İz Bırakan Geziler (PORTEKİZ)

İ

     Dinazorların ayak izleri, devasa katedraller, Roma ve İspanyol mimarisinin en güzel yapıtları, heykelleri, oymaları… Portekiz’e yapılan bir geziyle bu dünyanın en eski sömürgeci devletinde sanki tarihi yeniden yaşıyorsunuz.
     Portekiz topraklarının büyük bir kısmı nehirler boyunca uzanan pirinç tarlaları ve bunların etrafında gelişen köylerle kaplı olmasına rağmen, başkent Lizbon zenginlik ve fakirliğin en uç noktalarda yaşandığı, oldukça kalabalık bir metropol.
     Lizbon’a ilk ayak bastığımızda doğrusu gördüğümüz manzara karşısında biraz şaşırdık; çünkü Lizbon şehrin ortasındaki asma köprüsü ve sağa sola dizilmiş apartmanlarıyla tıpatıp İstanbul’a benziyor, aradaki tek fark ise şehrin yeşil örtüsünden pek bir şey kaybetmemiş olması.
     Lizbon’da gezecek o kadar fazla müze ve tarihi yapı var ki insan hangi birini göreceğini şaşırıyor. Buradaki eserlerin büyük çoğunluğu Barok stilinde; kilise, camii, saray ve katedral olarak kendini gösteriyor. Bu kadar çok yapı türünün bir arada bulunma sebebi ise, Portekiz’in 1500’de Brezilya’yı fethederek sömürgecilik çağını açmış olması. Yüzyıllar boyunca gerek egemenliğine kattığı devletler, gerekse istilasına uğradığı Fenike, Roma ve Yunanlılar’ın etkisinde kalan mimari, şehrin doğal dokusunu oluşturuyor.
     Lizbon’un her yerinde tarihin değişik çağlarından izler görmek mümkün. Örneğin; bizi gerçekten de çok etkileyen kuzeydeki tapınaklar Ortaçağ etkileri taşırken, güney bölgesinde Gotik ve Rokoko üsluplarında yapılmış katedraller Rönesans döneminin en güzel örneklerini oluşturuyor.
     Ön cepheleri çinilerle kaplı evleri, orijinal haliyle muhafaza edilen daracık ara sokaklarıyla Lizbon’da kendimizi sanki bir masal şehrindeymiş gibi hissediyoruz. Güneş dağların arasına girip de, karanlık basınca anlıyoruz ki, buranın gece hayatı da İstanbul’u aratmayacak kadar hareketli. Lizbon sokaklarını dolaşırken başka bir hareketlilik daha dikkatimizi çekiyor. Halk, yaz başından Eylül’e kadar sürecek olan 20.yy. Dünya Fuarı, ‘Expo 98’e ev sahipliği yapacak olan Lizbon’u, 145 ülke ve uluslararası kuruluşu ağırlayacak olan bu büyük organizasyona hazırlamak için çalışıyor.
     Lizbon’u tam 4 gün doyasıyal gezdikten sonra, biz de her turistin yaptığını yapıp kendimizi Atlantik sahiline 500 mil uzaklıkta bulunan, cıvıl cıvıl insan kaynayan, kuzey plajlarının serin sularına bırakıyoruz. Bu plajların en popüler olanı Costa Verde dünyanın en hareketli, bir o kadar da güzel sahil şeridine sahip. İnsanın buranın küçük balıkçı köylerini görüp, harika doğasının tadını çıkarttıktan sonra şehrin o boğucu caddelerine hiç mi hiç geri dönesi gelmiyor. Costa Verde’de bir gece kaldıktan sonra, Portekiz’in merkezi sahil şeridi olan Costa de Plata’da turistik gezilere katılıp, 10 bin yıllık mağaraları geziyoruz.
     Tarih burada da peşimizi bırakmıyor, yakın zamanda keşfedilen dinazor yumurtasının burada ortaya çıktığını öğreniyoruz. Burada da bir gün konakladıktan sonra şehrin kalbinin attığı dağlık bir bölge olan Montanhas’a geçiyoruz. Burası bozulmamış doğasıyla uzun kır yürüyüşleri yapmak, kano çekmek ve kaplıcalarda rahatlamak için gelen turistlerle dolup taşan, bizim de çok hoşumuza giden yerlerden biri.
     Lizbon’un kuzey sahil şeridindeki gezilerimizi tamamladıktan sonra, şehrin güney ve doğusuna yayılan Alentejo ve Alvarge bölgelerine doğru yola çıkıyoruz.
     Alentejo, Ortaçağ’dan kalma kalın surları, vahşi bitkilerle örtülü ovaları, gelişen folk kültürü, Roma harabeleri ve Portekiz’in Altın Çağı’ndan kalmış hazineleriyle geçmişle hâlâ bağını koparmamış ender bölgelerden. Algarve ise, denizi güney plajlarına nispeten daha ılık; doğal güzelliklerinin yanı sıra golf, su sporları, tenis, yürüyüş gibi sporların da bir arada bulunduğu, ziyaretçilerin lüks otellerde konakladığı bir sahil şehri. Fakat burada oteller çok pahalı olduğu için gece konaklamadan önce iyi düşünmek gerek. Biz de güney plajlarında birer gece kalmamıza rağmen, burayı sadece günübirliğine geziyoruz.
     Gezimizin son iki gününde Lizbon sahil şeridinden uzaklaşarak 9 adacıktan oluşan Azor adalarına gidiyoruz. Burada sanki zaman durmuş gibi, etrafa derin bir sessizlik hâkim. Kalabalıktan, kirlilikten, gökdelenlerden eser yok! Küçük sevimli lokantalar sahil boyunca uzanıyor. Burada günbatımına karşı yediğimiz balığın tadı damaklarımızdan uzun süre gideceğe benzemiyor.
     Son durağımız, çiçeklerin ve tropikal meyvelerin her yanı sardığı, bu haliyle yüzen bir bahçe görünümünde olan Madeira volkanik adası… Buranın kumarhaneleri Las Vegas’ı aratmıyor; biz de kendimizi tutamayıp şansımızı deniyoruz…
     Dönüş vakti geldiğinde, cebimizde tek kuruşumuz kalmamasına rağmen, bizim aklımız fena halde burada kalıyor; biliyoruz ki, Portekiz’de keşfedilmeyi bekleyen inanılmaz güzellikteki yerler ziyaretçilerini bekliyor.

Yazar hakkında

Yorum Ekle