DECAMERON-29 (Yirmi Beşinci Hikâye)

D

     Ristoya’da Vergellezi ailesinden Franz isimli zengin ve çok cimri biri yaşıyordu. Bir mahkeme işi için Milano’ya gitmesi gerekiyordu ve bütün hazırlıklarını yapmıştı. Yalnız güzel bir at lazımdı, bir türlü at beğenemiyordu.
     O sıralarda Pisaya’da Rişa isimli halk tabakasından fakat zengin bir adam vardı. Elbisesinin şıklığından dolayı, Zima diye anılırdı. Bu adam çoktandır Franz’ın karısı olan güzel ve faziletli bir kadını sever, fakat bir türlü onun teveccühünü elde edemezdi. Zima’nın, Toskana’da güzelliği ile meşhur bir atı vardı. Zima’nın kadına olan aşkı herkesçe bilindiğinden, bu güzel atı Franz’a hediye ederse kadını elde edebileceği tavsiye edilmişti.
     Cimri Franz, atı bedava alırım ümidiyle, Zima’yı çağırttı ve “Atı bana satar mısın?” dedi. Zima, “Dünyayı verseniz atımı satmam ama eğer huzurunuzda karınızla kimsenin duymayacağı şekilde bir kaç kelime konuşmama izin verirseniz atı size hediye ederim,” dedi.
     Franz, cimriliğinden dolayı bunu kabul ettiğini bildirdi ve Zima’yı köşkünün salonuna alarak karısına gitti ve atı kolayca elde ettiğini bildirdi. Mukabele olarak Zima’nın söyleyeceği sözleri dinlemesini fakat hiç bir cevap vermemesini tembih etti. Bu teklif kadının hoşuna gitmediyse de kocasının arzusunu yerine getirmek için kabul etti ve onunla birlikte salona girdi.
     Zima, salonun öbür köşesinde kadından epeyce uzak bir mesafede durarak söylemeye başladı. “Sizin zekânızdan umarım ki, güzelliğinizin çoktandır beni heyecana getirdiğini bilmektesiniz. Temin ederim ki, benim size karşı aşkım hiç bir erkeğin bir kadına karşı duyamayacağı kadar şiddetlidir. Bana güvenebilirsiniz. Nem varsa ve elimden ne gelirse sizindir, bunu ispat etmek için elimde olan bir şeyi benden istemeniz benim için en büyük lütuf olacaktır. Size, aşkım hakkında bu teminatı verdikten sonra, sizden bir ricam var; kaderim ve saadetim elinizdedir. Şimdiye kadar bana yapılmış olan sert muamelenin bir tazminatı olarak, merhametinize lâyık görün ve güzelliğiniz yalnız ihtiraslarımı uyandıran değil, aynı zamanda hayatımı kurtaran bir amil olsun. Gururunuz bu sözlerimle acımaya inkılap etmezse ölümüm yakın olacak ve benim katilim olacaksınız. Duyacağınız vicdan azabını düşünün, buna mani olmak için ölümden önce lütfunuzu gösterin. Dünyanın en talihli veya bedbaht adamı olmam elinizdedir. Umarım ki bu yumuşak aşkımın karşılığı ölüm olmayacaktır.”
     Zima, burada derin derin içini çekerek durakladı. Kadının cevabını beklerken, gözlerinden yaş boşanıyordu. Kadın, âşığının bu sözlerinden yumuşadı ve o ana kadar hiç duymadığı aşkı kalbinde hissetti. Gerçi kocasının sözüne uyarak bir şey söylemedi, fakat bir iç çekmesi ile duygularını bildirdi. Kadının bu iç çekmesi Zima’da ümitler uyandırdı ve kadının şöyle demek istediğini tahayyül etti:
     “Sevgili Zima, çoktandır bana karşı temayülün olduğunu hissediyordum, şimdiki sözlerin ile aşkına inandım. İfademdeki sertlik duygularıma tekabül etmez, seni her zaman severdim ve herkesten üstün tutardım. Sert davranışım namusumdan ve korkumdan ileri geliyordu. Şimdi artık aşkımın delillerini, vereceğim zaman gelmiştir. Beni sevdiğin için kocama verdiğin atla o yakında bir mahkeme işi için Milano’ya gidecektir. Onun gitmesinden birkaç gün sonra, seninle buluşacağız ve karşılıklı ihtiraslarımızı en hoş bir tarzda tatmin edeceğiz. Fazla söze hacet kalmaması için, hangi gün bahçeye bakan pencereme iki beyaz örtü asarsam, o akşam bahçeme gel. Seni bekleyeceğim o geceyi saadet içinde beraber geçiririz.”
     Zima hayalen işittiği bu sözlere karşı şöyle dedi: “Bu cevabınız kalbimde öyle bir sevinç yarattı ki, nasıl teşekkür edeceğim bilmiyorum. Yalnız şunu söylemek isterim ki sözünüze harfi harfine uyacağım. Allah size bütün dileklerinizi versin.”
     Kadın hiç bir cevap vermeyince Zima ayağa kalktı. Franz onu karşılayarak, “Sana verdiğim sözü tuttum mu?” dedi.
     “Hayır!” dedi Zima, “Gerçi beni karınızın karşısına çıkardınız, fakat hitap ettiğim bir mermer heykeldi.
     Franz, karısının tutumundan emin, bu söze memnun oldu. “Artık at benimdir,” dedi. Zima, “Evet,” dedi. “Atı aldınız, fakat onu ben satmış olmadım.”
     Franz, atı ele geçirince hemen Milano yolunu tuttu. Yalnız kalan kadın, kendi hatırı için atını hediye etmiş olan Zima’nın sık sık evin önünden geçtiğini görünce, kendi kendine, “Ne yapayım?” dedi. “Gençliğim böyle mi geçsin? Kocam Milano’ya gitti, altı aydan önce gelmez. Benim yaşımda bu kaybolan zamanı kim telafi eder? Ve Zima gibi bir âşığı bir daha nereden bulacağım? Şimdi yalnızım ve kimseden korkum yok, bu zamanın tadını niçin çıkarmayayım? Bu fırsat bir daha ele geçmez, bunu kim duyacak? Duyulsa, bile bir fiilden nedamet, o fırsatı kaçırmanın nedametinden daha az vahimdir.”
     Böylece, bir gün bahçeye bakan penceresine iki beyaz mendil astı. Zima ertesi gece bahçeden kendisini bekleyen kadının evine girdi. Kadın onu öpüp kucaklayarak odasına götürdü. Bütün geceyi zevkler içinde geçirdiler. Bu buluşma Franz, Milano’dan döndükten sonra da sık sık tekrarlandı.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz