DECAMERON-33 (Yirmi Dokuzuncu Hikâye)
DECAMERON-33 (Yirmi Dokuzuncu Hikâye)

DECAMERON-33 (Yirmi Dokuzuncu Hikâye)

     Fransa’da Kont Rusillon isminde birisi vardı ki, sık sık hastalandığından yanında daima Gerhart dö Narbon adlı bir hekim bulundururdu. Tek ve güzel oğlu Bertran’ı, akranları ile oynatırdı. Akranları arasında hekimin kızı Jiletta da vardı. Kız, Bertran’a öyle âşık olmuştu ki, oğlan babasının ölümünden sonra Paris’e gidince, perişan olmuştu. Az zaman sonra Jiletta’nın babası da ölmüştü. Bir bahane bulabilse o da Paris’e gidecekti ama büyük bir servetin varisi olarak göz altında tutuluyordu ve bir münasip bahane bulamıyordu. Ama Bertran’a olan aşkı yüzünden bütün evlenme tekliflerini reddediyordu. Fransa’nın en güzel erkeklerinden biri haline gelmiş olan Bertran’a karşı duyduğu aşk yüzünden, aldığı bir haber üzerine harekete geçti.
     Fransa kralının göğsünde çıkan bir ur’un altında bir yara peyda olmuştu ki, şiddetli ızdırap veriyordu ve hiçbir hekim çare bulamıyordu. Kız bu habere çok sevinmişti. Paris’e gitmek için bu iyi bir fırsattı. Şayet kralın hastalığı onun tahmin ettiği gibi ise Bertran’la evlenebilecekti. Babasından öğrendiği usullerle çeşitli otlardan bir toz yaptı ve bununla Paris’e gitti, ilk işi Bertran’ı görmek oldu. Kralın huzuruna da çıkarak yarayı göstermesini rica etti. Kral, bu güzel kızın ricasını reddetmedi. Ve yarasını gösterdi. Kız, yarayı görüp iyi edebileceği ümidini hasıl ettikten sonra krala: “Allah’ın izini ile,” dedi. “Sekiz gün içinde sizi bu dertten kurtaracağım.”
     Kral, bu sözlere gülüyordu. En büyük hekimlerin yapamadığını bu genç kız mı yapacaktı? Kıza teşekkür etti ve artık hiç kimseden bir tavsiye kabul etmeyeceğini söyledi. Kız, “Beni küçümsüyorsunuz,” dedi. “Gerçi ben gencim ve bir kızım. Ama, unutmayın ki ben meşhur hekim Gerhart dö Narbon’un kızı ve çırağıyım.”
     Kral, “Ağrısız tedavi edeceğine göre belki de Allah’ın gönderdiği bu yardımdan niye vazgeçeyim?” diye düşündü ve sonra, “Kızım,” dedi. “Ya beni tedavi edemezseniz, size ne yapayım?”
     “Sekiz günde iyi olmazsanız beni yaktırın! Ama ya iyi olursanız, benim mükafatım ne olacak?”
     Siz, her halde henüz evli değilsiniz. Eğer muvaffak olursanız, sizi iyi ve gözde bir erkekle evlendiririm.”
     “Beni evlendireceğinize memnunum. Ama, sizden isteyeceğim adamla olması şart!”
     Kral, hemen söz verdi. Kız da tedaviye başladı. Şifa, umulan zamandan önce kendini gösterdi, bunun üzerine kral hangi erkeği istediğini sordu.
     “Çocukluğumdan beri şiddetle sevdiğim Bertran dö Rosillon’u isterim.”
     Kral, verdiği sözden dönmek istemedi. Bertran’ı çağırtarak, “Siz artık büyüdünüz,” dedi. “Şimdi çiftliklerin idaresini size veriyorum ve münasip gördüğüm kızı da beraber.”
     “O kız kimdir?” diye sordu Bertran.
     “Tedavisi ile sağlığımı kurtaran kız,” dedi Kral.
     Bertran gerçi kızı görmüş ve güzelliğini anlamıştı ama ailesini aşağı tabakadan buluyordu. “Majeste,” dedi. “Bana zevce olarak bir hekim veriyorsunuz. Böyle kadından Allah beni korusun!”
     “Yani istiyorsunuz ki, verdiğim sözü geri alayım. Ben ona sıhhatimin mükafatı olarak bir koca vadettim.”
     “Benim bütün servetimi alabilirsiniz ve beni köle gibi dilediğinize verebilirsiniz ama sizi temin ederim ki, ben böyle bir evlenmede mesut olamam.”
     “Olursunuz. Kızın aklı, güzelliği ve size olan sevgisi daha asil bir kadından fazla saadet verebilir.”
     Bertran sustu.. Kral, düğün hazırlıklarını emretti ve Bertran, kendisini canından fazla seven kızla istemeyerek de olsa evlendi. Kraldan çiftliklerine gitmek üzere izin istedi, fakat çiftliğe gideceğine Floransa’ya giderek onlara hizmetini arz etti ve büyük bir maaşla onların reisi oldu.
     Gelin memnun değildi. Ama mülayim davranarak Bertran’ı geri getireceğini umuyordu. Rusillon’a gitti ve orada herkes tarafından şefin karısı olarak karşılandı. Kız, kısa zamanda her şeyi tanzim etti ve halkın sevgisini kazandı. Memleketi mamur hale getirdikten sonra konta iki şövalye göndererek, eğer memleketinden uzakta kalmasına kendisi sebep oldu ise, her şeyden vazgeçmeye amade olduğunu bildirdi. Kont, “Ne isterse yapsın,” dedi. “Ancak şu halkayı parmağında ve benden bir çocuğu kolunda taşıdıktan sonradır ki onu zevceliğe kabul ederim.”
     Ama yüzüğüne o kadar bağlıydı ki, onu çıkarıp veremedi. Kızın elçileri bu şartları ağır bularak ve tavsiyelerinin bir netice vermediğini görerek geri döndüler ve kıza olanı biteni anlattılar. Kız buna çok üzüldü ise de ileri sürülen ve evlenmesinin şartı kabul edilen teklifler üzerinde düşünmeye başladı, ileri gelen memurlardan birkaçını çağırarak konta olan aşkı yüzünden neler yaptığını anlattı ve niyetinin onu buradan uzak tutmak olmadığını ve artık ömrünü seyahatlerle ve ibadetle geçireceğini bildirdi ve memleketin idaresini üzerlerine almalarını ve konta artık gelebileceğini bildirmelerini rica etti. Memurlar, bu sözleri gözyaşı içinde dinlediler ve onu kalmaya ikna için ricaya başladılar. Ama beyhude. Kız, hacı kıyafetine girerek ve yanına bol para ve mücevher alarak yola çıktı. Floransa’ya giderek bir küçük otele yerleşti.
     Ertesi gün Bertran’ın maiyeti ile beraber oradan geçtiğini gördü. Ve otel sahibine bunun kim olduğunu sordu.
     “Bir yabancı şövalye. Adı Kont Bertran imiş. Şehirde çok sevilen, iyi kalpli bir adam. Bizim mahallede çok güzel fakat fakirliği dolayısı ile evlenememiş bir kıza delice âşık. Kız, -eğer annesi olmasa- çoktan kontun arzularını tatmin ederdi.”
     Kontes, bu sözleri dikkatle dinledi ve derhal tedbir almaya karar vererek, bir gün hacı kıyafetinde genç kızın ve annesinin oturduğu eve gitti. Burası bir fakir evi idi. Annesine, yalnız konuşmak istediğini söyledi. İkisi yalnız kalınca, Kontes genç kıza: “Siz de benim gibi saadetten mahrum görünüyorsunuz. Ama isterseniz hem kendinize hem bana yardım edebilirsiniz. Sizin itimadınıza ihtiyacım var.”
     Kadın, yardıma amade olduğunu bildirdi. Kontes, “Ama bana ihanet ederseniz, sizin de benim de ümitlerimiz boşa gider,” dedi. Kadın, “Müsterih olun,” dedi. “Ben size ihanet etmem!”
     Bunun üzerine Kontes, kadına aşkının hikayesini anlattı. Bu hikayeden kadının içi merhametle doldu. “Siz de işitmişsinizdir,” dedi kontes: “Kocamı ele geçirmek için ileri sürülen iki şartı. Eğer kontun sizin kızınızı sevdiği doğru ise, ancak siz bana yardım edebilirsiniz.”
     Bilmiyorum ama öyle görünüyor. Sizin için ben ne yapabilirim?”
     “Onu size söyleyeceğim. Ama daha önce hizmetinize mukabil elde edeceğiniz faydayı anlatayım. Görüyorum ki, kızınız güzeldir, evlenme çağındadır. Ancak çeyizi olmadığı için evlenememiştir. Mükafat olarak en iyi bir izdivaç için lüzumlu göreceğiniz drahomayı elde edeceksiniz.”
     Bu teklif, fakir kadının hoşuna gitti ise de asaletle şu cevabı verdi: “Evvela ne istediğinizi söyleyin. Eğer meşru bir şey ise derhal yaparım. Değilse bir şey yapamam!”
     Kontes, “Güvendiğiniz birisi ile kocam olan konta haber yollarsınız ki, kızınız onun arzularını tatmine amadedir. Fakat kızınız onun aşkından emin olmak için parmağındaki yüzüğü hediye olarak istemektedir. Şayet yüzüğü yollarsa, onu bana verin, kızınızın muvafakatini bildirin ve o geldiği zaman; yanına kızınız yerine beni koyun, belki Allah lütfu ile ben ondan gebe kalabilirim. Böylece yüzük parmağımda ve çocuk ta kolumda olursa ona sahip olacağım ve bunu size borçlu kalacağım.”
     Kadın, kızının şerefi bakımından bunu mahzurlu gördü ise de, kontesi kocasına sahiplendirmek iyi bir hareket olacaktı. Bir kaç gün sonra yüzük gelmiş ve kontese verilmişti ve kontes de ustalıkla kızın yerine kontun yanına verilmişti, ilk buse ve kucaklaşmada kontes iki çocuğa birden gebe kaldı. Kadın bu birleştirmeyi müteaddit defalar gerçekleştirdi ve kimse bir şey duymadı, kont da karısının yanında değil de sevgilisinin yanında yatıyorum sandı. Sabahları veda ederken, kont ona en kıymetli mücevherleri hediye ederdi. Kontes de bunları ihtimamla saklardı.
     Kontes hamile olduğunu anlayınca kadını artık bu külfetten kurtarmak istedi: “Allah’ın inayeti ve sizin yardımınızla,” dedi, “Emelime nail oldum. Şimdi artık, size bir hizmette bulunmak, sonra da seyahate çıkmak zamanı geldi.”
     Kadın, Kontesin bu lütfuna müteşekkir olacağını, fakat yardımını hediye için değil bir iyilik olarak yaptığını söyledi.
     “Pekiyi,” dedi Kontes. “Vereceğim şeyi mükafat olarak değil, bir yadigâr olarak vereceğim.”
     Kadın büyük bir utangaçlıkla kızını evlendirebilmek için yüz liret istedi. Kontes beş yüz liret verdi. Ve daha da birçok değerli mücevherler verdi ve oteline döndü. Kadın da kontun kızı aramasını önlemek için bir akrabasının yanına, çekildi. Bertran, halkın isteğiyle evine döndü. Kontes, kontun çiftliğine döndüğünü sevinçle haber aldı. Doğum yapıncaya kadar Floransa’da kaldı. İki oğlan birden doğurdu. Bir müddet kimseye görünmeden Monpeliye’ye gitti ve orada da konttan haber almayı umdu.
     Bir gün, bir bayram vesilesi ile kontun şatosunda bir ziyafet vereceğini haber aldı ve bir hacı kıyafetinde şatoya geldi. Misafirlerin sofraya oturacakları anda çocukları kucağında ve elbisesini değiştirmeden salona girdi ve kontun ayaklarına kapanarak: “Ben,” dedi. “Senin talihsiz karın. Allah huzurunda, yolladığım şövalyelere verdiğin vaadi yerine getirmeni istiyorum. Bak, kollarımda bir değil iki çocuk var ve işte yüzüğün. Artık vaadin gereğince beni zevceliğe kabul etmen zamanı geldi.”
     Kont şaşkınlık içinde yüzüğe ve kendisine çok benzeyen çocuklara baktı. “Bu nasıl oldu?” dedi. Kontes, herkesi şaşırtacak bir şekilde macerasını anlattı. Hikâyenin doğruluğu, kadının akıllılığı ve iki güzel çocuk, kontu büyülemişti. Kontesi ayağa kaldırarak kucaklayıp öptü ve kadını meşru karısı ve çocukları kendi çocukları olarak kabul ettiğini bildirdi. Ve yalnız o gün değil, müteakip günleri de bayram havası içinde geçirdi.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir