Yumruk Hakkı

Y

     İki yolcu ateşin yanında ayakta durarak son yudum şarabı içiyorlardı. Serin sabah rüzgârı keçe şapkalarının kenarlarını hafif hafif oynatıyordu. Ateş çıkmış çıkacak sabah güneşinin soluk ışığı altında sönüyordu. Büyük Patio’nun(1) en arka kısımları yavaş yavaş aydınlanıyor ve yerde borulardan ve samandan yapılmış damı taşıyan ağır çamur sütunların gölgeleri şekilleniyordu.
     Sütunların birinde bir demir halka vardı. Bu halkaya eyerlenmiş hazır bekleyen iki at bağlanmıştı. Başları eğik, önlerindeki uzun saplı otları çiğniyorlardı. Duvarın dibinde elindeki küçük bir mısır torbasından ağzına sarı sarı taneleri atan genç bir Kızılderili oturuyordu.
     İki yolcunun yolculuğa hazırlandıkları sırada büyük kapıda iki Kızılderili göründü. Duvara sokulmuş, girişi kapatan kalın kalaslardan birini kaldırdılar. Sonra geniş Patio’da çevrelerine bakındılar.
     Yeni gelenlerin aciz ve çok fakir bir görünüşleri vardı. Yırtılmış ceketleri, kaba gömlekleri, düğüm düğüm kayışları, altlarından gri yünden kirli kasketleri görünen, şekli kaçmış ve sakalın altından bağlanmış şapkaları daha da fakir bir görünüşteydi.
     İki Kızılderili yavaş yavaş daha yeni atlarına binmiş yolculara yaklaştılar. Kızılderili rehber mısır torbasını kuşağına tutturmuş, ayakkabılarının bağını sıkıca bağlıyordu.
     Yolcuların ikisi daha gençtiler. Biri uzun boylu iyice beyaz derili, soğuk bakışlıydı. Diğeri ise kahverengi derili ve neşeli yüzlüydü.
     “Bey!” diye mırıldandı Kızılderililerden biri.
     Beyaz derili ona döndü:
     “Ne istiyorsun Tomas?”
     “Bey, atımı bana bırak…”
     “Bir başka zaman budala! Yoluma yürüyerek mi devam edeyim istiyorsun? Ben sana bunun için kendi atımı verdim.”
     “Ama senin atın öldü!”
     “Tabi öldü. Ama neden? Çünkü sen onu sürekli olarak on beş saat koşturdun. O muhteşem bir attı. Seninki ise değersiz bir şey! Bu atın saatlerce dayanacağına inanıyor musun?”
     “San Juan Bayramı’nda bu atı almak için lamalarımı sattım. Hem bundan başka, kulübemi de yaktın bey!”
     “Tabi. Peki neden? Zırlamalarınla beni rahatsız ettiğin için! Defolup gitmen için yanan bir çırayı kafana attım. Yüzünü çevirince yanan parça saman yığınının içine düştü. Bunun için elimden bir şey gelmez. Çırayı gerekli saygıyla karşılaman gerekirdi…”
     Diğer Kızılderili’ye döndü ve:
     “Eee… Sen ne istiyorsun bakalım Pedro?” diye sordu.
     “Bey, benim tarlamı almaman için sana ricaya geldim. O benim toprağım. Çoktan ektim bile!”
     “Bu seni ilgilendirir Cordova!” dedi genç adam ve yanındakine döndü.
     “Hayır, bu benim işim değil. Ben yalnız bana verilen işi yaptım. Pedro Quispe tarlanın sahibi sen değilsin ki. Hani tapu senedin? Toprakla ilgili kâğıtların demek istiyorum yani.”
     “Kâğıtlarım yok. Babamın da yoktu, babamın babasının da. Ve kimse şimdiye kadar toprağı almak istemedi. Sen onu üstelik başkasına vermek istiyorsun. Sana bir kötülük yapmadım ki…”
     “Bir yerde saklı, bir kese dolusu paran var mı? Keseyi bana ver, ben de sana toprağı bırakayım.”
     “Param yok, hiçbir zaman bu kadar parayı bir araya getiremem.”
     “Ne yapalım, öyleyse konuşacak bir şey yok. Beni rahat bırak.”
     “Bari hiç olmazsa borcunu öde.”
     “Sizinle hiçbir sonuca varamayacağız. Beni gerçekten bana verdiğin bir koyun ve birkaç tavuğu ödeyecek kadar budala mı sanıyorsun? Aç mı kalmalıydık yani?”
     Beyaz derili yolcu sabırsızlıkla bağırdı:
     “Eğer biz bu iki budalayı dinlemeye devam edersek burada ebediyen kalmamız gerekecek.”
     Bu geniş çiftlik bir dağın eteğindeydi. İşlenmemiş topraklar ince parçalar halinde yavaş yavaş aydınlanıyordu.
     Cordova, rehbere işaret etti. Rehber kapıya gitti. Arkasından iki atlı çiftliği terk ettiler. Petro onlara doğru atıldı ve atların dizginlerine düştü. Suratına yediği bir kamçı darbesi onu geri çekilmeye zorladı.
     Patio boş kalmıştı. İki Kızılderili büyük bir aceleyle kapıdan çıkıp yakındaki dağa doğru koştular ve ona bir vahşi lama gibi rahatlıkla tırmandılar. Tepeye vardıklarında bakışlarını uzak çevrede dolaştırdılar.
     Uçurumlarda ve boğazlarda otlar sapsarı parlıyordu. Birkaç keçi ve lama sürüsü maden cevheri yığınlarının üstünden geçtiler ve kayaların ardında kayboldular. Pedro boynuzdan borusunu omzuna asmıştı. Onu alıp üfledi. Uzun ve acılı bir ses işitildi. Kızılderili bir süre bekledi, sonra yeniden boruyu üfledi. Bu kez daha tiz bir ses çıktı.
     Yolcular dağın yamacından yukarı tırmanıyorlardı. Rehber önden gidiyor ve mısır yiyordu. Boru çalınca genç Kızılderili durdu. İki yolcuya doğru şaşkın bir şekilde baktı. Sonra birdenbire hızla dağların arasına sıkışmış bir keçi yolundan kaçmaya başladı. Bir süre sonra da kayboldu…
     Cordova yanındakine bağırdı:
     “Alvarez, haydutlar rehberimizi kendilerine çektiler.”
     Alvarez atını dizginledi, huzursuz bir şekilde çevresine bakındı:
     “Rehberi mi? Ona ne ihtiyacımız var? Ben daha kötüsünden korkuyorum.”
     Boru yeniden çaldı. Yukarıda, dağın üstünde mavi göğe, sivri tepenin çıplak kırmızılığına karşı Pedro’nun şekli çiziliyordu.
     Alvarez hemen yukarıda, dağın sivri sırtında kendilerine karşı bir suikastın hazırlandığını anladı. Uzaklardaki dağ oyuklarından insan şekilleri görülüyordu. Bu şekiller bir süre durup Pedro’nun borusunu öttürdüğü tepeye bakıyorlar, sonra dikkatle yamaçlardan aşağı iniyorlardı.
     Alvarez ve Cordova dağa çıkmaya devam ediyorlardı. Atları soluk soluğa idi, dar keçi yolu taşlarla kaplıydı. Birdenbire, yukarıdan itilmiş kocaman bir taş parçası hemen yanlarına büyük bir gürültüyle yuvarlandı, onu bir ikincisi ve üçüncüsü izledi.
     Alvarez kaçmak için atını mahmuzladı. Kendini iyice dağın yamacına yaslamıştı. Cordova da onu takip etti. Ama kaya parçaları peşlerini bırakmıyordu.
     Kısa bir süre sonra dağlar Kızılderililerle doldu.
     Atlar şimdi dar bir boğaza doğru yönelmişlerdi. Kristal gibi berrak, ince bir su ipliği toprağın üstünde yılan gibi kavisleniyordu. Artık boynuzdan boruların karanlık sesleri her yönden geliyor, garip sesler derinlerde yeniden yankılanıyordu. İki dağı birbirinden ayıran parlak aydınlıkta, dar boğazın sonunda bir erkek grubu göründü. O sırada büyük bir kaya parçası Alvarez’in atına rastladı. Hayvan bir an sallandı, sonra yamaçtan aşağı yuvarlandı. Cordova aşağı atladı. Atın ve binicisinin tozlar içindeki yığınına doğru sürünmeye çalıştı.
     Kızılderililer dağlardan inmeye başladılar. Dağ yarıklarından geliyorlar, köşeleri dönüyorlar, dikkatle yaklaşıyorlar, sonra durup arayan bakışlarla boğazın sonunu gözlüyorlardı. Suyun kenarına vardıklarında iki yolcuyu gördüler. Alvarez kendini yerden kaldıramıyordu. Yanında arkadaşı duruyor, donuk bakışlarla Kızılderililerin inişini seyrediyordu.
     Küçük bir yaylada yaşlılar ve kadınlar toplanmışlar, insan avının sonunu bekliyorlardı. Kir içindeki Kızılderili kadınlar kaba kumaştan kısa eteklikleri, göğüslerinde bağlanmış pelerinleri, çıplak ayaklarıyla sessizce bir arada duruyorlar, yün eğiriyorlardı. Takipçiler beraberlerinde atların üstünde sıkıca bağlanmış iki yolcuyu getirdiler. Meydanın ortasına taşıyıp iki yük gibi yere attılar. İplik eğirmeyi bir an bile bırakmayan kadınlar merakla esirleri seyrettiler.
     Erkekler kısaca ne yapacaklarını konuştular. Sonra bir grup yamaca doğru gitti. İki testi ve iki kalasla döndüler. Bir kısmı kalasları dikmek için toprağı kazarken, diğerleri testiden toprak kaplara içki dolduruyorlardı.
     Güneş batıncaya kadar içtiler. Kadınların hafif sesle konuşmalarından ve kaplara dökülen içkinin sesinden başka bir şey duyulmuyordu.
     Pedro ve Tomas iki yabancıyı yakalamışlardı. Onları direklere bağladılar. Alvarez’in omurgası kırılmıştı. Ağrıdan inliyordu. İki Kızılderili bu yabancıları soyup kıyafetlerini uzağa fırlattılar. Kadınlar hayranlıkla seyrettiler beyaz vücutları.
     Sonra işkence başladı. Pedro, Cordova’nın dilini kopardı ve gözlerini yaktı. Tomas ise Alvarez’in bedenini bıçak yaralarıyla süslüyordu. Sonra diğer Kızılderililer de geldiler. Zavallıların saçlarını yoldular, açık yaralara taş parçaları yapıştırdılar.
     Gün artık bitmişti.
     İki yolcu çoktan ruhlarını tanrıya teslim etmişlerdi. Yorgun ve heyecandan bıkkın Kızılderililer küstah bir şekilde cesetleri paralamaya devam ediyorlardı.
     Birden her şey sustu. Pedro yere bir haç çaktı. Erkekler ve kadınlar yaklaşıp haçı öptüler. Ardından daima boynunda taşıdığı tespihi çıkardı. Kızılderililer birer birer tespihe dokunup yemin ettiler.
     Yaylada oynanan korkunç sahnenin izleri olan son kanlı kalıntılar da yok edildikten sonra sonsuz gece, heybetli dağların üstüne çöktü.

Dipnot:
Patio: Binalarla veya duvarlarla çevrilmiş çiftlik

(Bolivya Öyküsü–Yazan: Ricardo Jaimes Freyre-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi