Fakat Otuz Üçüncü Gece Gelince

F

     Şehrazat sözünü sürdürmüş:

     İşittim ki, ey bahtıgüzel hükümdarım! Vezir Fazleddin, karısına, “O gün düşmanımız Vezir Es-Savi, Sultan’ın huzuruna çıkarak, ona, ‘Ey hükümdarım, her zaman size olan sadakatini övdüğünüz bu vezir sizden on bin altın alarak güya size bir cariye satın alacaktı. Gerçekten, dünyada eşi menendi bulunmayan bir esire satın aldı. Ama onu o denli harika buldu ki, o ahlaksız oğlu Ali-Nur’u çağırarak, “Bunu sen al, oğlum! Bu ihtiyar sultan onun zevkini süreceğine, sana daha lâyıktır. Zaten şimdiye kadar kaç cariyeye sahip olmuş, birinin bile bekâretini giderememiştir!” demiş; ve Ali-Nur denen bekâret gidermeyi meslek haline getirmiş olan bu haylaz da, güzel esireyi almış; kaşla göz arasında, bir yandan öbür yana delip geçmiş. Ve de şimdi babasının sarayında, dairelerini asla terk etmediği bir sürü kadın arasında, bu alçak, bu namussuz, bu genç delici, onunla çeşitli oyunlar düzenleyerek hoşça vakit geçirmeyi sürdürüp duruyor‘ diyecek.
     Düşmanım Savi’nin bu sözlerini duyan Sultan da… diyerek sözünü sürdürmüş Vezir Fazleddin, “ki, bana değer verir, ona inanmayı kabul etmeyecek! Ve ona, ‘Sen yalan söylüyorsun El Muin İbni Savi!‘ diyecek. Fakat Savi de ona, ‘Bana izin ver, gidip Fazleddin’in evini bir müfrezeyle sarayım! Esireyi hemen sana getireyim! Meseleyi kendi gözlerinle görüp anlayacaksın!‘ diyecek; Sultan da, davranışlarında oynak olduğu için, ona izin verecek ve Savi, muhafızlarla birlikte buraya çıkıp gelecek ve Enis-üc-Celis’i hepinizin içinden çekip alacak ve Sultan’ın huzuruna çıkaracak. Ve Sultan soruşturmaya başlayınca, Enis-üc-Celis itirafa zorlanacak! Bunu görünce düşmanım Savi zafer kazanacak ve Sultan’ımıza, ‘Efendim, sizin için ne denli sadık bir danışman olduğumu görüyorsunuz! Ama ne yapayım ki, sizin nezdinizde daima daha az ağırlıklı sayılmak benim kaderim; oysa şu hain Fazleddin sizin hep gözdeniz olmuştur!‘ diyecek. Bunun üzerine Sultan hakkımdaki düşüncelerini değiştirecek ve beni şiddetle cezalandıracak! Ben de, bugün beni sevip sayan kimseler için bir alay konusu olacağım! Ve yaşamımı da servetimi de kaybedeceğim!” demiş.
     Bu sözleri duyan Ali-Nur’un annesi, kocasına, “Bana inan, bu meseleden kimseye söz etmezsen, hiç kimse bir şey bilmeyecektir. Ve de bahtını Allah’ın iradesine emanet et! Olacak olandan başkası başına gelmez!” demiş. Vezir bu sözleri duyunca yatışmış, ilerde başına gelebilecekler hakkında içine huzur sinmiş; ama oğlu Ali-Nur’a duyduğu öfke, içinden çıkmamış.
     Ali-Nur’a gelince, iki küçük esirenin kopardığı haykırışları duyunca, acele Enis-üc-Celis’in odasından çıkmış. Ve bütün gün orada burada dolaşıp durmuş, saraya ancak geceleyin dönmüş; gizlice annesinin dairesine sokulmuş ve olup bitenlere rağmen, sonunda anası onu bağışlamış ve kucaklamış; kadın, bu eşsiz geyiğin onu kollarında tutmuş olmasından dolayı Enis-üc-Celis’i gizlice kıskanan kadınların da desteğiyle Ali-Nur’u dikkatle saklamış. Ve hepsi de babasının gazabından sakınması için hep birlikte ona tembihte bulunmuş.
     Böylece Ali-Nur, bir ay süreyle, geceleri döndüğü sarayda, annesinin dairesine sessizce girerek kadınlar tarafından saklanmış ve hatta annesiyle anlaşarak Enis-üc-Celis ile gizlice buluşmuş. Sonunda, bir gün, Ali-Nur’un annesi, vezirin her zamankinden daha az tedirgin göründüğü bir sırada, ona, “Oğlumuz Ali-Nur’a karşı duyduğun öfke daha ne zamana kadar sürecek? Efendim, doğrudur esireyi yitirdik artık! Ama, sen oğlumuzu da mı yitirmek istiyorsun? Çünkü, öyle hissediyorum ki, eğer bu durum böyle sürüp giderse, oğlumuz ana-baba ocağından bir daha dönmemecesine kaçıp gidecek ve bu tek çocuk, vücudumuzdan kopup gelen bu tek ürün için yine bizler ağlayacağız!” demiş.
     Vezir de duygulanarak ona, “Ama ne yapabiliriz ki!” demiş. Kadın, “Bu gece, akşamı bizimle geçir, Ali-Nur gelince sizi barıştırayım! İlkin onu cezalandırmak, hatta öldürmek niyetindeymişsin gibi davranırsın, sonunda da bağışlar ve onu Enis-üc-Celis ile evlendirirsin! Çünkü, Enis-üc-Celis, onda görebildiğim kadarıyla, hayran olunacak meziyetlere sahip! Ali-Nur’u da seviyor; Ali-Nur da onu seviyor. Zaten ben kendim, sana söylediğim gibi, Enis-üc-Celis’i satın almak için harcadığın parayı bulup sana vereceğim!” demiş.
     Vezir, karısının görüşünü kabullenmiş ve Ali-Nur annesinin dairesine girer girmez üzerine saldırıp onu önünde yere yıkmış, sanki öldürecekmiş gibi hançerini çekip havaya kaldırmış. Bunu gören annesi, bu bıçak ile oğlunun arasına girmiş ve “Ne yapıyorsun?” diye haykırmış. Vezir de, “Onu geberteceğim!” diye yanıt vermiş. Kadınsa, “Pişman oldu o!” demiş; Ali-Nur da, “Babacığım, beni kurban etmeye yüreğin razı olur mu?” diye inlemiş.
     Bunun üzerine vezir, gözleri yaş içinde, “Ama sen ey bedbaht, benim malımın ve belki de canımın tehlikeye girmesini nasıl yüreğine sindirdin?” demiş. Ali-Nur da, “Dinle bak baba, şair ne demiş” diyerek yanıt vermiş:
     Bir an için benim çok kötü davrandığımı ve tüm suçları işlediğimi kabul et! Ama bilmez misin ki, seçkin kişiler bağışlamayı, tüm evrensel bir barış sağlamayı severler! Ve bilmez misin ki, özellikle düşmanın önünde diz çökmüşken ya da sen tepelerden ona hükmederken, o dağın eteğinde bir çukurun dibinde sana yalvarırken böyle davranman gerekir!
     Bu dizeleri işitince, vezir, dizlerinin dibinde başı eğik duran oğlunu serbest bırakmış; yüreğine merhamet girmiş ve onu bağışlamış.
     Bunun üzerine Ali-Nur ayağa kalkmış, babasının ve anasının ellerini öpmüş ve itaatkâr bir vaziyet almış. Babası da ona, “Hey oğlum, bana Enis-üc-Celis’i gerçekten sevdiğini ve bunun her zamanki gibi gelip geçici bir hevesin olmadığını söyle! Enis-üc-Celis’imize karşı dürüst davranmaya hazırsan, ben de onu sana sunmakta tereddüt etmem!” demiş. Ali-Nur, “Fakat, tabii babacığım! Enis-üc-Celis hakkında ne gerekliyse yapmaya hazırım!” diye yanıt vermiş. Vezir de ona, “Bu durumda, sevgili yavrum, kutsamalarımın hep senin üzerine olmasını istiyorsan, bana Enis-üc-Celis’ten gayrı bir kadını nikâhın altına almayacağına ve ona hiçbir zaman kötü davranmayacağına ve de satmak yoluyla ondan yakanı sıyırmayacağına söz vermelisin!” demiş. Ali-Nur da, “Peygamberimizin hayatı ve Kutsal Kuran üzerine sana yemin ederim ki, ona asla kötü davranmayacağım, yaşadığı sürece Enis-üc-Celis üzerine yasal ikinci bir eş edinmeyeceğim ve onu asla yeniden satmayacağım!” diye yanıt vermiş.
     Bundan sonra, tüm konak neşeye gömülmüş ve Ali-Nur özgürce Enis-üc-Celis’e sahip olmuş ve onunla tam bir uygunluk içinde bir yıl yaşamış. Hükümdara gelince, kendisine güzel bir cariye satın alması için Fazleddin’e on bin dinar vermiş bulunduğunu tamamıyla unutmuş. Kötü Vezir İbni Savi’ye gelince, öyküyü her yönüyle öğrenmekte gecikmemiş; ama hükümdarın ve tüm Bağdat halkının, Ali-Nur’un babası veziri nasıl hoş tuttuğunu bildiği için hiçbir girişimde bulunmamış.
     Ama işler böylesine sürüp giderken, bir gün, Vezir Fazleddin hamama girmiş; acelesi olduğundan terinin kurumasını beklemeden oradan çıkmış; dışarıda da, havada büyük bir değişiklik olmuş bulunduğundan, şiddetli bir soğuk algınlığına uğramış ve hastalık onu yatağa mahkûm etmiş. Sonra durumu ağırlaşarak, ne gece ne gündüz gözünü kapayamaz olmuş; bedeni eski durumunun gölgesi bile sayılamayacak kadar erimiş, zayıflamış.
     Bunun üzerine, son görevlerini daha fazla geciktirmek istemediğinden, yanına oğlu Ali-Nur’u çağırtmış ve gecikmeden gelen gözü yaşlı oğluna, “Yavrum, her mutluluğun bir sonu, her iyiliğin biteceği bir zaman vardır; her faturanın ödeneceği bir gün ve her bardakta içilecek bir acı içki vardır. İşte bugün de benim ecel şerbetimi içeceğim gündür,” demiş. Sonra da şu dizeleri okumuş:
     Ölüm seni bugün unutabilir; ama yarın hatırlayacaktır. Ve her birimiz acele adımlarla kayıplar çukuruna doğru yol alırız. Yüce Tanrı’nın nazarında ne alçaklık ne de yükseklik mevcuttur. Tüm yükseklikler alçaklıklarla aynı düzeye getirilmiştir vc kimse ne ezilmiştir, ne de ezendir. Ve asla, ne bir şahın, ne bir hakanın, ne de bir peygamberin ölümün yasasına karşı durup sonsuza dek yaşadığı görülmüştür.
     Sonra vezir sözünü, “Ve şimdi, oğlum, sana verilecek bir tek nasihatim kaldı: Kendini Allah’a teslim et, insanoğlunun sonunun nerelere varabileceğini gözden uzak tutma! Ve özellikle karın olan kızımız Enis-üc-Celis’e her zaman büyük itina göster!” diyerek sürdürmüş. Bunu duyan Ali-Nur, “Benim iyi yürekli babacığım, görüyorum ki bizi terk ediyorsun! Senden sonra kime güveneceğiz biz? Sen ki, tüm iyiliklerinle nam salmıştın, kutsal Cuma günleri, camilerde vaizler seni kutsar ve senin ömrünün uzun olmasına dua ederlerdi,” demiş. Fazleddin de sözünü sürdürerek, “Çocuğum, Tanrı’dan beni geri çevirmemesini, kabul etmesini dilerim!” demiş. Sonra da dinimizin emrettiği Kelime-i Şahadet’i tekrarlamış: “Eşhedü en lâ ilâhe ili’Allah! Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!” Sonra da son nefesini vererek sonsuza dek mutlu kaderiyle seçkin kutsanmışların arasına katılmış.
     Ve hemen tüm saray haykırışlarla, inlemelerle sarsılmış; ölüm haberi Sultan’ın kulağına da erişmiş ve de tüm Bağdat halkı, Vezir Fazleddin İbni Hakan’ın ölümünü öğrenmekte gecikmemiş; tüm halk, okuldaki çocuklara varıncaya kadar ona gözyaşı dökmüş. Öte yandan, Ali-Nur, tüm kederine karşın, babasının hatırasına uygun düşecek bir cenaze merasimi düzenlemek uğrunda hiçbir şeyi esirgememiş. Merasim sırasında bütün Emirler, kötü İbni Savi dahil tüm vezirler, saltanatın tüm hatırı sayılır kişileri ve büyük unvan sahipleri ve Basra’nın tüm halkı, istinasız herkes cenazeyi sırtlarında taşımışlar. Ve ölümün ortaya çıktığı evden ayrılırken, merasimi yürüten baş imam, ölünün onuruna şu dizeleri okumuş:
     Ölenin cesedini kaldırmakla görevli kişiye dedim ki: Emrime uy ve bil ki, ölmeden önce bu kişi de benim nasihatlerime kulak verirdi. İstiyorsan kutsal suyla yanını yöresini yıka! Ama asıl onun uğrunda ağlayan Şan ve Şerefin gözlerinden dökülen yaşlarla bedenini yıkamaya itina göster! Ondan ölüye sürülen merhemler ve tüm kokular uzak olsun! Onu gereğince tahnit etmek için, onun güzellik ve iyilik uğrunda harcadığı emeklerin ter kokusundan başka şey kullanma! Ve ölü bedenini taşımak için, gökten şanlı melekler inecek, ona saygı sunacaklar! Ve bol bol gözyaşı dökecekler! Tabutunun ağırlığını taşıyıcıların omuzlarına yükleyerek onları yormak nafile! Çünkü zaten tüm halkın omuzları, yaşadığı sürece ağır bir yük oluşturan, onun yaptığı iyiliklerin ağırlığıyla yorgun ve bitkindir!
     Bu cenaze töreninden sonra da, Ali-Nur uzun süre matem tutmuş ve birilerini görmeyi ya da birilerince görülmeyi reddederek uzun süre evinde kapalı kalmış ve oldukça uzun bir süre bu üzüntülü durumu sürdürmüş. Ama günlerden bir gün öylece mahzun oturup dururken, birinin kapıyı çaldığını duymuş; gidip açınca, gelenin, rahmetli babası vezirin çok yakın dostlarından birinin oğlu, kendi yaşında genç bir kimse olduğunu görmüş. Bu genç adam Ali-Nur’un elini öpmüş ve ona, “Efendim, tüm insanlar kendi soyundan gelen nesillerde yaşar ve senin gibi bir oğul da, ünlü babasının oğlu olarak yaşamını sürdürmelidir! Böyle olunca sonsuza dek kederlenmek sana yakışmaz! Sonra, eski ve çağdaş bilgelerin kutsal sözlerini, özellikle Allah’ın barış ve duası üzerine olası Peygamberimiz’in ‘Ruhunu şifaya kavuştur ve matemden yüz çevir!‘ deyişini hatırdan çıkarma!” diyerek onu teselli etmiş.
     Bu sözleri duyan Ali-Nur, söyleyecek bir şey bulamamış ve hemen kederlerine, hiç değilse dış görünüşüyle bir son vermeyi kararlaştırmış. Ayağa kalkmış, toplantı salonuna geçmiş ve ziyaretçileri kabul etmek üzere gerekli her şeyi oraya taşıtmış. Ve o andan başlayarak evinin kapısını açmış; genç, ihtiyar tüm dostlarını kabul etmeye başlamış. Ama özellikle Basra’nın ünlü tacirlerinin oğulları olan on gence bağlanmış ve onları dost bilerek zamanını eğlenceyle ve sürekli şenlik halinde geçirmeye başlamış ve çok değerli bir eşyayı sakınmadan hediye etmediği hemen kimse kalmamış ve onuruna bir şenlik düzenlemeden yeni tanıdığı bir kimseyi meclisine kabul etmemiş. Bütün bunları öylesine bir savurganlıkla yapıyormuş ki, Enis-üc-Celis’in onu bilgelikle uyarmalarına karşın gidişini değiştirmemesinden ürken kâhyası, bir gün, ona gelerek, “Ey efendim aşırı cömertliğin zarar vereceğini ve gereğinden fazla hediye vermenin zenginliği eritip bitireceğini bilmez misin? Vermekten hiç endişe duymayanın fakirleşmeye mahkûm olduğunu hiç düşünmez misin? Şu dizeleri söyleyen şair ne kadar gerçekçidir!” demiş.
     Param! Titizlikle onu saklarım! Uçup gittiğini görmektense, onu erimiş külçelere dönüştürmeyi yeğ tutarım! Param benim kılıcımdır ve de kalkanım! Ve de düşmanlarımı, en kötü düşmanlarımı parayla donatmak ne menem çılgınlıktır! Bunu yaparak insanlar arasında mutluluğumu mutsuzluğa çevirmiş olmuyor muyum? Çünkü düşmanlarım zevk duyarak yiyip içecekler ve bahtsızca yarım mangır bile sadaka vermeyi düşünmeyeceklerdir! Öyleyse kötü ve acımasız ve de türdeşlerinin dertlerine eğilmeyi hiç bilmeyen kişiden paramı dikkatle sakınmalıyım! Paramı sakınacağım! Çünkü yalaktan beş gün uzakta kalan deve gibi susuz, yarım mangırlık sadakaya muhtaç fakirin durumu ne acıdır! Ruhu, köpeğin ruhundan da aşağılıktır. Çünkü parasız, kaynaksız kalan adam, bilgelerin içinde en bilgesi de olsa, güneşten de parlak meziyetlerin sahibi de olsa, acınacak haldedir.
     Kâhyası tarafından okunan bu dizeleri duyunca Ali-Nur, ona tuhaf tuhaf bakmış ve “Söylediğin hiçbir söz benim üzerimde herhangi bir etki yapmadı. Bir kez daha kesin olarak bil ki, sana söyleyecek sadece bir sözüm var: Hesaplarını yapıp da kahvaltı yapacak hâlâ birkaç kuruşum kaldığını gördükçe, akşam yemeği için kaygılanıp zihin yorarak beni desteklemekten sakın! Şu dizeleri yazan şair ne kadar haklıdır bir bilsen!” demiş:
     Bir gün fakirliğe düşersem ve baht beni terk ederse, ne yaparım? Sadece geçmişteki şehvetle bağlı olduğumuz şeylerden kendimi yoksun kılarım ve de başkaca ne kolumu kıpırdatırım ne de ayağımı! Ve hepinizi, benim hasislikten yana hakkında yergiler düzenlenen bir kimse olduğumu söylemekten yasakladığım kadar; savurganlığından mahvolacak kadar düşüncesiz olduğumu söylemekten de yasaklarım!
     Ali-Nur’a gelince, o günden sonra bile, doğasındaki cömertlik ve iyiliğin gereği olarak tutumunu sınırlayamamış ve dostlarına olduğu kadar yabancılara da nesi var, nesi yoksa vermiş. Çağrılılarından birinin ona sadece, “Şu eşya ne kadar güzel!” demesi, Ali-Nur’un hemencecik ona, “Senin olsun!” diye yanıt vermesi için yeterliymiş; ya da bir başkası, “Ey değerli efendim! Bu mülkünüz ne kadar harika!” derse, Ali-Nur ona hemen, “Şimdi gidip onu senin adına kaydedeceğim!” deyip hemen kâğıdı kalemi alıp ev ya da başka bir mülkü hemen bu dostuna verdiğine dair bir belge düzenler, altını da mührüyle damgalarmış. Bu şekilde davranmayı bir yıl daha sürdürmüş. Sabahleyin tüm dostlarına bir ziyafet vermişken, akşamleyin, bir başka ziyafet sunuyor, bunu yaparken de en iyi şarkıcıları ve en ünlü rakkaseleri getirtiyormuş.
     Karısı Enis-üc-Celis’e gelince, artık onu da eskisi gibi dinlemiyor, hatta bazen Ali-Nur onu biraz savsaklıyormuş; o da hiç şikâyet etmiyor, okuduğu şiirler ve kitaplarla oyalanıyormuş. Ve bir gün Ali-Nur onun kendine ait dairesine girince, karısı ona, “Ey Nur, gözümün nuru! Bak şairin şu iki dizesini dinle!” demiş:
     Kuşkusuz ne kadar çok iyilik yapılmışsa, mutlu olmak için o kadar çok fidan dikilmiş olur! Ama bahtın kör darbelerinden de kork! Gece uyku ve rahatlık için konulmuştur, gece ruhun huzuru içindir; ama sen, bu dinlendirici saatleri başını yastığa koymadan harcıyorsun, ne yararı var? Ve de sabahleyin, felaket ansızın gelip seni çökertirse, sakın şaşma!
     Enis-üc-Celis bu dizeleri henüz okuyup bitirmişken, dış kapının çalındığı duyulmuş.
     Ali-Nur karısının dairesinden çıkmış ve gidip kapıyı açmış. Gelen kâhyası imiş. Ali-Nur, onu artık kendisini hemen hemen hiç terk etmeyen dostlarının ziyafette bulunduğu toplantı salonunun yanı başındaki odaya almış ve kâhyasına, “Hayrola, ne var? Yüzün böyle allak bullak olmuş?” diye sormuş; kâhya da, “Efendim, senin için o kadar korktuğum şey sonunda başımıza geldi!” diye yanıt vermiş. Ali-Nur, “Nasıl yani?” diye sormuş;
     Kâhya da, “Bil ki artık senin hizmetinde olamayacağım, çünkü elimin altında sana ait idare olunacak hiçbir şey kalmadı; mal mülk olarak yarım mangırlık, hatta bundan daha az değerde bir varlık kaldı. Ve işte sana yaptığım masrafları gösteren defterler ile sermaye defterlerini getirdim,” diye yanıt vermiş. Bu sözleri işitince, Ali-Nur, başını önüne eğmekten başka bir şey yapamamış ve “Allah tek kudretli ve de tek güçlü varlıktır!” diye yanıt vermiş.
     Oysa, toplantı salonunda bulunan dostlarından biri onları dinlemekteymiş ve konuşulanları duyunca, tez elden içeri girip ötekilere de durumu bildirmiş ve onlara, “Haberi dinleyin! Ali-Nur’un artık yarım mangırlık bile değer tutacak malı kalmamış!” demiş. Tam o sırada, sanki verilen haberin gerçekliğini doğrular gibi, yüzü tamamıyla değişmiş ve allak bullak olmuş Ali-Nur içeri girmiş.
     Bu durumu görünce çağrılılardan biri ayağa kalkmış ve Ali-Nur’a dönerek, ona, “Efendim, çekilmem için iznini rica ediyorum; çünkü bu gece karım doğuracak, onu kendi başına bırakamam! Hemen gidip görmem gerek!” demiş. Ali-Nur da ona izin vermiş. Bunun üzerine ikinci bir çağrılı ayağa kalkarak, “Ey Ali-Nur efendimiz, benim de bugün oğlunun sünnet düğününü yapan kardeşimi ziyaret etmem gerek!” demiş. Ali-Nur ona da izin vermiş. Sonra her bir çağrılı birer özür bularak izin istemiş; bu böylece sonuncu çağrılıya kadar sürmüş. Öyle olmuş ki, Ali-Nur, toplantı salonunda kendini yapayalnız bulmuş. O zaman Enis-üc-Celis’i çağırmış ve ona. “Ey Enis-üc-Celis! Sen daha başıma geleni bilmiyorsun!” demiş. Ve ona olup biteni anlatmış.
     Karısı, “Ali-Nur efendim, bugün olacaklardan korkuyor ve uzun zamandır sana hatırlatıyordum. Ama sen beni hiç dinlemedin ve hatta bir gün yanıt olsun diye şu dizeleri okudun:
     Bir gün talih kapının önünden geçerse, onu yakala ve korkmadan keyfince ondan yararlan! Ve de tüm dostlarının yararlanmasını sağla! Çünkü ellerinden kayıp gidebilir. Ama evinde mesken tutmayı yeğlerse, ondan en geniş şekilde yararlan! Çünkü senin cömertliğin asla onu tüketmez ve bırakıp gitmeyi kararlaştırırsa, onu alıkoymak için asla hasislik sökmez!
     “Bu dizeleri okuduğunu duyunca, benim de dilim tutuldu ve sana yanıt verecek gücü kendimde bulamadım,” demiş. Ali-Nur ona, “Ey Enis-üc-Celis! Sen benim dostlarımdan hiçbir şey sakınmadığımı bilirsin; benim tüm varlığımı onlar için harcadığım doğrudur. Nitekim şimdi de, beni felakete terk etmeyeceklerine güvenim var!” demiş. Enis-üc-Celis de ona, “Vallahi! Onların sana hiçbir yarar sağlamayacağını dinim gibi biliyorum!” demiş.
     Ali-Nur da, “Pekâlâ! Şu dakikada kalkıp birer birer onları görmeye gideceğim; kapılarını çalacak ve onların her birinden sağlayacağım parayla sermaye oluşturacak ve kendimi ticarete vereceğim ve de eğlence ve sefahati, bir daha hiç dönmemek üzere bir yana bırakacağım,” demiş. Ve gerçekten hemen ayağa kalkmış ve Basra’da dostlarının oturduğu mahalleye gitmiş; dostlarının hemen hepsi çok güzel bir semt olduğundan burada oturuyorlarmış.
     İlk kapıyı çalınca, onu bir zenci kadın karşılamış ve ona, “Kimsin?” diye sormuş; kadına, “Git efendine Ali-Nur’un geldiğini ve kendisine ‘Kölen Ali-Nur ellerini öpüyor ve cömertçe davranışını bekliyor!‘ dediğimi söyle!” demiş. Zenci kadın haber vermek üzere içeri girdiğinde, efendisi ona, “Git ona benim evde olmadığımı söyle!” diye haykırmış; zenci kadın da dönüp Ali-Nur’a, “Efendim, ev sahibi burada değil!” demiş. Ali-Nur da kendi kendine, “İşte bir zina çocuğu! Benden gizleniyor! Ama bunların hepsi böylesine ahlaksız değildir ya!” diye düşünmüş.
     Ve ikinci bir dostunun evinin kapısını çalmış, ona da aynı haberi uçurmuş; ama bu ikinci dost da ona aynı olumsuz yanıtı göndermiş. Bunun üzerine Ali-Nur şu dizeyi okumuş:
     Daha henüz kapının önündeydim ki, boşluğun sesini duydum; içinde oturanların hepsi kaçmıştı, cömertlikleri benim yüzümden sınanır diye!
     Sonra da, “Vallahi! Gidip hepsini birer birer ziyaret etmem gerek! Belki içlerinden biri bu hainlerin yapmadığını yapar,” demiş kendi kendine. Ancak kendisini görmeye gelen, hatta yiyecek bir lokma ekmek veren hiç kimse bulamamış. O zaman şu dizeleri okumaktan kendini alamamış:
     Rahata kavuşmuş insan, ağaç gibidir; meyveli iken herkes onu çevreler; ama meyveleri düşünce, daha iyi bir ağaç aramak üzere herkes dağılır. Çağımızın tüm çocukları aynı derde uğramıştır; çünkü bulaşmaktan korunmuş bir tekine bile rastlamadım.
     Bundan sonra, gidip Enis-üc-Celis’e, kaygılı bir yüzle, “Vallahi! İçlerinden biri bile çıkıp benim ile görüşmedi!” demiş. O da kendisine, “Efendim, onların sana hiçbir yardım yapmayacağını söylemedim mi ben? Şimdi sana tavsiyem, evde elimizde bulunan değerli eşyayı ve mobilyaları satmandır. Bununla bir süre daha yaşantımızı sürdürebiliriz,” demiş. Ali-Nur da kendisine önerileni yapmış. Ama, belli bir sürenin sonunda, evde satılacak hiçbir şey kalmamış. Bunun üzerine Enis-üc-Celis gözyaşı döken Ali-Nur’u kollarına almış ve ona, “Efendim, niye ağlıyorsun? Ben hâlâ senin yanında değil miyim? Ve sen bana her zaman Arap güzelleri arasında en güzelinin ben olduğumu söylediğin aynı ve her zamanki Enis-üc-Celis değil miyim? Öyleyse, al beni esir pazarında sat! Yoksa benim rahmetli baban tarafından on bin altın dinara satın alındığımı unuttun mu? Umarım ki Tanrı, sana bu satış dolayısıyla yardım eder ve beni iyi bir fiyatla satarsın! Hatta belki de ilk seferinkinden de yüksek bir ücretle satılırım. Ayrılmamız konusuna gelince, sen çok iyi bilirsin ki, eğer Allah bizim bir gün yeniden buluşmamızı alnımıza yazmışsa, buluşuruz!” demiş. Ali-Nur ona, “Ey Enis-üc-Celis, senden sadece bir saatliğine bile olsa asla ayrılmam!” diyerek yanıt vermiş. O da ona, “Ben de öyle, Ali-Nur efendim! Ama bazen zorunluk yasadır, şairin dediği gibi:
     İhtiyaç seni zorluyorsa, her şeyi yapmaktan kaçınma! Utanç duygusunun sınırına kadar gelmediysen, hiçbir şey önünde de irkilme! Ciddi bir neden olmadan kafanı hiçbir şeyle yorma! Ve nedeni ciddi olan pek az dert vardır!
     Bu dizeleri duyan Ali-Nur, Enis-üc-Celis’i kollarına almış, saçlarını okşamış; yanakları gözyaşlarıyla ıslak, şu dizeleri okumuş:
     Ne olursun lütfen sus! Ve bırak beni gözlerinden bir bakış koparayım! Tek bir bakış ki benim yol azığım olsun! Yıpranmış yüreğime, ölümcül ayrılık anında ilaç yerine geçsin! Ama bu bile sana abartılmış bir dilek gibi görünüyorsa, verme, zararı yok! Beni tek başıma çekeceğim dertlere ve ıstıraplara bırak!
     Bunun üzerine Enis-üc-Celis, Ali-Nur ile konuşmaya ve öylesine tatlı sözcükler kullanmaya başlamış ki, ona önerdiği şeyi yapmaya karar verdirmiş; Fazleddin İbni Hakan’ın oğlu olarak Ali-Nur’un kendisine yaraşmaz bir fakirliğe düşmemesi için yapacak başka bir şey kalmadığına onu inandırmış. Bunun üzerine Ali-Nur onunla evden çıkmış ve birlikte esir pazarına gitmişler; orada saygın bir simsara giderek ona, “Ey simsar, pazarda satışa çıkardığın kişilerin değerini bilmen gerekir! Bu konudaki herhangi bir hatanı kabul etmem!” demiş. Simsar da ona “Ey efendimiz Ali-Nur! Ben senin hizmetçinim ve kendi görevlerimi bildiğim gibi, senin yararının ne olduğunu da takdir ederim!” diyerek onları alıp bir han odasına götürmüş ve Enis-üc-Celis’in yüzündeki peçeyi kaldırınca “Ya Allah! Ama, bu rahmetli babanıza daha iki yıl önce on bin altın dinara sattığım esire Enis-üc- Celis’miş!” diye haykırmış. Ali-Nur da ona, “Evet, ta kendisi!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine simsar, “Efendim, her yaratık kendine özgü bahtı boynunda taşır ve bundan kurtulamaz! Ama sana yemin ederim ki, esireni en iyi şekilde değerlendirmek ve çarşının en yüksek fiyatıyla satmak için elimden geleni yapacağım!” demiş.
     Ve simsar, tüm simsarların toplanmak âdetinde olduğu yere koşarak gitmiş ve orada hepsinin bir araya gelmesini beklemiş; çünkü bunların her biri çarşının çeşitli yerlerinde o sırada esirler satın almak ve bunları, çarşının belli bir yerinde toplayarak Türk, Rum, Çerkeş, Gürcü, Habeş ve diğer ırklardan esirler olarak satmak için meşgul bulunuyorlarmış. Simsar, bütün öteki simsarların orada bulunduğunu ve de tüm meydanın simsar ve alıcı kalabalığıyla dolduğunu anlayınca, canlı bir hareketle ayağa kalkmış; büyücek bir taşın üstüne çıkmış ve “Ey tacirler ve ey mal mülk sahibi zengin kişiler! Bilin ki her yuvarlak olan ceviz değildir; uzun olan her şey de muz değildir; tıpkı her kırmızı şeyin et, her beyaz şeyin yağ olmadığı gibi. Nitekim, her kırmızı şey şarap, her esmer şey de hurma değildir. Ey Basra’nın ve Bağdat’ın tacirleri içinde en ünlüleri! Bugün sizin takdirinize, değerlendirmeniz ve öneride bulunmanıza, eğer insaflı davranılırsa bir araya getirilmiş tüm zenginliklerden de değerli, soylu ve eşsiz bir inci sunuyorum. Satışa konmak için ilk fiyatı sizin önermenizi istiyorum! Ama her şeyden önce, gelin onu gözlerinizle görün!” diye haykırmış. Ve hepsini sürükleyerek Enis-üc- Celis’i onlara göstermiş; ve hepsi birden hemen açılış fiyatının dört bin dinar olmasını kararlaştırmışlar; bunun üzerine simsar, “Beyaz esirelerin bu incisi için dört bin dinar öneriyorum!” diye bağırmış ve hemen bundan sonra bir tacir, “Benden dört bin beş yüz!” diyerek fiyat arttırmış.
     Ama tam o sırada, Vezir İbni Savi, atıyla esir pazarından geçiyormuş, Ali-Nur’u simsarın yanında dururken, simsarı da haykırarak fiyat önerirken görmüş. Kendi kendine, “Ali-Nur denen bu haylaz, eşyalarının sonuncusundan sonra, şimdi de esirlerinin sonuncusunu satıyor olmalı; çünkü sanıyorum ki artık yarım mangır bile parası kalmadı!” diye düşünmüş.
     Bunun üzerine tellalı çağırtmış; veziri çok iyi tanıyan tellal koşarak gelmiş ve huzurunda yeri öpmüş. Vezir de ona, “Bağırarak satmaya çalıştığın bu esireyi ben almak istiyorum. Acele onu buraya getir de göreyim!” demiş. Simsar da vezirin emrinden yakasını sıyıramayacağını bildiğinden, hemen Enis-üc-Celis’i vezirin yanına getirmiş; o da yüzünü açarak vezire göstermiş. Vezir, bu eşsiz güzellikteki yüzü ve genç kadının tüm üstün niteliklerini ve endamını görünce hayran kalmış ve “Satışta hangi fiyata ulaşıldı?” diye sormuş; simsar da “Dört bin beş yüz dinar olarak ikinci öneride bulunuldu,” demiş. Vezir de, “Peki, ben onu bu fiyata alıyorum,” demiş. Bu sözleri duyunca, girişimde bulunan kimseye vezirin neler yapabileceğini çok iyi bilen tacirler fiyat arttırmaya cesaret edememiş, sadece gözlerini dikerek yüzüne bakmışlar. Bunu izleyerek, vezir, “Ey Simsarbaşı, neden öyle dondun kaldın? Haydi getir bakalım esireyi! Onu dört bin dinara satın aldım. Beş yüz dinarı da sen simsarlık ücreti olarak alıkoyarsın!” demiş.
     Simsar nasıl yanıt vereceğini bilememiş; başını eğerek gidip biraz ötede bulunan Ali-Nur’u bulmuş ve ona, “Efendim, başımıza gelen ne beladır! Esire elimizden çok düşük bir fiyata çıktı gitti. Buradan da görebileceğin gibi, bunun nedeni babanın düşmanı kötü Vezir İbni Savi’nin çıkagelmesidir. Esirenin senin malın olduğunu sezinleyince, bizi gerçek fiyatı bulma çabamızda engelledi. Sadece ikinci öneride bulunanın fiyatını ödeyerek onu almak istiyor. Ve de onun bu parayı hemen burada sayarak cariyeyi alacağından emin değiliz. Yoksa buna da razı olur ve daha kötüsü olmadığı için Allah’a şükreder ve biraz teselli bulurduk. Ama biz, bu alçak vezirin dünyanın en kötü ödeyicisi olduğunu biliriz; onu uzun zamandan beri tanır ve tüm hile ve kötülüklerini sezinleriz. Size, adamlarına başvurulduğunda ödenecek olan bir borç senedi yazar; öte yandan başvuruda bulunulduğu zaman kesinlikle ödenmemesini de gizlice onlara duyurur. Ve sen, senedin ödenmesi için ilgililere her başvurduğunda, bu kimseler seni, ‘Yarın öderim‘ diyerek atlatır. Bu ‘Yarın‘ bir türlü gelmez ve sen sonunda ödemedeki bu gecikmeden öylesine bıkar ve yorulursun ki, onlarla yeni bir anlaşmaya girmek için senedi ellerine verirsin! Onlar da yırtar atarlar. Ve böylece sonunda, cariyenin bedelini sonsuza dek yitirmiş olursun!” demiş.
     Simsarın bu sözlerini duyunca Ali-Nur kendini zor tutup müthiş bir hiddete kapılmış ve simsara, “Şimdi ne yapmamı önerirsin?” diye sormuş. O da, “Sana uygulamakla en iyi sonuç alabileceğin bir öneride bulunmak istiyorum: Ben Enis-üc-Celis’i alıp çarşının ortasına getireceğim. O sırada sen ona, ‘Bedbaht! Nereye gidiyorsun böyle? Bilmiyor musun ki, ben evdeki kötü davranışlarını düzeltmek için pazara getirip satar gibi yaparak seni utandırmak ve doğru davranmaya zorlamak için yemin etmiştim‘ dersin; sonra ona bir iki tokat atar, alır gidersin! Bunu gören herkes, bu arada vezir, esireni pazara yeminini yerine getirmek için geldiğine şahit olur.
     “Gerçekten en iyi fikir olmalı bu!” demiş. Bunun üzerine simsar oradan uzaklaşmış, çarşının ortasına ilerlemiş ve Enis-üc-Celis’i elinden tutarak Vezir İbni Savi’nin önüne getirmiş ve ona, “Efendim, bu esirenin sahibi bizden biraz uzakta bulunan şu genç adamdır. İşte bize doğru geliyor!” demiş. Gerçekten Ali-Nur yanlarına gelmiş ve Enis-üc-Celis’in kolundan şiddetle çekerek suratına iki tokat aşketmiş ve “Allah’ın belası! Seni pazara sadece yeminimi yerine getirmek için sürüklediğimi bilmiyor musun? Haydi şimdi hemen eve dön! Bundan sonra, daha öncelerdeki gibi söz dinler ol! Ve senin uydurma satışından alacağım paraya da ihtiyacım yok! Zaten ihtiyaç duysam seni pazara getirmektense, en son eşyamı ve döküntüleri ve de bana ait başka ne varsa onları satardım!” diye haykırmış.
     Ali-Nur’un bu sözlerini duyan Vezir İbni Savi, “Allah belanı versin, genç çılgın! Sanki evinde satacak başka bir şey kalmış gibi konuşuyorsun! Hepimiz senin yarım mangıra muhtaç olduğunu biliyoruz!” diye haykırmış.
     Bunu söyledikten sonra da, onun yanına yaklaşıp şiddet göstererek onu yakalamak istemiş. Bunu görünce, tüm simsarlar ve tacirler, hepsi tarafından tanınan ve çok sevilen ve vaktiyle hepsini açık ve iyi şekilde korumuş olan babasını da hâlâ hatırladıkları Ali-Nur’un yüzüne bakmışlar.
     Bunun üzerine Ali-Nur, onlara, “Hepiniz bu adamın hakaret dolu sözlerini işittiniz; hepinizi şahit tutuyorum!” demiş. Kendi bakımından vezir de, “Ey tacirler, size duyduğum saygıdan bu küstah herifi dövüp öldürmüyorum!” demiş. Fakat tacirler kaçamaklı olarak birbirlerinin yüzüne gizlice bakmışlar ve birbirlerine işaret ederek, âdeta, “Ali-Nur’u destekleyelim!” demek istemişler. Ve de yüksek sesle, “Aslında bu bizi hiç de ilgilendirmeyen bir iş! Siz nasıl uygun görürseniz aranızda çözümleyin!” demişler. Ve aslında gözüpek ve yiğit bir kişi olan Ali-Nur, ilerleyip vezirin atının dizginini tutmuş, öteki eliyle de vezirin yakasına sarılarak onu eğerden çekip yere düşürmüş. Sonra göğsüne dizini dayayıp, başını, karnını, her yerini yumruklamaya başlamış. Sonra da suratına tükürüp ona, “Köpek! Köpoğlu köpek! Zina çocuğu, Allah senin babanın da, babanın babasının da, ananın babasının da belasını versin! Ey lanet olası! Ey özü-çürük!” demiş.
     Sonra çenesine daha da kuvvetli bir yumruk vurarak birkaç dişini kırmış; vezirin sakalından kan sızmaya başlamış ve de bir çamur yığını içine düşmüş. Bunu görünce, vezirin maiyetindeki on köle, kılıçlarını çekip Ali-Nur’a saldırmak ve onu öldürerek parçalamak istemişler.
     Ama bütün halk onları engellemiş ve onlara, “Siz ne yapıyorsunuz ve neden karışıyorsunuz? Efendiniz bir vezirdir, doğru! Ama bilmiyor musunuz ki, öteki de bir vezir oğludur! Yarın bunlar yeniden barışırlarsa, sizleri suçlayacaklarını bilmiyor ve başınıza geleceklerden endişe edip korkmuyor musunuz?” diye haykırmışlar. Köleler de çekilmekle ihtiyatlı davranacaklarını anlamışlar.
     Ama Ali-Nur, dövmekten yorulunca, veziri bırakmış; o da çamura, kana ve toza bulanmış, yerden kalkarak ona acımaktan uzak halkın gözü önünde, sultanın sarayına doğru yollanmış.
     Ali-Nur’a gelince, Enis-üc-Celis’i elinden tutmuş ve tüm halkın sevinç çığlıklarıyla evine dönmüş.
     Vezire gelince, o acıklı haliyle Sultan Muhammet İbni Süleyman-üz-Zeyni’nin sarayına ulaşmış; sarayın önünde durmuş ve “Ey hükümdarım! Zulüm gördüm, zulüm gördüm!” diye haykırmış.
     Hükümdar onu hemen huzuruna getirtmiş ve yüzüne bakıp getirilenin veziri El-Muin İbni Savi olduğunu görmüş. Ve çok şaşarak ona, “Seni bu hale sokmaya kim cesaret etti?” diye sormuş.
     Vezir de ağlamaya başlamış ve ona şu dizeleri okumuş:
     Sen kendin yeryüzü canlıları arasında ömür sürerken ve benim gözüpek savunucum olarak yaşarken, zamanın beni kurban seçmesi, vahşi köpeklerin acınası avı olmam olası mı? Ey yağmurunu bize sunan hayırlı bulut! Senin koruman altındaki ben susuzluktan kırılırken, her susuzun senin canlı kaynağında susuzluğunu gidermesi mümkün mü?
     Sonra, “Ey efendim, bütün gücüyle sana hizmet eden, seni seven tüm hizmetkârlarının nasibi böyle mi olmalı? Senin hoşgörünü kötüye kullanarak onlara karşı böylesi utanç verici davranışlarda bulunulması reva mıdır?” diye eklemiş. Hükümdar da ona, “Ama kim seni bu hale koydu?” diye sormuş. O da, “Efendim, şimdiki aşçımın boyuna yemek yakmasından bıkarak bana doğru dürüst yemek yapacak bir aşçı köle satın almak üzere, bu sabah esirciler çarşısında bir gezinti yapıyordum; çarşıda bütün ömrümde bugüne kadar hiç rastlamadığım güzellikte genç bir esire gördüm. Hakkında bilgi edinmek üzere başvurduğum simsar bana, bu esirenin rahmetli Vezir İbni Hakan’ın oğlu genç Ali-Nur’a ait olduğunu söyledi. Sanırım ki değerli hükümdarım, size üstün nitelikli güzel bir esire satın almak üzere vezir Fazleddin İbni Hakan’a, evvelce on bin dinar verdiğini hatırlıyordur! Vezir İbni Hakan, söz konusu olan esireyi bulup sana almada pek gecikmedi. Ama harika bir yaratık olduğu ve çok hoşuna gittiği için, onu oğlu Ali-Nur’a armağan olarak sundu. Ali-Nur da, babasının ölümü üzerine, savrukluk ve çılgınlıklar yaptı ve bunda o kadar ileri gitti ki sonunda tüm mal ve mülkünü, hatta tüm eşyayı satmak zorunda kaldı. Ve yaşamak için artık yarım mangıra bile ihtiyaç duyacak bir duruma düşünce, satmak maksadıyla, esireyi pazara götürmüş ve onu simsara teslim etmiş; o da cariyeyi açık artırmaya sokmuş. Ve hemen tüm tacirler, arttırmaya katılmışlar. Öylesine arttırmışlar ki, esirenin fiyatı dört bin dinara ulaşmış. O sırada ben esireyi görerek bunu esasen ilk sermayeyi sağlayan devletli sultanım için satın almaya karar verdim; simsarı çağırdım ve ona, ‘Evladım, ben sana bu dört bin dinarı ödeyeyim!‘ dedim. Ama simsar bana, genç esirenin sahibini gösterdi; o da beni görür görmez, kudurmuş gibi koşup geldi ve bana, ‘Allah’ın belası ihtiyar! Ey felaket habercisi kötü şeyh! Bana cariyenin başını örten büyük yeldirmeyi dolduracak kadar altın versen de, onu sana bırakmaktansa, bir Yahudi’ye, bir Hristiyan’a satmayı yeğlerim!‘ dedi. Bunu duyunca ona, ‘Fakat ey genç adam, onu ben kesinlikle kendim için değil, hepimizin iyilik kaynağı değerli efendimiz sultan için satın alıyorum‘ diye yanıt verdim. Ama bu sözlerimi işitip esireyi teslim edecek yerde, daha da hiddetlendi ve atımın dizginine yapışarak bacağımı yakaladı ve çekerek beni yere düşürdü; sonra da ilerlemiş yaşıma aldırmadan ve beyaz sakallarıma saygı duymadan, bana vurmaya ve her türlü kötü davranışta bulunmaya başladı; sonunda da şu anda gördüğünüz acınası hale getirdi. Ey adil hükümdarım! Ve bütün bunlar sultanımı hoşnut etmek, aslında yasal olarak da kendisine ait bulunan bir esireyi, yatağına lâyık görerek satın almak istememden dolayı başıma geldi!” diye sözünü sürdürmüş.
     Ve vezir, bu sözleri söyledikten sonra, sultanın ayaklarına atılıp ağlamaya ve ondan adalet dilemeye koyulmuş. Onun iddiası ve anlattıklarından sonra sultan, öylesine bir hiddete kapılmış ki, alnından kaşlarının arasına ter akmış ve hemen maiyetini oluşturan emirlerine ve sarayının ileri gelenlerine dönüp bir işaret yapınca huzurunda kılıçlarını çekmiş kırk muhafız belirmiş. Sultan onlara, “Hemen şimdi eski vezirim El-Fazl İbni Hakan’ın evine gidin! Evi yağmalayın ve de yerle bir edin! Sonra da cani Ali-Nur’u ve cariyesini yakalayın, kollarını bağlayarak huzura getirin!” demiş.
     Kırk muhafız, işittikleri ve itaat ettikleri yanıtını verdikten sonra, hemen Ali-Nur’un evine doğru yollanmışlar. Oysa sultanın sarayındaki mabeyinciler arasında daha önce rahmetli Vezir İbni Hakan’ın kölesi olup büyük bir sevgiyle bağlandığı eski genç efendisi Ali-Nur ile birlikte yetiştirilmiş bulunan Sancar adında genç bir mabeyinci varmış. Talihin uğuru olarak, Vezir El-Savi’nin saraya geldiği ve sultan tarafından o kıyıcı emir verildiği sırada orada bulunuyormuş. Hemen aceleyle kestirme yollardan Ali-Nur’un evine koşmuş; kapının çalındığını işiterek koşup gelen Ali-Nur’u bulmuş; Ali-Nur onun eski dostu Sancar olduğunu görünce kendisi ile selamlaşıp kucaklaşmak istemiş. Ama Sancar, fazla oyalanmadan ona, “Sevgili efendim, şimdi dostça sözler söylemenin ve selamlaşmanın sırası değil!” demiş ve şairin şu dizelerini okumuş:
     Özgür ruhun için, bağlanıp zulüm göreceğine ve sert köleliğin acısını çekeceğine inanıyorsan, onu kökünden sök ve kaç! Uzaklara uç, bırak kentlerde binalar onları inşa ettirenlerin üzerlerine çöksün! Hey dostum, Tanrı’nın geniş ve sonsuz toprakları üzerinde kendi ülkenden başka ülkeler bulursun! Ama başka can bulamazsın!
     Ali-Nur da, “Hey Sancar dostum, bana ne gibi bir haber getirdin?” diye sormuş. Sancar ona “Hemen ayağa kalk, kendini ve cariyen Enis-üc-Celis’i kurtar! Çünkü El-Muin İbni Savi, içine düşersen seni acımadan öldürecek bir ağ atmaya geliyor. Ve de sultan onun tahrikleriyle kılıçlarını çekmiş kırk muhafızını ikiniz için yola çıkardı. Başınıza felaket gelmeden, hemen kaçıp kurtulmanızı öneririm!” demiş. Ve bu sözleri söyledikten sonra, bir kese altın çıkararak Ali-Nur’a vermiş ve ona, “Efendim, hacet halinde kullanabilmen için işte kırk adet altın dinar! Daha fazla cömert davranamadığım için beni bağışlamanı dilerim. Ama zaman kaybediyoruz! Kalk, hemen kaç!” demiş.
     Bunun üzerine Ali-Nur koşup Enis-üc-Celis’e durumu bildirmiş; o da hemen çarşafına bürünmüş; ikisi birlikte evden, sonra da kentten çıkmışlar; Tanrı’nın yardımıyla deniz kenarına ulaşmışlar; tam o sırada, yelkenlerini açmış yola çıkmak üzere olan bir gemi bulmuşlar.
     Ali-Nur, güvertede, “Birbirlerine henüz veda etmemiş olanlar etsin! Henüz yol tedariklerini tamamlamayanlar tamamlasın, evinde bir şey unutan varsa gidip alsın! Çünkü yola çıkmak üzereyiz!” diye haykıran kaptanı görmüş. Tüm yolculardan, “Yapacak başka işimiz kalmadı kaptan, her şey yolunda!” yanıtını alınca kaptan adamlarına, “Haydi! Yelken açın, palamarları çözün!” diye haykırmış. O anda Ali-Nur kaptana, “Ne yana doğru yol alıyorsunuz, kaptan?” diye sormuş; o da, “Barış kenti Bağdat’a!” yanıtını vermiş.

     Anlatısının o anında, Şehrazat, günün doğduğunu görmüş ve yavaşça öyküsünü anlatmayı bırakmış.  

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz