Bektaşinin Biri (4)
Bektaşinin Biri (4)

Bektaşinin Biri (4)

BEN ÇAKTIM, ŞİMŞEK ÇAKTI
     Bektaşi’nin birine sormuşlar:
     “Erenler, dün gece ne iş gördün?”
     Bektaşi cevap vermiş:
     “Hava açıktı. Tepsiyi alıp bahçeye çıktım, derken gökyüzü bulutlandı. Ben çaktım, şimşek çaktı; ben çaktım, şimşek çaktı. Sonra ben sızmışım. O ne yaptı bilmem!”
DOĞRU SÖZE NE DENİR?
     Bektaşi içiyordu. Kendisine;
     “Sarhoş olmaktan korkmuyor musun?” diye sordular.
     “Hayır, benim sarhoşluğumdan kimseye bir zararım dokunmaz ki. Siz asıl içmeden sarhoş olanlardan çekinin!”
     “Kim onlar?”
     “Bunlar bir takım sonradan görmelerdir ki, ellerine dünya malı geçtiği için ne oldum delisi olurlar…”
NE KADAR DEĞİŞMİŞSİN
     Bektaşi bir gün eski dostlarından birine rastlamış. Evvelce, kılık kıyafet düşkünü olan bu dostunu şimdi pek mükellef bir kılıkta görünce garipsemişse de, bir şey sormaya lüzum görmemiş. Yalnız, onunla konuşu konuşa evine gitmek için;
     “Azizim!” demiş. “Burada ne bekliyorsunuz? Buyurun, beraber gidelim. Hiç olmazsa eski günlerden konuşuruz,”
     Fakat adam bu teklifi kabul etmemiş;
     “Beni affetseniz. Burada beklemeye mecburum.” diyerek cevap vermiş.
     Bektaşi nasılsa bir meraka kapılmış ve sormaya başlamış:
     “Birini mi bekliyorsun, azizim?”
     “Evet. Eşeğimi getireceklerdi.”
     “Eşeği ne yapacaksın?”
     “Vallahi dostum, şimdi üç adım bile yaya gidemiyorum.”
     “Yaa! Demek ki sen, eşek olmayınca üç adım bile gidemiyorsun ha? Vah, vah, vah! Meğer ne kadar değişmişsin!”
ALLAH AFFEDER, FAKAT…
     Bir gün Bektaşi’ye sormuşlar:
     “Baba erenler, niçin oruç tutmazsınız?”
     “Vallahi tutmak isterim ama halim mecalim yok.”
     “İftara çağırsalar gider misin?”
     “Aaa… Doğrusu, ne yapar eder giderim.”
     “Canım, bu nasıl olur? Allah’ın emrini dinlemiyorsun da kulların davetine icabet ediyorsun.”
     “Bunda şaşılacak ne var? Bilirsiniz ki Cenabı Hak merhametlilerin merhametlisidir. Bir eşref saatine gelirse kulların günahını derhal affedebilir. Fakat insanlar böyle midir ya? Onlar, en küçük bir sebepten güceniverirler. Bunun için davetlere derhal icabet etmek gerekir.”
ONU DA YARIN YAPARIM
     Meşhur Kuyucu Murat Paşa’nın türbedarı gayet keyfin düşkün bir Bektaşi imiş. Zevk aldığı keyif verici şeylerin vaktini bir dakika bile geçirmezmiş. Bir bayram arifesinde, akşama doğru Bektaşi türbedar keyif verici içeceklerini hazırlamış. Rakısını, esrarlı sigarasını ve macun hokkasını önündeki sofraya sıralamış. Tam sofraya oturacağı zaman içeriye saray adamlarından biri girmiş:
     “Aman! Şevketli efendimiz türbeyi ziyarete geliyor,” demiş.
     Bunu duyan Bektaşi, canı fena halde sıkkın olarak yerinden kalkmış, hazırladığı şeyleri bir tarafa kaldırarak el pençe divan durup Padişahı beklemeye başlamış. Biraz sonra, muhteşem bir alayla  Sultan Mahmut gelmiş, türbeye girmiş. Âdet olduğu şekilde üç İhlas bir Fatiha okunduktan sonra Padişah oraya buraya göz gezdirmeye başlamış. Türbedara dönerek;
     “Her tarafı bakımsız buluyorum,” dedikten sonra, emirler vermeye başlamış:
     “Şu perdelerin tozunu al.”
     Türbedar derhal bir merdivene tırmanmış, perdelerin tozlarını almış.
     “Şuralarda da örümcekler var.”
     Türbedar derhal tavan süpürgesine sarılmış, örümcekleri de almış.
     “Mübarek zatın sandukası üzerindeki örtüler pek de karmakarışık. Şunları da düzelt.”
     Türbedar derhal sanduka üzerindeki örtüleri indirmiş. Yeniden sermiş.
     “Bu muhterem vezirin kavuğu da berbat bir halde. Çabuk, sarığı çöz de yeniden sar.”
     Alışkın olduğu keyif saatini geçirmiş, fena halde sersemlemiş olan Bektaşi türbedarın artık sabrı tükenmiş ve demiş ki:
     “A benim şevketli Hünkârım! Bu herif de yarın bayram selamlığına yetişecek değil ya, onu da yarın yaparım!”
SOĞUĞU ANANIN KARNINDA ALMIŞSIN
     Bektaşi’nin bir komşusu varmış. Bu adam o derece sevimsizmiş ki, Bektaşi bu adamdan hiç hoşlanmazmış. Adam da Bektaşi’yi ne zaman görse nezleden şikâyet eder;
     “Öyle bir soğuk almışım ki,” diye söze başlarmış.
     Bektaşi, dayanamamış. Nihayet günün birinde;
     “Be imanım, bana kalırsa sen asıl soğuğu ananın karnında almışsın,” diyerek, sevimsiz komşusunun soğukluğunu yüzüne vurmak suretiyle yakasını onun elinden kurtarmış.
BUYURUN CENAZE NAMAZINA
     İçkinin şiddetle yasaklanmış olduğu bir zamanda, gizli meyhanelerden birinde demlenen Bektaşi, salına salına giderken, birdenbire  tanıdık bir çehre ile karşılaşmış. Hemen samimi bir tavırla elini o çehre sahibinin omzuna koyarak, sormaya başlamış:
     “İmanım! Seni iyice gözüm ısırıyor. Acaba nerede gördüm? Fener’deki Çardaklı meyhanede mi?”
     “Hayır.”
“Öyleyse, Tavuk Pazarı’ndaki Küplü’de?”
     “Hayır.”
“Eh, o halde mutlaka Uzunodalar’da?”
     “Hayır.”
“Allah, Allah… Bari söyle de meraktan kurtulayım?”
     “Her halde sen beni selamlık ettiğim zaman görmüş olacaksın!”
     Bektaşi, karşısındaki adamın Padişah olduğunu anlamış. Artık söyleyecek söz bulamamış. Hemen oraya sırt üstü yatarak;
     “Ey ahali… Ben kalıbı değiştiriyorum. Buyurun cenaze namazına!” diye bağırmış.
YANLIŞLIKLA AĞZINA GİRMİŞ
     Sofulardan bir zevzek, Bektaşi ile güya alay etmek için ona her rastlayışında rüyalar uydurur söyler ve bu rüyaların konularını da, mutlaka Bektaşi babalarını küçültecek uydurma olaylara ayırırmış. Bir sabah, Bektaşi işine giderken bu zevzek herif yine kendisini karşılamış;
“Aman dostum, bu gece öyle bir rüya gördüm ki bayılacaksın.” diye söze başlamış ve rüyasında, bir Bektaşi babasının kendisinin ağzına tükürdüğünü anlatmış. Bektaşi, rüyayı büyük bir dikkatle dinlemiş;
     “Hakikaten, rüya çok mühim…” demiş. “Her halde bizim baba senin suratına tükürecekmiş. Fakat bu tükürük, yanlışlıkla ağzına girmiş!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir