DECAMERON-44 (Dördüncü Günün Sonu ve Kırkıncı Hikâye)
DECAMERON-44 (Dördüncü Günün Sonu ve Kırkıncı Hikâye)

DECAMERON-44 (Dördüncü Günün Sonu ve Kırkıncı Hikâye)

     HAYLİ zaman önce Salerno’da Mateos isimli meşhur bir cerrah vardı, ileri yaşlarda genç ve güzel bir kadınla evlenmişti. Kadına, şık elbiseler ve kıymetli mücevherler vermişti. Buna mukabil kadın, yaşlı kocasının soğukluğuna tahammül etmek zorunda kaldı.
     Bunun üzerine kadın, arzularına başkaca tatmin çareleri aramaya başlar. Nihayet gençler arasında hoşuna giden birini bulur. Delikanlı da kadını beğenir. Bu adam asil olmakla beraber, dolandırıcılık ve alçaklıklarıyla ün salmış Rugiyeri idi. Ama kadın buna aldırış etmez ve bir hizmetçi kızın tavassutu ile buluşurlar. Kadın, bu zevklerden sonra delikanlıyı kötü huylarından vazgeçirmeye çalışır ve zaman zaman ona para verir.
     Bir gün doktora, bacağından rahatsız bir hasta gelir. Hekim muayeneden sonra: “Hastalanan kemik çıkarılmazsa,” der. “Hastanın ayakları düşecek veya ölecek!”
     Akrabaları müdahaleye razı olurlar. Hastanın ameliyat acısına dayanamayacağını düşünen doktor, bir uyuşturucu su hazırlar ve ilacı odasının penceresine koyar. Hastanın yanına gideceği sırada, Amalfili dostlarından, derhal gelmesi için bir mesaj alır. Çünkü bir kavgada bir çok insan yaralanmıştır.
     Hekim bacak ameliyatını bir tarafa bırakarak derhal Amalfi’ye gider. Kadın, kocasının o gece eve dönmeyeceğini anlayınca gizlice Rugiyeri’ye haber yollar ve onu kocasının odasına alır. Adam odada kadını beklerken, susuzluğu tutar. Hasta için hazırlanmış bayıltıcı suyu görür, onu içilecek su sanır ve dolu bardağı içer. Az sonra da derin bir uykuya dalar. Kadın odaya gelince adamı uykuda bulur, uyandırmaya uğraşır, saçlarından çeker, fakat nafile… “Uyku budalası!” diye bağırır. “Uykuya düşkünsen evinde kalmalıydın…”
     Kadın hekim karısı olmakla beraber, ilaçlar hakkında bilgisi olmadığından adamı öldü sanır ve sessizce ağlamaya başlar. Ama bir taraftan da rezaletten korkarak ölüyü odadan çıkarmak için tedbir düşünmeye dalar. Hizmetçisini çağırır, olanı biteni anlatır ve yardım ister. Hizmetçi de adamı uyandıramayınca, onun ölmüş bulunduğuna kanaat getirir.
     Kadın; “Yarın bizden şüphelenmemeleri için onu nereye atalım?” diye sorar. Hizmetçi: “Dur!” der. “Ben bugün marangozun atölyesinde oldukça büyük bir sandık gördüm ki işimize yarayabilir. Ölüyü onun içine koyarız. Bıçakla birkaç yerini yaralarız ve içinde bırakırız. Onu sandığın içinde bulanlar bizden geldiğini ne bilecekler. Onun eski günahkâr hayatını bilenler, bir vuruşmada bıçakla yaralandığını sanırlar.”
     Kadın bu planı beğenir, ama bıçaklamayı kabul etmez. Nihayet iki kadın, ölüyü omuzlarına alarak sandığa atarlar. Ve üstünü kilitlerler.
     Komşuda iki genç vardı ki, az emekle çok kazanmak isterler ve tefecilikle geçinirlerdi. Bu iki delikanlı akşam üstü sandığı görürler ve gece onu aşırmaya karar verirler. Gece yarısı sandığı kaldırarak karılarının yatak odasına götürürler. Rugiyeri, uyku ilacının tesirinden sabahleyin kurtularak gözlerini açar. Eliyle sandığı yoklayınca: “Bu ne?” der. “Ben neredeyim? Uykuda mıyım, uyanık mıyım? Dün gece sevgilimin odasındaydım. Şimdi bir sandığın içindeyim. Ne oluyor? Hekim çıkageldi de kadın beni uyku halinde bu sandığa mı tıktı?”
     Adam bir müddet sakin durur. Fakat bir taraftan öbür tarafa döneyim derken sandık devrilir. Bitişik odada uyuyan kadınlar uyanırlar. Rugiyeri de sandığın açılan kapağından dışarı çıkar, el yordamıyla evi dolaşır. Bu dolaşma esnasında ayak sesini duyan kadınlar: “Kim o?” diye bağırırlar. Adam, tanımadığı bu sese cevap vermez. Bunun üzerine kadınlar, kocalarını çağırırlar: “Hırsız, hırsız…” diye bağırırlar. Konu komşu toplanır. Adamı yakalarlar, mahkemeye verirler.
     Hâkim, onu derhal işkence aletine takar. Adam, ne yapsın, para çalmak üzere bu faizcilerin evine girdiğini itiraf eder. Hâkim de onun idamına karar verir. Ertesi gün bütün Salerno’da adamın hırsızlık ederken yakalandığı duyulur. Doktorun karısı ve hizmetçisi bile bu haberlerin tesiri altında kalırlar. Ve bir rüya gördüklerini düşünürler.
     Saat üçten sonra hekim gelir. Ve hastayı ameliyat etmek üzere bayıltma ilacını ister. Şişeyi boş bulunca bağırmaya başlar. Karısı: “Doktor, ne oluyor?” der. “Bir şişe su için bu kadar yaygara yapılır mı? Dünyada başka su kalmadı mı?”
     Doktor, “Karıcığım,” der. “Sen sanıyorsun ki o adi sudur. Hayır, o bayıltma ilacıydı.”
     Kadın sevgilisinin bu ilacı içtiğini ancak o zaman anlar. Hanımın emriyle havadis toplamaya giden hizmetçi de bu sırada eve gelir: “Herkes,” der. “Onun hakkında fena konuşuyor. Hiç koruyanı yok. Yarın sabah her halde asarlar. Ama, size bir haber daha vereyim; Rugiyeri’nin faizcilerin evine giriş şeklini anladım. Siz o sandığın sahibi marangozu tanırsınız. Marangoz, sandığın gece çalındığını iddia ediyor. Halbuki, sandığı sipariş etmiş olan adam: Hayır, sen benim sandığımı Rugiyeri’ye para ile sattın, diyor.”
     Hizmetçi, hanımından gerekli talimatı aldıktan sonra doktora gider: “Efendim,” der. “Büyük bir hatamdan dolayı sizden af diliyorum.” Doktor, “Ne gibi hata?” diye sorar. “Siz genç Rugiyer’i tanırsınız. O benden hoşlanırdı. Bu sene kısmen korkudan, kısmen sevgiden onun metresi oldum. Dün siz gittikten sonra bana öyle tatlı şeyler söyledi ki, onu yatak odama aldım. Susamıştı. Fakat yanımda ne su vardı, ne şarap. Karınızdan bir şey istemediğim için, sizin odanızda gördüğüm şişeyi ona getirdim ve içtikten sonra yerine koydum. Ben hatamı itiraf ediyorum. Fakat dünyada hata etmeyen kimse var mı? Çok üzgünüm. Çünkü Rugiyeri ölüm tehlikesine maruzdur. Onun için sizden af diliyorum ve Rugiyeri’ye mümkün olduğu kadar yardım etmem için müsaadenizi istiyorum.”
     “Sen kendi cezanı kendin vermişsin. Koynunda çılgın bir âşık beklerken baygın bir adam bulmuşsun. Onun için git ve âşığına yardım et. Ama, bir daha kimseyi eve alma. Yoksa bahşişini keserim.”
     Bunun üzerine hizmetçi hapishaneye giderek Rugiyeri’yle konuştu. Sonra ceza hâkiminin yanına gitti. Hâkim, kızın sözlerini dinlemeden onu elde etmenin çarelerini aramaya başlamıştı. Hâkimin yumuşadığını gören kız: “Efendim,” dedi. “Rugiyeri hırsızlık ithamıyla yakalanmıştır. Fakat bu itham asılsızdır!”
     Sonra olanı biteni hâkime anlattı. Hâkim bu beyanın doğru olduğunu benimsedi ve doktora uyku ilacının mahiyetini sordu. Daha sonra marangozu, tefecileri, sandığın sahibini sorguya çekti. Nihayet Rugiyeri’yi çağırdı. Bir gece evvel nerede olduğunu sorunca Rugiyeri: “Ben de bilmiyorum,” dedi. “Yalnız şu kadarını hatırlıyorum ki, doktorun hizmetçisine gittim ve onun odasında su içtim. Bundan sonrasını hatırlamıyorum.”
     Hakim nihayet sandığı çalan faizcileri para cezasına mahkum etti. Rugiyeri’yi de serbest bıraktı.
     İkinci Günün Sonu
     Günün kraliçesi, hükümdarlık müddetinin sona erdiğini anlayınca güzellerden böyle nahoş bir mevzu seçtiği için af diledi. Sonra ayağa kalkarak, başındaki tacı sarı saçlı Fiametta’nın başına koydu: “Bu tacı sana veriyorum,” dedi. “Çünkü sen, bu sıkıntılı günü yarın gidermeyi en iyi bilensin.”
     Uzun, altın sarısı, dalgalı saçları beyaz omuzlarından aşağı sarkan ve yuvarlak yüzünde leylaklar, güller biten ve ağzı yakuta benzeyen Fiametta tebessümle:
     “Tacı memnuniyetle kabul ediyorum,” dedi. “Bugünkü ıstıraplı günümüze mukabil, yarın sevişenlerin, bazı müşküllerden sonra kavuştukları talihe ait hikayeler isterim.”
     Bu emir herkesin hoşuna gitmişti.

(Yazan: Giovanni Boccaccio – Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir