Hoca Bir Gün (2)
Hoca Bir Gün (2)

Hoca Bir Gün (2)

CENAZE EVİ
     Hoca’nın komşusu ölmüş. Cenaze mezarlığa götürülürken, karısı başlamış ağıt yakmaya:
     Gittiğin yerin adı var
     Ne tuzu var ne tadı var
     Ne odun ne ocağı var
     Böyle nereye gidersin?
     Hoca karısına dönüp;
     “Hanım,” demiş. “Galiba cenaze bizim eve geliyor!
UTANCIMDAN SAKLANDIM
     Nasrettin Hoca’nın evine hırsız girmiş. Girmiş girmesine de ev tam takır, kuru bakır. Evde çalacak hiçbir şey yok. Eyvah, hırsıza mahcup olacağım diye düşündüğünden midir nedir; Hoca bir dolaba saklanmış. Hırsız, oraya bakarken buraya bakarken, dolabı açınca Hoca’yı karşısında görmez mi?
     “Sen…” demeye kalmadan Hoca sözü hırsızın ağzından almış;
     “Korkma ahbap,” demiş. “Çabucak bir şeyler bulamayacağın için utancımdan saklandım!”
IŞIĞI GÖREN GELİYOR
     Hikâye bu ya, Nasrettin Hoca daha evleneli bir yıl olmadan karısını doğum sancısı tutmuş. Ebeyi çağırmışlar. Neyse uzatmayalım; karısı doğurmuş, beş dakika geçmeden bir daha doğurmuş, ikiz! Bir daha doğurmuş, üçüz! Bir daha gözün aydın, dördüz! Hoca’nın nevri dönmüş olacak ki bütün mumları üflemiş.
     “Aman Hoca, ne yaptın?” diyen ebe kadına;
     “Ne yapsaydım,” demiş Hoca, “Işığı gören geliyor!”
HOCA’NIN TEHDİDİ
     Hoca, bir yabancı kasabada misafirken heybesini çaldırmış. Heybe de heybe hani, az bulunur cinstenmiş. O önemli değil de, adamcağız eşyasını nereye koysun? Başlamış tehdide:
     “Heybemi bulmazsanız ben ne yapacağımı bilirim!”
     Bir değil, beş değil, Hoca heybe bulunana kadar yapacağını yalnızca kendisinin bildiğini söyleyip durmuş. Çok şükür, sonunda heybe bulunmuş.
     “Hocam,” demişler. “Heybe bulunmasaydı ne yapacaktın?”
     “Ne mi yapacaktım?” demiş Hoca. “Eski kilimi bozup heybe yapacaktım!”
AĞZIM HİÇ KAPANMADI
     Neylersiniz, yoksulluk zor zanaat. Hocamız kıt kanaat geçindiği bir yılın kara kışında bakmış ki arpa saman yazı getirmeyecek, eşeğin arpasını her gün biraz kısmaya başlamış. Kısa kısa hayvancağızın yemi günlük bir avuç arpa olmuş. Bir gün ahıra girdiğinde Karakaçan’ın nalları diktiğini gören Hoca;
     “Yazık oldu,” demiş, “Tam açlığa alışıyordu!”
HİLÂL
     Nasrettin Hoca artık Akşehirli olmuş ama doğduğu köy Hortu’yu mu yoksa oradaki eşini dostunu mu özlemiş bilinmez, oruç ayını sılada geçireyim diye onca yolu tüketip gece vakti köye girmiş. Bir de ne görsün, köylüler toplanmışlar, gökyüzüne bakıyorlar. Bunca insanın hilâli görebilmek için toplandığını anlayınca söylemeden edememiş:
     “Yahu ne adamlarsınız! Bizim Akşehir’de bunun değirmen taşı gibisi bulunur gökyüzünde; kimse dönüp bakmaz!”
BEŞ PARMAK ALTI PARMAK
     Nasrettin Hoca kaşık bulamamış mı nedir, “Bismillah” deyip sağ eliyle zerdeye dayanmış. Aynı yöntemi uygulayan bir hasis;
     “Hoca,” demiş. “Afiyet olsun da, neden beş parmağınla yiyorsun?”
     Hoca bu, hiç altta kalır mı?
     “Altı parmağım olmadığından!” demiş.
AY BOĞULACAKTI
     Hocanın gece vakti dili damağı kurumuş, içi yanmış. Mutfağa seğirtmiş ama ilaç için bir dirhem su yok. Kuyudan su çekmek için bahçeye çıkmış. Kuyunun kapağını kaldırınca bir de ne görsün, ay kuyuda parlıyor.
     “Eyvah, ay boğulacak!” demesiyle, çengelli ipi alıp gelmesi bir olmuş.
     Hoca saatlerce ayı çengelle yakalayıp kuyudan çıkarmak için uğraşmış. Sonunda çengel, kuyu taşına mı takılmış, sahiden aya mı takılmış, çektim gelmez bir ağırlıkla uğraşmış Hoca. Var gücüyle ipe asılınca, sırtüstü yere serilmesin mi? Bir de bakmış ki dolunay gökyüzünde pırıl pırıl parlıyor.
     “Çok şükür Allah’ım,” demiş. “Yoruldum ama ayı da boğulmaktan kurtardım!”
İNŞALLAH BEN GELDİM
     Hoca, yarına şunları yapacağım, edeceğim diye plan yaparmış. Plan yaparmış yapmasına da, her şeyin nasip kısmet işi olduğunu iyi bilen hanımı onu uyarmaktan geri kalmazmış;
     “Hoca, insanlık hali!”, “Hoca, kader kısmet var!”, “Hoca, nasipten öteye yol gitmez!”
     Hoca bu, hanımının her sözüne itibar etmediği gibi, bu sözlerine de itibar etmezmiş.
     Günlerden bir gün, akşam yatmadan önce bizim Hoca karısına;
     “Hatun,” demiş. “Yarın güneş açarsa tarlaya, hava yağmurlu olursa oduna gideceğim.”
     Hanımı yine, “İnşallah de Hoca!” diye uyarmış ama uyarmasıyla cevabını alması bir olmuş.
     “Bre kadın!” demiş. “Bunun inşallah maşallahı mı var, yarın hava ya kapalı olacak ya açık. Ben de ya tarlaya gideceğim ya oduna!”
     Sabah uyanmış ki hava kapalı. Eşeğe bindiği gibi dağın yolunu tutmuş. Neyse uzatmayalım, odunu kesmiş tam eşeğe yükleyecekken, bir grup haydut etrafını çevirip;
     “Babalık,” demişler. “Filan köyü biliyor musun?”
     “Biliyorum,” demiş Hoca. “Ne olacak?”
     “O zaman düş önümüze de bizi oraya götür.”
     Hoca yalvarmış yakarmış ama iş bildiğiniz gibi değil. Üstelik filan köy dedikleri çeyrek günlük yol. Kaçsa arkadan mızraklayacaklar, yere yatsa üstünü çiğneyecekler. Bu melanet heriflerden kurtulmanın çaresi yok. Önlerine düşüp o köyü bulmuş ama gün de batmak üzere. Yayan yapıldak onca yolu yürüyüp sabaha karşı evin kapısını çalmış. Hanımı içeriden seslenmiş:
     “Kim o?”
     Hoca yorgunluk akan bir sesle cevap vermiş:
     “ Aç hanım aç, inşallah ben geldim!”
KUYRUĞU KOLAY YERDE
     Hikâye bu ya, Nasrettin Hocamız eşeğini satmak için pazara götürürken, bakmış ki eşeğin kuyruğu pislik ve çamur içinde. Yıkasa su yok, su bulsa kuyruk temizlenecek gibi değil. Bu haliyle eşeği nasıl satsın? En iyisi kuyruğun kirli yerini kesmek! Hoca da öyle yapmış. Kuyruğu kestiği gibi heybeye yerleştirmiş. Neyse uzatmayalım, eşeğe bir alıcı çıkmış. Beğenmiş de Karakaçan’ı. Ancak kuyruksuz olduğunu görünce pazarlığı yarıda bırakmaya niyetlenmiş. Durumu fark eden Hoca;
     “Pazarlığı bozma,” demiş. “Eksiği kuyruk olsun, o kolay yerde!”
EL ELİN EŞEĞİNİ TÜRKÜ ÇAĞIRARAK ARAR
     Akşehir’de subaşının eşeği kaybolmuş. Eşeği bulmaları için dört yana adamlar salınmış. Harıl harıl eşek aranırmış. Adamlar yolda Nasrettin Hoca’yı da görüp tembih etmişler;
     “Aman Hoca,” demişler. “Sen de şu tepenin ardında arayıver subaşının eşeğini!”
     “Olur… Olur!” demiş Hoca.
     Hoca bir yandan türkü söylüyor, bir yandan da tepeye giden yoldaki bağlara doğru salına salına ilerliyormuş. Karşısına bir köylü çıkmış.
     “Hayrola Hocam, buralarda ne ararsın?”
     “Bizim subaşının eşeği kaybolmuş da onu arıyorum.”
     Köylü şaşırmış:
     “Hocam nasıl eşek aramak bu? Sen düğüne gider gibi neşelisin, türkü çağırıp duruyorsun!”
     O zaman Hoca gülmüş:
     “Eh,” demiş. “El elin eşeğini türkü çağırarak arar! Bunda şaşılacak ne var?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir