İstihbarat Notları (PKK ve ETA Terör Örgütlerine Uluslararası Bir Bakış-27)
İstihbarat Notları (PKK ve ETA Terör Örgütlerine Uluslararası Bir Bakış-27)

İstihbarat Notları (PKK ve ETA Terör Örgütlerine Uluslararası Bir Bakış-27)

     İspanyol ve Türk Öğrencilerin Gözünden Etnik Ayrılıkçı Terörün Sosyolojik Anatomisi
     (27) Türk ve İspanyol Öğrenciler Tarafından Verilen Cevapların Karşılaştırılması
     Ankette yer alan 7. soru olan “Terörün ortaya çıkışında dini faktörlerin/dinsel farklılıkların etkisi var mıdır?” sorusuna Türk ve İspanyol öğrenciler tarafından verilen cevaplar karşılaştırıldığında;
     Hem Türk hem de İspanyol öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, “terörün ortaya çıkışında dini faktörlerin/dinsel farklılıkların etkili olduğu” görüşünde birleşmektedirler.
     Bunun yanı sıra, terörün ortaya çıkışında dini faktörlerin/dinsel farklılıkların etkili olmadığı görüşünü belirten öğrencilerin sayısı da azımsanamayacak kadar fazladır. Araştırma kapsamında görüş bildiren Türk öğrencilerin 60’ı, İspanyol öğrencilerin ise 24’ü terörün ortaya çıkışında dinsel farklılıkların etkili olmadığı görüşüne sahiptirler.
     Bu bağlamda literatür incelendiğinde, terör ve din ilişkisi üzerinde çalışmış ya da bu konu ile ilgili görüş belirtmiş uzmanlar arasında da terörün ortaya çıkışında dini faktörlerin etkili olup olmadığına yönelik genel bir fikir ayrılığı olduğundan söz etmek mümkündür.
     Bu konu ile ilgili, Z. Cirhinlioğlu ve E. Bulut (2010) araştırmalarının sonuçlarında söz konusu fikir ayrılıklarını şu şekilde gruplandırmakta ve açıklamaktadır: “Terör örgütlerini din ile ilişkilendiren kuramlar, her dinin şiddet içeren yanının bulunduğunu iddia etmektedirler. Bu nedenle din temelli terör örgütlerinin doğrudan doğruya mensup olduğu dinden beslendiği dile getirilmektedir. Özellikle İslam’ın şiddet yanlısı bir din olduğu sıklıkla belirtilmektedir. Bu noktada Kuran’dan çeşitli ayetlere göndermelerde bulunulmuştur. Diğer yandan, terörün doğrudan din ile ilişkilendirilemeyeceğini dile getirenler Kutsal Kitap’lardaki barışçı ayetleri ön plana çıkarmışlardır.
     Birinci görüşü ele aldığımızda yaygın olarak bilinen Huntington (2005)’un medeniyetler çatışması tezine kaçınılmaz olarak gidilecektir. Çünkü eğer dünya üzerindeki çatışmalar dinsel ve kültürel farklılıklar ve dinlerin öğretilerinde bulunan şiddet öğesinden kaynaklanıyorsa, bu tür çatışmalar her zaman var olacaktır. Ayrıca bu tür çatışmaların önüne geçilmesi de imkânsız kılınacaktır. Dinler binlerce yıldır varlığını devam ettirmektedirler. O halde şiddet yayan dinler yok olmadıkça din temelli terör devam edecektir. Bu durum dinsel çerçeve içerisinde kurulan medeniyetler arasındaki çatışmayı kaçınılmaz kılacaktır. Dolayısıyla 11 Eylül olayı bu yaklaşım ışığında medeniyetler çatışmasının bir görüngüsü olarak ele alınabilir. Hâlbuki bu tür bir yaklaşım şu soruyu akıllara getirmektedir. Eğer dinler terörün temel nedeni ise, niçin aynı dine inanan bir kısım insan teröre başvururken diğer bir kesim terörden medet ummamakta ve teröre lanet okumaktadır?
     Bu sorunun yanıtı ikinci kuramda berraklaşmaktadır. Çünkü ikinci kurama göre din temelli terörün asıl nedeni dinler değil, siyasi, ekonomik ve psikolojik etkenlerin bileşkesidir. Bu görüş hiçbir dinin terörü desteklemediği anlayışından hareket eder. Din, terörü destekleyen bir öğe olmaktan çok, terörün amacına ulaşmada kullandığı bir silah olarak görülmektedir. Ancak, El-Kaide gibi dinsel terör örgütlerinin, temel amaçlarından birisinin ülkelerinde hatta tüm dünyada şeriata dayalı bir düzen kurmak olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Açıkça bu tür terör örgütlerinin şeriat düzenine dayanmayan tüm ülkeleri düşman olarak gördükleri bir gerçektir. İslam’ı temel aldıklarını iddia eden bu örgütler, gerçek İslam ülkesini, günümüzdekinden çok farklı toplumsal formlara sahip olan Hz. Muhammet’in dönemiyle eşleştirmektedirler. Bu nedenle günümüzde laikliği benimsemiş Türkiye gibi ülkeler İslam dışı ya da Darü-l Harb olarak görülmektedir. Diğer yandan, ılımlı görüş olarak adlandırabileceğimiz yaklaşımın öne sürdüğü küreselleşme bağlantılı tez belirli ölçülerde 57 doğruyu yansıtmaktadır. Şöyle ki, El Kaide lideri Bin Laden birçok cihad çağrısında küreselleşmeye ve onun getirmiş olduğu ekonomik ve siyasi eşitsizliklere vurgu yapmaktadır. Bu örgütlerin bu eşitsizliklere birer tepki olarak doğduğu kısmi olarak doğrudur. Çünkü Bin Laden gibi kişiler bu tür eşitsizliklere karşı olduğu gibi, aynı zamanda bu söylemin insanlar üzerinde etki yaratacağının da bilincindedirler. Yani, ezilmişlik psikolojisi, yaratılmak istenen şeriat düzeni için kullanılmaktadır. Ayrıca, geçmişte bu bölgede Batı’dan ithal sistemlerin olumsuzluklara cevap vermemesi de terörü doğuran bir etken konumundadır. Gerçekten ekonomik ve siyasi iyileşme isteniyorsa, şeriat düzeni yaratılmalıdır parolası bölgeye egemen olmuştur. Gerçekte şeriat rejimini istemeyen halklar bile, tüm bu olumsuzluklara bir çare olur ümidiyle bu parolaya uymuştur. Kısaca hem eşitsizlikler hem de din, terör örgütlerinin birer propaganda aracı haline gelmiştir. Din ve siyasetin birbiri içine girmesi ve eşitsizliklerin giderek artması terörü doğuran bir bileşim gibi görülmelidir.”
     Terör faaliyetlerinin din aracılığı ile meşrulaştırılmasına yönelik bir diğer bulgu, T, Küçükcan’ın (2010) araştırmasında şu şekilde ele alınmaktadır: “11 Eylül 2001’de, ABD’de gerçekleştirilen terör saldırılarını müteakiben, din ve şiddet arasındaki ilişki yoğun biçimde tartışılmaya başlanmıştır. Söz konusu menfur saldırı sonrasında yapılan ilk açıklamalarda, olayların siyasi ve sosyal bağlamını hiç dikkate almadan hemen İslam ile şiddet arasında nedensel bir bağ kurulmuştur. Soğuk savaş sonrası hegemonik siyasal projeye uygun düşen bu söylem, medyanın da etkisiyle, kısa sürede yaygınlık kazanmıştır. Dinlerin barış mesajı verdiğini, din ve şiddet arasında nedensel bir bağ kurulamayacağını, İslam’ın bu noktada yanlış anlaşıldığını ifade eden açıklamalar ise pek yankı yapmamıştır. Dini inanç ve şiddet eylemleri arasında ne tür bir ilişki kurulduğu, dini söylem ve repertuarın şiddet eylemlerini meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığı ve ne tür sosyolojik gelişmelerin dini araçsallaştırdığı üzerinde ise yeterince durulmamıştır.”
     M. Juergensmeyer’ın (2003) kitabında yer verdiği şu bulgular bu ilişkinin anlaşılmasının önemine vurgu yapmaktadır: “Dini öğretileri meşrulaştırma dayanağı olarak kullanan şiddet ve terör gruplarının, sadece belirli bir dinin egemen olduğu coğrafyada faaliyet göstermediği, ulus aşırı ve küresel bir özellik taşıdığı görülmektedir. Şiddet ve yıkıcılığın aslında dini inançlarla meşrulaştırılmasının arka planı araştırılmaya değer bir konudur. Hangi psikolojik ve toplumsal süreçlerin şiddeti ürettiği ve hangi mekanizma ile dinin şiddet ve saldırganlık duygularına dayanak yapıldığının çözümlenmesi kuşkusuz büyük önem taşımaktadır.”
     Söz konusu din ve terör ilişkisinin sosyolojik bağlamda uluslararası platformda incelenmesinin gerekliliği Küçükcan’ın (2010) da belirttiği üzere bir gereklilik halini almıştır.
     Tüm bulgular ışığında, her ne kadar araştırma kapsamında görüş bildiren Türk ve İspanyol öğrencilerin büyük bir kısmının “dini faktörlerin terörün ortaya çıkışında etkili olduğu” görüşünde yüksek oranda birleştikleri görülse de, tıpkı uluslararası literatürde görüldüğü gibi, uluslararası toplumun gözünde de din ve terör ilişkisine yönelik fikir ayrılıklarının bulunduğunu söylemek mümkündür.  

(Gelecek yazı: PKK ve ETA Terör Örgütlerine Uluslararası Bir Bakış-28)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir