gönlümden ne aşkını ne seni

Güfte: Aslan Tunçata
Beste: Selâhattin Altınbaş
Makam: Hüzzam
Usûl: Düyek
Form: Şarkı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir