Enis-üc-Celis İle Ali-Nur’un Öyküsü

E

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, Basra tahtında vaktiyle Halife Harun Reşit’e bağlı bulunan Muhammet İbni Süleyman-üz Zeyni adlı bir sultan varmış. Fakirleri ve dilenenleri kollar, bahtsız tebaasını merhametle ele alır ve servetini, Allah’ın barışı ve duası üzerine olası Peygamberimiz Muhammet’e inananlar arasında bölüştürürmüş. Her bakımdan, erdemleri ve yiğitliği üstüne bir şairin yazdığı kasidenin başlangıcındaki şu dizelere lâyıkmış:
     Mızrağının demiri kalemidir; düşmanlarının yüreği, üzerine yazdığı kağıt! Ve kanları her zaman kullandığı mürekkep!
     Bu hükümdarın iki veziri varmış: Birinin adı El-Muin İbni Savi, diğerininki ise, El-Fazl İbni Hakan imiş. Ama bilmelisiniz ki, El-Fazl İbni Hakan, zamanının en cömert adamıymış, onu tüm gönüllerin sevgilisi yapan hayran olunacak bir ahlakı, çok hoş bir kişiliği ve bilim adamlarının gelip zor sorunları çözümlemek için ona danışacak kadar görüşlerine değer verdiği üstün nitelikleri varmış ve ülkenin tüm halkı, ayrıklık olmadan, ömrünce iyilik yapması ve kötülük yapmaktan ya da adaletsizlikten sakınması için ona dualar eder; uzun ömür ve mutlu bir yaşam dilerlermiş.
     İkinci vezir, İbni Savi’ye gelince, o bambaşka biriymiş: İnsanlardan nefret eder, iyilikten dehşet duyar ve kötülük ekip biçermiş; öylesine ki, onu tanıyan bir şair, hakkında bize şunları anlatmış:
     Onu gördüm! Yaklaşmasının getirdiği kirlilikten sakınmak için toparlandım ve iğrençliğinin dokunuşundan kaçınmak için giysimin eteklerini kaldırdım. Atımdan bu kirli öğeden beni uzaklaştırıp selamete kavuşturmasını istedim!
     Ve yine bu iki birbirinden farklı vezire, bir başka şairin değişik bir dizesini uygulamak mümkündür:
     Soylu kişiden olma, soylu ruhlu, soylu kişiyle olunca duyduğun zevki yudum yudum tat! Zira her zaman soylu bir babanın oğlu doğuştan soyludur! Ama, soyu sopu aşağılık, ruhu çirkin, kendisi aşağılık insan ile ilişki kurmaktan kaçın! Zira kötü tohumdan dünyaya gelmiş kişinin kendisi de kötüdür!
     Halk, vezir El-Muin İbni Savi için ne denli kin ve nefret doluysa, vezir Fazleddin İbni Hakan için de o denli sevgi ve bağlılık gösteriyormuş. Bundan dolayı vezir Savi, iyi yürekli vezir Fazleddin’e büyük düşmanlık besliyor ve hükümdarın kafasında onun hakkında aykırı fikirler uyandırmaya yarayacak hiçbir fırsatı kaçırmıyormuş.
     Böylece, günlerden bir gün Basra hükümdarı Muhammet İbni Süleyman-üz Zeyni, adalet dağıttığı salondaki tahtında, yöresi tüm emirler ve sarayının belli başlı ve büyük unvanlı kişileriyle çevrili oturuyormuş. O gün Basra’ya, esir pazarına, çeşitli ülkelerden bir yığın genç esirenin geldiği öğrenilmiş. Hükümdar da, veziri Fazleddin’e dönerek, ona “Bana dünyada eşi olmayan güzellikte, mükemmel olduğu kadar aynı zamanda üstün nitelikleri ve tatlı bir kişiliği de olan genç bir esire bulmanı istiyorum,” demiş.
     Vezir Fazleddin’e yöneltilen bu sözleri duyunca, vezir Savi, hükümdarın güvenini daha çok vezir Fazleddin’e gösterdiğini anlayıp kıskançlık duyarak şahı önerisinden vazgeçirmek niyetiyle, “Ama böylesi bir cariye bulunabilmesi kabul edilirken, değer olarak hiç değilse on bin altın dinar harcanması göze alınmalıdır!” diye haykırmış. Bunu duyan hükümdar, bu güçlük karşısında daha da hırslanarak hemen haznedarını çağırtmış ve ona, “Hemen şimdi on bin altın dinar al ve vezirim Fazleddin İbni Hakan’a teslim et!” demiş. Haznedar da hemencecik emri yerine getirmiş. Aynı anda vezir Fazleddin, hükümdarın arzusunu tatmin etmek üzere saraydan çıkmış.
     Vezir Fazleddin hemen esirler çarşısına gitmiş. Fakat, satın alırken gözetilecek koşullara uyan hiçbir esire bulamamış. Bunun üzerine esirler çarşısındaki siyah ve beyaz esirelerin alım ve satımıyla uğraşan tüm simsarları çağırtıp hükümdarın istediği nitelikte genç bir esire bulmaları için tüm araştırmaları yerine getirmelerini onlara emretmiş ve “Pazara en az on bin altın dinar değerinde bir esirenin getirildiği her seferinde, bana hemen haber vermelisiniz! Gelip uygun olup olmadığını göreyim!” demiş.
     Ve gerçekten o günden sonra, her gün iki üç simsar gelerek vezire, ellerindeki güzel esireler hakkında haber verir olmuşlar; ancak vezir bunları beğenmeyip simsarı da esireyi de geri çeviriyormuş. Böylece, bir ay kadar bir zaman geçmiş; bin kudretsiz ihtiyarın nefsini canlandıracak, birbirinden güzel bin kadar genç kız görmüş. Ama bunların hiçbiri hakkında karar verememiş.
     Hal böyle olunca, günlerden bir gün, vezir Fazleddin, hükümdarın sarayına gidip ondan görevini gereğince yerine getirebilmesi için biraz daha beklemesini rica etme niyetiyle atına binmek üzereyken simsarlardan birinin yaklaştığını ve atının üzengisini tutarak kendisine saygılar sunduktan sonra, onuruna şu iki dizeyi okuduğunu duymuş:
     Ey devletin parlaklığını arttıran ve ecdadın kurduğu eski binayı canlandıran, her zaman muzaffer büyük vezir! Cömertliğin ve iyiliklerinle yoksullara, kahrolmuşlara can verirsin! Ve her yaptığın Yüce Tanrı katında daima kabul görür!
     Ve bu dizeleri okuduktan sonra, vezire, “Ey soylu İbni Hakan! Yenilmez Fazleddin! Bana tanımlamakla onur verdiğin esire bulundu; emrinizi beklemektedir!” demiş. Vezir de simsara, “Hemen onu sarayıma getir! Göreyim!” demiş. Ve vezir sarayına geri dönerek esirenin getirilmesini beklemiş; simsar, bir saat sonra, söz konusu ettiği esirenin elinden tutarak geri gelmiş. Onu tanımlamak için “‘Göğüsleri dik ve mağrur! Gece renkli gözlerini kapatan kahverengi göz kapaklı, düz ve kaygan yanaklı, belli belirsiz bir gamzesi olan güler çeneli, zengin ve kıvrımlı bir kalçası ve de bir arınınki kadar ince beli olan narin ve güzel endamlı bir kız” olduğunu söyleyebilirim. Nadir ve seçkin kumaşlara bürünmüş olarak içeri girmiş. Ey Şahım! Sana onun ağzının çiçek gibi, tükürüğünün şuruptan tatlı, yanaklarının misket cevizinin taze halindeki kırmızılıkta ve tüm vücudunun bir söğüt dalı kadar narin ve tatlı eğilimli olduğunu söylemeyi unuttum. Sesine gelince, meltemin türküsünden daha ahenkli, bahçenin çiçeklerini yalayarak geçerken koku yüklenen meltemden daha hoştur…
     Onu tanımlayan bir şairin şu dizelerle söylediklerine her bakımdan lâyıkmış:
     Onun ipek gibi yumuşak bir cildi vardır; vücudu su gibi kıvrımlıdır; su gibi temiz ve dinlendirici! Gözleri! Allah, “Güzel olsun!” demiş ve olmuşlar! Tanrı’nın eseri olduğu besbelli! Bir bakışıyla akılları bulandırır! Şarap bile o kadar etkili olamaz! Onu sevmek! Geceleyin onu düşünmek! Ruhumu altüst ediyor, bedenimi tutuşturuyor! Gece gibi siyah, uzun, gür saçlarını, sabahın muştucusu şafağı andırır alnını düşlüyorum! Ve bundan dolayı, çiçek gibi taze ve genç olduğundan, ona Enis-üc-Celis adını vermişler imiş.
     Böylece, vezir onu görünce, büyük bir hayranlık duymuş ve simsara, “Bu esirenin değeri nedir?” diye sormuş. O da, “Sahibi benden on bin altın dinar istedi. Bu değeri fazla bulmayarak kendisiyle anlaştık. Ancak, esirci bana, saydığı ve senin onun ağzından duymanı istediğim birçok nedenlerden dolayı bunun kendisinin zararına olduğuna yemin etti,” demiş; bunun üzerine vezir, “Çağır onu bana!” demiş.
     Simsar hemen esirciyi aramaya koşmuş ve biraz sonra onunla birlikte vezirin huzuruna çıkmış. Vezir, o harika esirenin sahibinin, çok yaşlı, yaşlılıktan dolayı da bir deri, bir kemik kalmış, tıpkı şairin dediği hale gelmiş bir Acem olduğunu görmüş:
     Zaman ve baht beni yaşlandırdı; başım sallanıyor, bedenim kırılıyor! Zamanın kudretine ve şiddetine kim karşı koyabilir ki? Vaktiyle, dimdik ayakta idim, güneşe doğru öylece yürürdüm. Şimdiyse, kibirli tavırlarım yok oldu; hastalık yoldaşım, durağanlık sahibem!
     Vezire selam vermiş; o da, “Nasıl, anlaştık mı, bu esireyi bana on bin altın dinara satıyor musun?” diye sormuş. “Zaten ben kendime değil, hükümdara satın alıyorum onu!” diye eklemiş.
     Yaşlı adam, “Madem ki hükümdar için satın alınıyor, ben onu hiçbir değer önermeden armağan etmeyi yeğlerdim. Fakat, ey cömert yürekli vezir! Madem ki bana soruyorsun, sana yanıt vermek boynumun borcudur. Ve sana, söyleyeyim: Bu on bin altın dinar, çocukluğundan beri ona yedirdiğim piliçlerin, her zaman donandığı değerli giysilerin ve eğitilmesi için harcadığım paraların bile karşılığı değildir. Çünkü onu yetiştirmek için pek çok hocalar tuttum; güzel yazı yazmayı, Arap ve İran dillerinin kurallarını, sarf ve nahvini, Kuran tefsirini, hukukun esaslarını ve kaynaklarını, ahlak ve felsefeyi, geometriyi, tıbbı, kadastroyu öğrendi; özellikle şiir sanatında, eğlendirici çeşitli musiki aletlerini çalmada ve şarkı söyleyip raks etmede üstünlük kazandı ve de tüm şairlerin ve tarihçilerin kitaplarını okudu. Ama bütün bunlar, onu daha soylu bir niteliğe ve daha zarif bir ruha yöneltmekten başka etki yapmadı ve bundan dolayı ona Enis-üc-Celis adını verdim” demiş.
     Vezir ona, “Hiç kuşku yok, sen haklısın! Ama ben on bin altın dinardan fazla ödeyemem ve de onu sana tartıp hemen burada ödeyeceğim!” yanıtını vermiş. Gerçekten, vezir Fazleddin, ihtiyar Acem’in önünde hemen altınları tarttırmış; o da paraları almış. Ama, oradan ayrılmadan önce, yaşlı esir taciri vezire yaklaşmış ve ona, “Vezir Hazretleri’nden, kendisine bir tavsiyede bulunmak üzere izin vermesini rica etmekteyim!” demiş. Fazleddin de, “Tabii, söyle bakayım ne diyeceksen!” demiş. O zaman ihtiyar ona, “Efendimiz vezire, Enis-üc-Celis’i hemen hükümdarımız Muhammet İbni Süleyman-üz Zeyni’nin huzuruna çıkarmamasını öneririm; çünkü daha bugün yorucu bir yolculuktan sonra kente ulaştı; yorgunluk, hava ve su değişimi onu biraz yıprattı. On gün süreyle onu kendi sarayında tutmakla ona dinlenme fırsatı ve güzelliğini yüceltme şansı vereceksin; sonra hamama girer, giysi değiştirir ve hazır olur. Böylesi senin ve onun hayrınadır. Ancak bu durumda iken onu Sultan’a sunabilirsin! Ve bu, sana, Sultan’ın gözünde daha çok onur ve saygınlık sağlar!” demiş.
     Vezir ihtiyarın aklı başında bir adam olduğunu anlamış ve onun görüşüne uymuş; Enis-üc-Celis’i kendi sarayına götürmüş, orada dinlenmesini sağlayabilmek için kendisine ait bir oda ayırtmış. Öte yandan, Vezir Fazleddin İbni Hakan’ın hayran olunacak güzellikte, ufukta yükselen ay gibi bir oğlu varmış. Yüzü harika beyazlıkta; yanakları gül gibiymiş; bir yanağında bir amber damlası gibi bir ben; yüzünde taze ve ipek gibi yumuşak ayva tüyleri varmış; tüm görünümüyle tıpkı şairin şu dizelerle övdüğü gibiymiş:
     Yanaklarının gülleri! Sakında salkımlanmış kızıl hurmalar kadar nefistir! Onları koparmak isterdim. Ama ellerimi uzatmak cüretinde bulunabilecek miyim? Kabul görmemekten öylesine korkuyorum ki! Zaten dokunsam neye yarar? Onu ben bütünüyle gözüme yerleştirdim bile! Bu da bana yetiyor! Boyu fidandan ince ve narin! Ama yüreği ulaşılmaz ve de katı! Neden sanki yüreği, boyunun inceliğinden ve narinliğinden nasibini almamış? Böyle olsa, narin boyu, yüreğini biraz etkileseydi, bana bunca acı çektirmezdi. Ve sen, tutkunu olduğum aşk yüzünden beni bu kadar kınayan dostum! Beni biraz mazur tut, ne olursun! Çünkü kendi üzerimde egemen olan ben, kendim değilim; ve bedenim ve tüm gücüm bu dertlerin altındadır. Ve bil ki, tek suçlu, ne odur ne de ben! Sadece yüreğimdir. Ve, genç zorbam bağışlayıcı olsaydı, şimdi bu denli bitkin olmazdım ben!
     Ve Ali-Nur adıyla anılan bu genç adam, Enis-üc-Celis’in satın alınmış bulunduğundan haberli değilmiş. Oysa, vezir babası Enis-üc-Celis’e her şeyden önce kendisine vermiş olduğu nasihatları unutmamasını tavsiye etmiş imiş. Gerçekten vezir ona, “Bil ki, kızım, seni ben hükümdarımız Muhammet İbni Süleyman-üz Zeyni için satın aldım; sen onun seçkin gözdesi olacaksın. Bundan dolayı, kendine çok dikkat etmelisin! Ve de gerek kendini, gerek beni kusurlu kılabilecek her durumdan sakınmalısın! Benim haylaz, fakat yakışıklı bir oğlum bulunduğu konusunda seni uyarmalıyım! Çevremizde kendi gönlüyle ona teslim olmayan ve çiçeğini ona yoldurtmayan tek bir kız bile yok. Ondan kendini koru ve ona rastlamaktan sakın! Hatta sesini bile duyurmamaya ve yüzünü açıkça ona göstermemeye çalış! Yoksa, hiç kuşkusuz mahvolursun!” demiş imiş. Enis-üc-Celis de vezire, “İşittim ve itaat ettim!” diye yanıt vermiş imiş. Bunun üzerine vezir, gönlü yatışmış, onu bırakıp kendi işlerini görmeye başlamış.
     Oysa, Tanrı’nın yazılı iradesi olarak, işler iyi yürekli vezirin düşündüğünden çok başka türlü gelişme göstermiş. Gerçekten birkaç gün sonra, Enis-üc-Celis vezirin konağında bulunan hamama girmiş ve küçük esir kızlar, ona yaşantısının en mükemmel banyosunu yaptırmışlar. Tüm uzuvlarını ve saçlarını yıkadıktan sonra, onun her yanını mıncıklayıp ovuşturmuşlar ve hazırladıkları ağdayla tüylerini almışlar, miskle kokulandırılmış hoş suları saçlarına dökmüşler, el ve ayak parmaklarını kınalamışlar; sonra da kaş ve kirpiklerine sürme çekmişler; ayaklarının ucunda öd ağacı ve akamber yakmışlar ve tüm bedenine hafif kokular sürmüşler. Sonra bedenini gül suyu ve portakal çiçeği suyu kokulu büyük bir havluyla; başını da sıcak bir baş havlusuyla sarmışlar, onu hamamdan çıkarıp kendi dairesine götürmüşler. Orada, vezirin karısı, Ali-Nur’un annesi hatun, ona hamamdan çıkınca söylenmesi âdet olan sözleri söylemek için beklemekteymiş. Vezirin karısını görünce, Enis-üc-Celis ilerleyip elini öpmüş; vezirin karısı da iki yanağından öperek ona, “Ey, Enis-üc-Celis, bu banyo sana sağlık ve zevk versin! Ey Enis-üc-Celis, şimdi ne kadar güzel, ışıltılı ve kokulusun! Evimizi öylesine aydınlatıyorsun ki, sen oldukça meşaleye falan gerek yok!” demiş. Enis-üc-Celis bundan çok duygulanmış, elini göğsüne bastırıp başını eğmiş ve “Hanımım ve annem olan sana teşekkür ederim! Allah seni iki dünyada da aziz kılsın! Nimetlerini senden esirgemesin! Gerçekten, bu yıkanmayla rahatladım; keşke sen de benim ile olsaydın da birlikte yıkanaydık!” demiş. Bunun üzerine Ali- Nur’un annesi Enis-üc-Celis’e şerbetler, kurabiyeler getirtmiş, ona sağlık ve afiyet dileyerek kendi de gidip hamamda yıkanmak üzere oradan uzaklaşmış. Ama, tam hamama gireceği sırada, vezirin karısı Enis-üc-Celis’in yalnız kalmasından çekinerek, tedbir olsun diye, iki küçük esireyi onun yanında bırakmış ve Enis-üc-Celis’in dairesinin kapısında nöbet tutmalarını sıkı sıkıya tembih ederek onlara, “Hangi nedenle olursa olsun, çırılçıplak olan ve kolayca soğuk alabilecek olan Enis-üc-Celis’in yanına kimseyi sokmayın!” demiş. İki küçük zenci saygıyla, “Duyduk ve itaat ettik!” yanıtını vermişler.
     Bunun üzerine Ali-Nur’un annesi, kendisine sağlık dileğinde bulunan Enis-üc-Celis’i bir kez daha öptükten sonra, öteki kadınlar yanında olduğu halde, hamama girmiş. Oysa, bütün bunlar olurken, Ali-Nur eve gelmiş; her zaman yaptığı gibi, elini öpmek için annesini aramış ama onu bulamamış. Bunun üzerine odaları araştırarak Enis-üc-Celis’in bulunduğu odanın önüne gelmiş.
     Kapıyı koruyan ve kendisine gülümseyen iki küçük cariyeyi görmüş; bunlar da onu yakışıklı buluyor ve gizli gizli seviyorlarmış. Ali-Nur, bu kapının böylesine muhafaza edilmesine şaşırmış; küçük esirelere, “Annem içeride mi?” diye sormuş; onlar da küçük elleriyle iterek onu kapıdan uzaklaştırmaya çalışarak, “Hayır yok! Hayır yok! Hanımımız burada değil! Evet, burada değil! Hamama girdi, evet hamama girdi, Ali-Nur efendimiz!” demişler. O da bunlara, “Öyleyse siz burada ne yapıyorsunuz, benim kuzucuklarım? Çekilin de içeri girip biraz dinleneyim!” demiş. Kızlar, “İçeri girme, ey Ali-Nur, sakın içeri girme! İçeride genç hanımımız Enis-üc-Celis’ten başka kimse yok!” diye çığrışmışlar.
     Ali-Nur, “Hangi Enis-üc-Celis?” diye sorunca; “Baban efendimiz Vezir Fazleddin’in, Sultan-üz Zeyni için on bin altın dinara satın aldığı güzel Enis-üc-Celis hamamdan çıktı. Üzerinde sadece beden havlusuyla çırılçıplak! Sakın girme, sakın girme içeri ey Ali-Nur! Yoksa soğuk alır, hanımımız da bizi dövdürür. Sakın girme Ali-Nur!” diye çığrışmışlar.
     Oysa, onların böyle çığrışmalarını, Enis-üc-Celis içerden, dairesinden duyuyor ve şöyle düşünüyormuş: “Ya Allah! Bana babasının marifetlerini saydığı bu Ali-Nur da nasıl bir insan acaba? Tüm mahallede, dokunmadık hiçbir genç kız, saldırmadık hiçbir kadın bırakmayan bu yakışıklı çocuk ne menem şeydir? Onu görmezsem, ölürüm vallahi!” Ve artık dayanamayarak ayağa kalkmış ve baştan aşağı koku saçarak, hamamın tüm kokuları bedeninden fışkırarak ve de taptaze ve gözenekleri yaşama açık, kapıya doğru ilerlemiş ve yavaşça aralayarak dışarı bakmış. Ve onu görmüş.
     Gerçekten bu Ali-Nur tam da dolunay gibi imiş. Sırf bu bakışla Enis-üc-Celis, heyecanla çarpılmış ve tüm vücudunun titrediğini hissetmiş. Kendi bakımından Ali-Nur da, kapı aralığından çabucak göz atarak Enis-üc-Celis’in tüm güzelliğinin farkına varmış.
     Ali-Nur da duyduğu arzudan etkilenerek iki küçük cariyeye öylesine yüksek sesle bağırmış ki, ellerini yüzlerine kapayıp ağlayarak kaçışmışlar ve kapısı açık olan ikinci odaya girmişler. Ali-Nur’un arkalarından kapatmak zahmetini duymadığı kapının aralığından, onun Enis-üc-Celis’in odasına daldığını görmüşler. Böylece ne olup bittiğini fark etmişler.
     Gerçekten Ali-Nur, kendini korkuyla divana atan, titremeler içinde, gözleri iri iri açılmış, tüm çıplaklığı içindeki Enis-üc-Celis’in yanına yaklaşmış ve elini göğsüne bastırmış, Enis-üc-Celis’in önünde dize gelmiş ve ona tatlı bir sesle, “Ey Enis-üc-Celis, babamın on bin altın dinara aldığı cariye sen değil misin? Seni, değerini anlamak için altınla mı tarttılar? Ey Enis-üc-Celis! Sen erimiş altından çok daha değerlisin! Ve senin saçların arslan yelelerinden daha gösterişli! Çıplak gerdanın ise, akarsuların köpüğünden daha tatlı ve serinletici!” demiş. Kız da, “Ali-Nur! Sen benim gözlerime çöl aslanlarından da korkunç, seni arayan etime, parstan daha güçlü, solan dudaklarıma, sert kılıçtan daha öldürücü görünüyorsun! Ali-Nur, sen benim sultanımsın! Beni kucakla, gel!” diye yanıt vermiş.
     Zaten sarhoş olan Ali-Nur da, ilerlemiş; divanın üzerine Enis-üc-Celis’in yanına atlamış. Ve ikisi birbirini kucaklamış. Dışarıda kalan iki küçük cariye de şaşırıp kalmış. Çünkü bu olan bitenler onlar için oldukça garipmiş. Bir türlü sırrını çözememişler.
     Gerçekten, Ali-Nur, karşılıklı ateşli öpüşlerle birbirlerini kucakladıktan sonra, divanın altından elini kaydırarak, Enis-üc-Celis’in iki bacağını kavramış. Enis-üc-Celis de onu kollarıyla sarmış, ikisi sıkı sıkıya kucaklaşmışlar. Ve bir süre için öpüşmüşler ve çeşitli hareketlerden başka bir şey düşünmez olmuşlar; Ali-Nur, Enis-üc-Celis’in dilini emmiş; o da Ali-Nur’unkini… Bunu gören iki küçük esire, büyük bir korkuya kapılmışlar. Dehşet içinde, haykırarak oradan kaçıp Ali-Nur’un annesinin bulunduğu hamama sığınmak istemişler. Tam o sırada Hatun, yıkanmasını bitirmiş; gövdesinden fışkıran terler yüzünden mosmor olmuş, hamamdan çıkıyormuş. Karşısında gördüğü küçük esirelere, “Niye böyle bağırıp duruyor, ağlayıp konuşuyorsunuz, benim küçük kızlarım?” diye sormuş. Onlar da, “Ah, hanımımız!” deyip duruyorlarmış. Hatun, “Felaket! Ne oldu bakalım, küçük sefiller?” diye sormuş. Kızlar daha fazla ağlayarak, “Ah hanımımız! Genç efendimiz Ali-Nur çıkageldi, bizi dövdü, bizi cezalandırdı. Sonra da onu hanımımız Enis-üc-Celis’in yanına girerken gördük. Onun dilini emdi, o da onunkini! Bundan sonra ne olduğunu bilmiyoruz. Çünkü nefes nefese kalmışlardı; sonra Ali-Nur onun üzerine çıktı; biz de korkup kaçtık!” diye yanıt vermişler.
     Bu sözleri işitince, vezirin karısı, hamam için yüksek nalınlar giymiş olmasına ve ileri yaşta bulunmasına karşın, ardında tüm cariyeleriyle koşmaya başlamış ve Enis-üc-Celis’in dairesine ulaşmış; tam o sırada Ali-Nur, Enis-üc-Celis’in bekâretini yeni gidermiş bulunuyorken küçük esirelerin haykırışlarını duyunca, çok acele olarak oradan kaçmış.
     Bunun üzerine vezirin karısı, heyecandan yüzü sapsarı, Enis-üc-Celis’e yaklaşmış ve ona, “Kim geldi buraya?” diye sormuş. Kız, o çapkın Ali-Nur’un eğer annesi sorarsa, ne yolda yanıt vereceğini kendisine öğrettiği şekilde, “Hanımım, banyodan çıkmış, divana uzanmış dinlenirken, hayatımda hiç görmediğim genç bir adam içeri girdi. Çok yakışıklıydı, hanımım! Gözleri ve kaşları tıpkı sizinki gibiydi! Bana, ‘Babamın on bin dinara satın aldığı Enis-üc-Celis sen misin?‘ diye sordu. Ona, ‘Evet, vezirin on bin dinara satın aldığı Enis-üc-Celis benim! Ancak Sultan Muhammet İbni Süleyman-üz Zeyni için satın alındım!‘ dedim. O zaman gülerek bana, ‘Hayır, ey Enis-üc-Celis! Belki babamın eskiden maksadı buydu; ama fikir değiştirdi ve seni tüm olarak bana armağan etti!‘ dedi. O zaman çocukluğumdan beri itaatkâr olan ben ona itaat ettim! Ve iyi yaptığımı düşündüm. Doğrusu Bağdat’ta saltanat sürmekte olan Halife’nin karısı olmaktansa, cariye olarak oğlun Ali-Nur’a ait olmayı yeğlerdim,” demiş. Bunu duyan Ali-Nur’un annesi, “Ah kızım! Hepimiz için ne büyük felaket bu! Oğlum olacak bu Ali-Nur vicdansızın biridir! Seni kandırmış! Ama anlat bakayım bana kızım, neler yaptı sana?” diye sormuş. Enis-üc-Celis, “Kendimi ona verdim; tüm gücüyle beni kucakladı, bana sahip oldu,” diye yanıt vermiş. Ali-Nur’un annesi sormuş, “Tüm olarak mı sana sahip oldu?” diye. Kız da, “Evet öyle! Hem de üç kez sahip oldu anneciğim!” diye yanıt vermiş.
     Bu sözleri duyan Ali-Nur’un annesi, haykırarak, “Bu haylaz, seni kırıp parçaladı desene!” demiş; sonra ağlamaya, ellerini yüzüne çarpmaya başlamış; bütün esireler de onunla birlikte ağlıyor ve “Aman yarabbi, ne felaket!” diye haykırıyorlarmış. Çünkü Ali-Nur’un annesi ile yöresindeki kadınları asıl korkutan şey, Ali-Nur’un babasının yapacakları imiş.
     Gerçekten, vezir aslında iyi ve gani gönüllü bir adamsa da, böylesi çılgınca bir davranışa, hükümdarın ve kendisinin onuru söz konusu olduğundan hoşgörüyle bakmayacağı kesinmiş. Ve hiddetiyle oğlu Ali-Nur’u bile kendi elleriyle öldürebilirmiş. Tüm bu kadınlar, o anda şefkatlerine ve aşklarına artık yanıt veremeyeceği için bu genç adama ağlıyorlarmış.
     Tam bu sırada, vezir Fazleddin İbni Hakan içeri girmiş; tüm kadınları gözyaşları ve keder içinde görmüş ve “Size ne oldu çocuklarım?” diye sormuş. Bunun üzerine Ali-Nur’un annesi gözlerinin yaşını silerek sümkürmüş ve “Ey Ali-Nur’un babası! İlkin bana, sana söyleyeceklerime her bakımdan uygun olarak davranacağına dair, Tanrı’nın barışı ve duası üzerine olası Peygamberimiz üzerine yemin ver! Yoksa, konuşmaktansa ölmeyi yeğlerim!” demiş. Bunun üzerine vezir yemin vermiş ve karısı ona Ali-Nur’un kızı kandırarak nasıl bir düzen kurduğunu ve Enis-üc-Celis’in bekâretinin onarılmaz şekilde nasıl felakete uğradığını anlatmış.
     Ali-Nur, buna benzer başka yaramazlıklar yaparak ana ve babasının başını daha önce de derde sokmuş imiş; ama bu sonuncu ahlaksızca hareketini duyunca vezir Fazleddin, kendini yere atmış; sonra giysilerini yırtmaya başlamış ve yüzüne yumruklar indirerek ellerini ısırmış, sakalını yolmuş ve kavuğunu çıkararak yere çalmış. Bunu gören Ali-Nur’un annesi onu yatıştırmaya çalışarak, ona, “Dertlenip durma! On bin dinarı düşünüyorsan, elimdeki parayla, yetmezse mücevherlerimi satarak, bunu sana tümüyle sağlarım,” demiş. Ama Vezir Fazleddin, “Hey kadın, sen neler söylüyorsun? Lekelenenin benim onurum olduğunu ve yaşamımı kaybedebileceğim için kahrolduğumu anlamıyor musun?” diye haykırmış. Karısı ise, ona, “Fakat hiçbir şey kaybolmuş değil ki! Hükümdar Enis-üc-Celis’in varlığından bile haberli değil, bundan dolayı onun bekâretinin bozulmuş olması kendisi bakımından bir anlam taşımaz. Sana vereceğim on bin dinarla, hükümdar için çok güzel bir esire satın alabilirsin ve biz, Enis-üc- Celis’i onu seven ve onda hangi cevheri bulduğumuzu bilen oğlumuz Ali-Nur için saklayabiliriz; çünkü kız, her bakımdan mükemmeldir,” demiş. Vezir, “Fakat, ey Ali-Nur’un annesi! Ardımızdaki düşmanımız El-Muin İbni Savi denen ikinci vezirin bir gün her şeyi öğrenerek bizi mahvedebileceğini unutuyorsun!” demiş;
     “O gün, Es-Savi Sultan’ın huzuruna çıkarak ona…”

     Fakat anlatısının tam burasında Şehrazat, günün belirdiğini görmüş ve yavaşça öykü anlatmayı bırakmış…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz