Kaval

K

     Kâhya, elinde silahı, arkasında iki köpeğiyle köknar koruluğunda yürüyordu. Terli yüzüne ve ellerine örümcek ağları yapışmıştı. Bu sık korulukta yürümekten bunalmış, açık bir alana gitmek istiyordu.
     İleride basit ezgileri tekrar edip duran bir kaval sesi duydu. Biraz daha yaklaşınca iri bir kayın ağacına sırtına dayamış ihtiyar bir çobanla karşılaştı. Kâhya, iri cüssesine hiç uymayan ince bir sesle;
     “Merhaba, kolay gelsin” dedi. “Kavalı güzel çalıyorsun. Bu sürü kimin?” diye sordu.
     Çoban, kavalı cebine sokarken yüzünde memnuniyetsizlik izleri dolaşıyordu.
     Kâhya, onun bu isteksiz tavrını görmezlikten geldi. Anlamamış gibi yapıp ormanda yürürken çektiği sıkıntıları anlattı. Bu arada çobanın yanına oturdu. Havadan sudan konuşuyordu. Çoban da havaya suya bakıyor ama susuyordu. Kâhya daldan dala konmaya devam ediyordu. Ancak “Bütün yaz kurak geçti. Bunun hiç kimseye yararı olmadı.” dediği zaman çobanı konuşturabildi.
     Çoban;
     “Her gün bir önceki günü aratıyor. Bundan sonra iyilik bekleme artık.” diye karşılık verdi.
     “Av nasıl buralarda?”
     “Para etmez. Kuşlar iyice azaldı. Gittikçe de küçülüyor. İnsan yavru kuşlara nasıl acımaz?”
     Kâhya, hayır anlamında elini salladı. Acı acı gülerek;
     “Bu dünyanın işine akıl sır ermiyor. Kuşlar niçin böyle yapıyor? Kuluçkaya bile geç yatmaya başladılar.” dedi.
     Çoban, bilgece bir tavırla;
     “Deme ya… Gün günden beter oluyor. Bu gidişle kuş da kalmayacak. Eskiden her yer kuşlarla doluydu. Bir tüfeğin patlaması bitmeden diğeri başlardı. Her şey kötüye gidiyor. Bu işin sonu çok kötü. Bu dünyanın sonu yakın.” dedi.
     Sonra şapkasını giydi. Gökyüzüne üzgün bir şekilde baktı. “Hem de ne yazık!” diye söylendi. Derin düşüncelere dalan kâhya Meliton’dan başka bir ses çıkmayınca konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
     “Bu dünyayı biz yaratmadık halbuki. Bir ağaç kuruyunca ya da bir hayvan ölünce, nasıl da acırız. Dünya kuruyup ölüyor, nasıl acımayalım? Şu tabiata bak dostum. Yavaş yavaş bu güzelliklerin yok olması gerçekten ürkütücü.”
     Kâhya, bu sözlere karşılık biraz da alaycı;
     “Sana kalsa dünya şimdiden yok oldu.” dedi.
     “Eğer diğer yaratıklara da bakarsan söylediklerimi kabul edersin.” dedi çoban. “Arılar, balıklar… Hele bir zamanlar bir balık vardı, sorma gitsin… Göller, akarsular balık doluydu. Turna balıkları, lotalar, aynalı sazanlar, çapak balıkları.. Ya o levrekler! Neredeler şimdi? Hiçbiri yok…”
     “Aslında doğru söylüyorsun ihtiyar!” diyerek kâhya, çobanın söylediklerini onayladı. Bir taraftan da başını sallıyordu. Çoban uzun uzun tabiatın nasıl kötü bir şekilde değiştiğini, olan biteni bütün çıplaklığıyla anlattı. Irmağın yavaş yavaş kuruduğundan, ağaçların azaldığından, mevsimlerin bereketsizleştiğinden bahsetti. Sonra insanların kanaatsizliğini dile getirdi. Ona göre değişen tabiatta, ayın tutulmasından gökyüzünün de düzeni bozulmuştu. Bütün bu karamsar konuşmalar kâhyayı kendi dertleriyle baş başa bıraktı. Az para kazandığına mı yansın, çocukların çok oluşuna mı? “Batacaksa bu dünya bir an önce batsın! Boş yere uzatmanın, insanlara bir faydası yok!” diye düşündü.
     Yağmur sağanak şeklinde yağıyordu. Kâhya, yavaşça ayağa kalkıp pardösüsünün düğmelerini ilikledi. Köye doğru yol almaya başladı. Çobandan uzaklaştıkça kavalın sesi azalıyordu. Kaval sesi de tıpkı dünyanın yok oluşu gibi derinden geliyordu. Kâhyanın duyduğu hüzün daha da arttı. Her şeye gücenmişti bir defa. İyice uzaklaştı.
     Kavalın sesi son kez tiz bir şekilde duyuldu, yankılandı. Sonra sustu…

 (Rus Öyküsü–Yazan: Anton Çehov-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi