İstihbarat Notları (PKK ve ETA Terör Örgütlerine Uluslararası Bir Bakış-7)

İ

     İspanyol ve Türk Öğrencilerin Gözünden Etnik Ayrılıkçı Terörün Sosyolojik Anatomisi
     (7) TÜRKİYE’NİN DEVLET PROFİLİ VE SORUNUN TANIMI
     Türkiye‘nin devlet profiline bakıldığında, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğu görülür. Osmanlı‘nın içerisinden doğan fakat yepyeni bir anlayış ve vizyonla kurulmuş üniter bir devlettir. Vatandaşlık esasına göre kurulduğu, demokrasiyi benimsediği ve hukuku üstün tutan laik bir devlet olduğu için; dini, etnik ya da ideolojik bakımdan hiçbir sınıf, zümre ya da azınlığı kayırmamış veya asimile etmemiştir. Özellikle laisizm ve hukuka vurgu yapan bir devlet yapısına sahip olan Türkiye, bununla ülkedeki azınlıkların ve farklı görüşteki insanların hak ve özgürlüklerini teminat altına almıştır.
     Türkiye Cumhuriyeti, merkezi, tek yapılı üniter devlet modelini değil, yerinden yönetimli üniter devlet modelini benimsemiştir. Ülkenin yönetsel hizmetleri, merkezi yönetimin yanında, farklı yörelerde oturan halkın seçtiği kişiler tarafından da yürütülür. Yerinden yönetim örgütleri, merkezi yönetimin yürürlüğe koyduğu yasalarla yönetilmekte ve bu yasalar çerçevesinde çalışmalarını sürdürmektedirler. Yerinden yönetim örgütlerinin çalışmalarında parti çıkarlarının egemen olmaması ve eşitliğe aykırı işlemlerin yapılmaması için “idari vesayet” denilen denetim uygulaması getirilmiştir. Merkezi yönetim idari vesayet yetkisini kullanırken, hukuki uygunluk ve bazen de yerindelik denetimi yapmaktadır. Ancak idari vesayet makamı hiçbir zaman yerel yönetimin yerine geçerek işlem yapamaz. Bu sistem ile hem yerel yönetimlerde halka kendi yöneticilerini seçme imkânı verilmesiyle yaşadıkları yöreye ait düşünce ve isteklerini birinci elden yansıtma imkânı sağlanmış, hem de devletin bölgedeki otoritesi varlığını kurmuştur.
     Öte yandan Türkiye‘nin üniter-ulus devlet yapısı içerisinde yer alan vatandaşlar, “Türk” olarak tanımlanırlar. Bu ırksal bir söylem değildir ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından da “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir” sözüyle açıkça ifade etmiştir. Türk ya da Türk Milleti tanımı bu coğrafyanın insanına uzun bir tarihsel süreç içerisinde konmuş, genel ve üst bir tanımlamadır. Bu açıdan bakıldığında, modern Türkiye Cumhuriyetindeki “Türk” tanımlaması da söz konusu bu tarihi tanımlamanın bir devamı niteliğindedir ve hiç bir ayrımcılık içermemektedir. Elbette ki ülkenin bugünkü yapısı içerisinde çok farklı etnik gruplara mensup birçok insan yaşamaktadır. Bu ülkenin zengin kültürel yapısının doğal bir sonucudur. Hatta bu konuda Türkiye‘nin demografik yapısı konusunda farklı kişi ve kuruluşlarca yapılmış pek çok farklı araştırma da mevcuttur. Örneğin; Ali Tayyar Önder‘in 2006 yılında yayımlanan kitabında Türkiye‘nin demografik yapısı şu şekilde ifade edilmektedir:
     Türkiye’de etnik yapıyı etkileyecek oranda ‘anlamlı’ nüfusa sahip tek grup, yaklaşık %7 oranı ile Kürtlerdir. Bu oranla, bugün Türkiye’deki nüfus yaklaşık 5 milyondur. Kürtler dışında nüfusları yüzde ile ifade edilebilen sadece iki grup mevcuttur. Bunlar; %1’erlik oranla Araplar ve Zaza’lardır. Tüm diğerlerinin nüfusları %1’in çok altındadır.
     Yukarıdaki araştırmanın ortaya koyduğu üzere Türkiye, farklılıklar açısından zengin bir coğrafyadır. Tüm bu araştırmalara konu insanlar, ülkenin yasaları önünde hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadan, tüm hak ve imkânlardan adil ve eşit şekilde faydalanma hakkına sahiptirler. Bu açıdan bakıldığında Türk Milletinin Cumhuriyeti kurarak başardığı şey, sağlam bir yapıya sahip, modern bir devlet olmuştur. Peki ne olmuştur da Türkiye, bu modern ve demokratik yapısına rağmen, bölücü terör sorunuyla mücadele etmek zorunda kalmıştır?
     Esasen ülkemizdeki bölücülük faaliyetlerini 1800’lü yıllara kadar dayandırmak mümkündür. Bu dönemdeki bölücülük faaliyetleri ve Kürt isyanlarının dış sebepleri, İngiliz, Fransız ve Rus kışkırtmaları ise; iç sebepleri de, zorunlu askerlik ve vergi olayıdır. Bu yüzden, yalnızca 1806−1912 yılları arasında, aralıklı bir şekilde, 12 Kürt isyanı yaşanmış ve her biri büyümeden önlenmiştir. Cumhuriyet döneminde ise, 1924−1940 yılları arasında, 25 Kürt isyanı yaşanmıştır. 1950’lerden sonra ise, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde aşiret ileri gelenleri, yaşlı kuşağa mensup sözde aydınlar, medrese kökenli din görevlileri, Molla Mustafa Barzani’ye olan hayranlıklarından dolayı, “Kürt Milliyetçisi” görüşlerini benimseyen T−DKP’nin çatısı altında bir araya gelirken; genellikle üniversitelerde okuyan Doğu ve Güneydoğu Anadolu gençlik kesimi de TİP, FKF, Dev−Genç gibi Marksist−Leninist örgütler içerisinde yerini almıştır. İlerleyen zaman içerisinde “Kürt Milliyetçiliği” ile Marksist−Leninist düşüncelerin sentezinden oluşan ideolojik fikirleri benimseyenlerin, 1969 yılından itibaren Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) ismiyle dernekler kurdukları ve bu derneklerin içerisinde faaliyet yürüttükleri görülmüştür. Üniversiteli gençliğin, özellikle de doğu kökenli gençlerin örgütlendikleri DDKO’nun en belirgin özelliği, 1970’li yıllardan itibaren, gelişen Marksist−Leninist Kürt hareketleri için ideolojik ve kitle zemini hazırlamış olmasıdır.
     Türkiye‘de özellikle son otuz yılı kana boğan PKK terör örgütü de işte bu Marksist-Leninist yapı içerisinden çıkan bir terör örgütüdür. Bu bağlamda Güneydoğu Anadolu bölgesini ve Kürt kimliğini merkez tutan bölücü terörün ortaya çıkışı da manidardır. İşte bu durum Türkiye‘nin yükselişini önlemek isteyen yabancı devletlerce fırsat olarak kullanılmış ve PKK terör örgütü hem kuruluş hem de kuruluş sonrası aşamalarda desteklenerek, Kürt kimliği zorla sorun haline getirilmiştir. Bu noktadan hareketle denebilir ki; radikal düşüncelere sahip kişilerce kullanılan Kürt Etnik Kimliği, PKK çatısı altında yabancı destekler sayesinde terörize edilerek, uzun soluklu bir bölücü terör hareketine dönüştürülmüş ve Türkiye’nin bir numaralı sorunu haline getirilmiştir. (Konuk Yazar: Özge Nur Şafak)

(Gelecek yazı: PKK ve ETA Terör Örgütlerine Uluslar arası Bir Bakış-8)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz