DECAMERON-39 (Otuz Beşinci Hikâye)

D

    Mesina’da üç kardeş vardı. Babalarının ölümü ile büyük bir servete konmuşlardı. Kız kardeşleri Elizabeth genç ve güzel bir kızdı ve henüz bekârdı. Lorens namında Pinzalı bir genç, güzelliği ve terbiyesi ile Elizabet’in dikkatini çekmişti. Bunun farkına varan Lorens de kızla ilgilenmeye başlamıştı. Karşılıklı aşkları nihayet tatmin olmuştu. Fakat tatlı günlerini gizlemesini becerememişlerdi. Büyük kardeşi, Elizabeth’in bir gece Lorens’in yatak odasına girdiğini görmüştü. Bu manzara delikanlıyı çok müteessir etse de kendini göstermemeye ve ertesi sabaha kadar düşünmeye karar verdi. Ertesi gün kardeşlerine gece gördüklerini anlattı. Kardeşler münasip bir fırsat ortaya çıkıncaya kadar sessiz kalmaya karar verdiler. Böylece Lorens ile her zamanki gibi şakalaşmaya devam ettiler. Bir gün şehir dışında bir eğlenceye iştirak etmek üzere onu yanlarına aldılar. Issız bir yere vardıklarında öldürdüler. Ve kimsenin göremeyeceği şekilde gömdüler. Mesina’ya döndüklerinde Lorens’i bir ticaret işine yolladıklarını söylediler ki, sık sık vaki olduğu için herkes de buna inandı.
     Lorens’in uzun zaman dönmemesi, Elizabeth’i çok üzdüğünden sık sık kardeşlerinden onu sorardı. Kardeşlerinden biri: “Bu sualler nedir?” dedi. “Lorens ile ne alışverişin var senin? Böyle sorup duracaksan başına geleceği bil.”
     Kızcağız korku içinde sormaktan vazgeçti ve gece yalnız kaldığı zaman göz yaşları içinde hayaller kurarak sevgilisiyle konuşuyor ve ne zaman geleceğini soruyordu. Bir gece ağlaya ağlaya uyuyakalmıştı. Rüyasında Lorens’i solgun, delik deşik gördü. “Ah Elizabeth,” diyordu. “Hep beni çağırıyorsun ve bana gözyaşlarınla serzenişte bulunuyorsun. Bil ki, ben artık dönemem. Çünkü kardeşlerin beni öldürdüler!”
     Ölü, gömüldüğü yeri de tarif etmiş ve artık kendisini çağırmamasını söyleyerek kaybolmuştu. Kızcağız uyanınca acı acı ağlamaya başladı. Fakat kardeşlerine bir şey söylemeye cesaret edemedi. Yalnız rüyasının hakikat olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Her sırrını bilen bir hizmetçisini yanına alarak, mezarın bulunduğu yerin başına gitti ve biraz kazınca bedbaht sevgilisinin hiç çürümemiş cesedini buldu. Elinden gelse cesedi çıkaracak ve ona münasip bir mezar yaptıracaktı. Buna imkân göremediği için ölünün başını kesti mendiline sardı, vücudunu tekrar toprakla örttü.
     Odasına geldiğinde başın üstüne o kadar gözyaşı döktü ki baş yıkanmış oldu. Ve onu binlerce defa öptü. Sonra bir beze sararak fesleğen için hazırlanmış bir saksıya yerleştirdi. Biraz toprak doldurdu ve toprağı, gül, portakal suyu ve gözyaşları ile ıslattı.
     Kızcağız daima saksının yakınında oturur ve ona özenle bakardı. Ve her defasında o kadar çok ağlardı ki, fesleğen ıslanırdı. Bu sayede çiçek o kadar güzel büyüdü ki, her tarafı koku doldurdu. Kızcağızı sık sık gözetleyen komşular gördüklerini kardeşlerine anlattılar. Kardeşleri ihtarlarının fayda vermediğini görünce gizlice saksıyı aşırdılar, kızcağız kanlı gözyaşları ile onu hep istedi durdu ve nihayet ağır hasta düşerek, daima saksıyı sayıkladı. Bu işe pek merak saran kardeşleri, saksıyı açınca Lorens’ in çürümemiş başını gördüler ve saçlarının kıvırcıklığından onu tanıdılar. Olay meydana çıkar korkusu ile başı toprağa gömdüler ve Mesina’dan kaçtılar. Zavallı kız, ağlaya ağlaya can verdi. Ve bedbaht aşkının kurbanı oldu…

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz