İzmir Körfezi’nde

İ

     “İşin en garibi,” diyordu. “Her gece, tam gece yarısında bağırmalarıydı. Bu saatte niye bağırırlardı bilmiyorum. Bizler limandaydık, onlar da iskelede, gece yarısı başlarlardı bağırmaya. Susturmak için projektör tutardık üstlerine. Bu her seferinde işe yaradı. Projektörü üstlerinde bir aşağı bir yukarı iki üç kez dolaştırdık mı susarlardı. Bir kez iskelede görevli subay bendim, yanıma bir Türk subayı geldi, büyük bir öfke içindeydi; bizim gemicilerden biri kendisine hakaret etmiş. Ona bu gemicinin gemiye gönderilip orada şiddetle cezalandırılacağını söyledim. Adamı göstermesini istedim. En sessiz bir herifi, bir topçu yardımcısını gösterdi. Bu adamın kendisine durmadan ağır hakarette bulunduğunu söyledi; benimle bir çevirmen aracılığı ile konuşuyordu. Topçu yardımcısının hakaret edecek kadar Türkçe bilmesini aklım almadı.
     Adamı çağırdım ve “Türk subayları ile ancak gerektiği zaman konuşacaktın,” dedim.
     “Ben hiç biri ile konuşmadım, efendim!”
     “Kuşkum yok bundan,” dedim. “Ama şimdi en iyisi sen gemiye git ve bütün gün bir daha sahile çıkma,”
     Sonra Türk’e, adamın gemiye gönderildiğini ve orada gerekenin şiddetle yapılacağını söyledim. En sert bir biçimde! Türk sevindi. İyi dosttuk bizler…
     “En kötüsü,” diyordu. “Çocukları ölmüş kadınlardı. Ölü çocukları alamıyordunuz onlardan. Altı günden beri ölüydü çocuklar. Vermiyorlardı onları. Hiç bir şey yapamazdınız. Sonunda çekip aldık. Sonra, bir de yaşlı bir kadın vardı, bu olağan üstüdür işte: Bir doktora anlattım, ‘yalan söylüyorsun’ dedi. Onları iskeleden uzaklaştırıyor, ölüleri topluyorduk, bu yaşlı kadın sedye gibi bir şeyin üstünde yatıyordu.
     “Şu kadına bir bakar mısınız, efendim?” dediler. Ben de baktım, tam o anda öldü ve taş gibi kaskatı kesildi. Bacakları çekildi, belinden yukarı çekmişti bacaklarını, tümden sertleşti. Sanki geceden ölmüş gibiydi. Bir tıp öğrencisine anlattım bunu, ‘İmkânsız!” dedi.
     Hepsi iskeleye dolmuştu, çünkü Türk’ü tanımıyorlardı, bu ne depreme, ne de başka şeye benzerdi. Koca Türk’ün ne yapacağını hiç bilemezlerdi. Hatırlıyor musun, nasıl bize bir daha gelip almamamızı emretmişlerdi. O sabah limana geldiğimde işi bitirmeyi düşünüyordum. Ellerinde batarya çoktu, toz ederlerdi bizi suyun üstünde, içeri girecektik, iskeleye yanaşıp ön ve arkadan demirleyecektik. Sonra da şehrin Türk kesimini topa tutacaktık.
     Uçururlardı bizi ama biz de cehenneme çevirirdik şehri! İçeri girerken bir kaç kez kuru sıkı ateş ettiler. Kemal geldi, Türk kumandanı kovdu, adam yetkisini aşmıştı. Fazla ileri gitmişti. Cehenneme dönecekti ortalık.
     Limanı hatırlarsın. Birçok güzel tekne vardı. Yaşamımda düş kurduğum tek süre oldu bu. Çocukları ölen kadınlara olduğu gibi, doğuran kadınlara da aldıran yoktu. Hepsi kurtuldu. Bir kaçının ölmesi bile şaşırtıcıdır. Üzerlerine bir şey örter, bırakırdık kendi hallerine. Her zaman ambarın en karanlık köşelerini bulurlardı. Bir kez iskeleden ayrıldılar mı artık hiç bir şeye aldırmazlardı.
     Yunanlılar tuhaf çocuklardı üstelik. Yük hayvanlarını beraber götüremeyecekleri için ön ayaklarını kırar, sığ suya iterlerdi. Ön ayakları kırık katırlar, suda debelenirlerdi.  Tatlı işlerdi bütün bunlar. Gerçekten, çok tatlıydı…

(Amerikan Öyküsü–Yazan: Ernest Hemingway-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi