Herkül-39 (Herkül’ün Ölümü)

H

     Herkül, ordusunun başında Cynaeum’a ulaştıktan sonra, Zeus tapınağındaki kurban töreni için hazırlıklara başladı. Bu sırada, karısının gönderdiği temiz elbiseleri de gelmişti. Onları giydikten sonra, tapınağın mihrabına doğru ilerledi. Orada hazır bekleyen, on iki tane öküzün başını kesti ve kutsal ateşe, elindeki tastan şarap döktü. Kazandığı zafer için babası Zeus’a teşekkür ediyordu. Hydra’nın zehirinden hazırlanmış sıvının bir özelliği de, sıcakta daha etkili olmasıydı. Nitekim, Deianeira da şişedeki artığı, bahçenin güneşli bir köşesine döktüğü için, durumu hemen fark edebilmişti.
     Herkül’ün ateşi döktüğü şarap, birden alevleri kuvvetlendirdi; etrafa bir sıcaklık yayıldı. Alevler tapınağın tavanına doğru yükselirken, ateşin kırmızılığı da sanki Herkül’ün yüzüne vurmuş gibiydi. Fakat hayır, bu alevin rengi değildi. Zehirin etkisi ile sanki bütün vücudu tutuşmuştu. Birden, her tarafını dayanılmaz bir acı kapladı. Gökgürültüsü gibi gürledi:
     “Ahh! Yanıyorum!”
     Tapınaktaki herkesi, şaşkınlık içinde bırakan bu sesin sahibi her an daha da derin bir ıstırap içinde bağırıyordu.
     “Yanıyorum! Yanıyorum!”
     Çığlıkları, civardaki kayalıklarda akisler bırakırken;
     “Bana bak, insafsız Hera!” diye yakındı. “Yıkılışımı seyrederken bari bir de şölen düzenle. Hiç acımasız olduğunu biliyorum. Ama bu defa, lütfen ölebilmeme izin ver.”
     Bu, yerine getirilmeyecek bir istekti. Zira, Herkül Tanrıça Hera’dan emdiği süt ile ölümsüzleşmişti.
     Karısı Deianeira’nın habercisi, Cynaeum’a tam bu sırada yetişebilmişti. Yani, her şey olup bittikten sonra. Görünen manzara, insanın kanını donduracak kadar korkunçtu. Bugüne kadar gücü ve kuvveti ile bütün ülkeleri titretmiş olan dev gibi Herkül, üzerindeki elbiseleri parçalıyor; azgın bir boğa gibi etrafına saldırıyordu. Felaketine sebep olan şeyin, üzerine giydiği elbiselerden geldiğini Herkül de anlamıştı.
     Birden gözü, karısına gönderdiği haberciye, Lichas’a ilişti. Evet, şimdi anlıyordu. Kendine bu dayanılmaz ıstırabı veren gömleği ve elbiseyi o getirmişti.
     “Lichas!” diye gürledi. “Bu öldürücü armağanı bana sen verdin. Beni öldürmeyi mi tasarladın?”
     Bu korkunç iddia karşısında, Lichas’ın rengi bembeyaz kesildi. Hemen kendini Herkül’ün ayaklarına atarak yalvarmaya başladı:
     “Benim bu işle hiçbir ilgim yok, efendim! Lütfen bana inanın. Yemin ederim ki, hiçbir şey bilmiyorum. Ben, yalnız karınızın verdiği bohçayı getirdim. Yol boyunca bir an olsun yanımdan ayırmadım onu. Hiç kimseye de elletmedim.”
     Lichas’ın son sözleriydi bunlar. Habercinin savunmasını dinlemeye bile gerek görmeden, Herkül yumruğunu kaldırarak zavallı Lichas’ı cansız yere sermişti.
     Üzerindeki ilaçlı gömleği çıkardıktan sonra, Herkül’ün vücudunu saran cehennem ateşi biraz azalmıştı. Dayanılmaz acıları devam ederken, bir sedyeye yatırılarak deniz kıyısına taşındı. Burada hazır bekleyen kayık, onu evine götürecekti. Rüzgârın serinletici etkisi ve dalgaların uyku getiren sallantısı altında, Herkül kendinden geçerek gözlerini kapamış, dalmıştı.
     Bu sırada, Trachis’de daha başka olaylar oluyordu. En azından Herkül’ün başına gelenler kadar acıklıydı bunlar. Tapınaktaki olaydan sonra, Deianeira’ya durumu bildirmek için bir haberci yollanmıştı. Hyllus, babasının yardımına koşarken, Dieaneira da kendini eline geçirdiği bir iple tavana asmıştı. Nessus’un kanından hazırlanan büyülü sıvının, Herkül’ü öldüreceğini tahmin etmişti. Çok sevdiği kocasının ölümüne sebep olduktan sonra, Deianeira’nın daha fazla yaşamasına gerek yoktu.
     Hyllus, babasını taşıyan kayığa ulaştığında, Herkül dalgın yatıyordu. Gözlerini aralayıp da oğlunu karşısında görünce çok sevindi:
     “Gel Hyllus, yanıma gelsene!” dedi. Sonra oğlunun yaşlı gözlerine bakarak, “Niçin ağlıyorsun? Biliyorsun ki ben arkamdan ağlanmasını hiç sevmem. Kurula bakayım gözlerini.”
     “Sevgili babacığım, ben buraya sana yardım etmeye geldim. Her isteğini yerine getireceğim. Bak, gözlerimi de kuruladım. Bir daha senin yanında ağlamayacağım.”
     “İyi. Gelişine çok sevindim. Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle ve sonra emirlerimi aynen yerine getir. Benim, Tanrı Zeus’un oğlu olduğumu biliyorsun. Yani bir ölümsüzün soyundan geliyorum. Çektiğim bu kadar acıdan sonra ölmediğime göre, ben de bir ölümsüzüm. Ama bu acıya daha fazla dayanamayacağım. Savaşta ölen kahramanlara yaptıkları gibi, beni odun yığını üzerinde yak!”
     “Ama baba, benden çok büyük bir şey istiyorsun. Ben seni canlı iken nasıl yakarım?”
     “Sen beni öldürmüyorsun ki! Benim şimdi ölmüş olmam gerekirdi. Şu zamana kadar hayatta olmamın nedeni, ölümsüzlüğümdür. Benim vücudumu yakarak, ruhumun acı çekmemesini sağlayacaksın.”
     Biraz durduktan sonra; “Senden başka bir isteğim daha olacak. Iole’yi biliyorsun; Kral Eurytus’un kızı. Beni yaktıktan sonra, yine buraya dön. Esirlerin arasından onu bul ve Iole ile evlen.”
     Arzu ettiği gibi, Herkül’ü Oeta dağına taşıdılar. Hazırlanan odun yığınının üstüne, ünlü aslan postunu serdiler. Yine en az onun kadar ünlü ve hayatta iken kullandığı başlıca silahı, tahta topuzunu da başının altına yastık gibi koyduktan sonra, Herkül postun üzerine uzanarak Hyllus’a seslendi:
     “Haydi oğlum, korkma, ateşle odunları.”
     Oeta dağından küçük bir alev kümeciği, göğe doğru yükselirken, Olympos’daki Tanrı Zeus, oğlunun ruhunu yanına almak için yola çıkmıştı bile. Alevler, Herkül’ün vücudunu sararken, babası onu kucaklamış geri dönüyordu. Odunların üzerinde yanan Herkül’ün vücuduydu; Zeus’un kucağındaki ise kahraman oğlunun ruhu…
     Herkül, Olympos’a geldikten sonra, ölümsüz tanrıların arasına katıldı, onlarla birlikte yaşadı. Bir zaman sonra da Tanrı Zeus’un isteği üzerine Hebe (58) ile evlendi. Bu birleşmeye Tanrıça Hera ne dedi? Bunu hiç birimiz bilemeyiz! Ancak bilinen şu ki, Herkül’ün vücudu ve görüntüsü, her kahramanın ölüsü gibi, Hades’in karanlıklar ülkesine gitti. Ölümsüzleşen ruhu ise, tanrıların şölen sofralarından eksik olmadı.
                                                                     = SON=
Açıklamalar:
(58) Hebe: Tanrı Zeus’un Hera’dan doğan kızı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle