Hoca Bir Gün (3)

H

ACEMİ AVCI
     Hikâye bu ya, kurtlar Akşehir’e, hatta Hoca’nın mahallesine kadar iner olmuş. Hoca da kış kıyamet demeyip komşusuyla kurt avına çıkmış.
     Neyse uzatmayalım, acemi avcı şansı, bir kurdu ininde kıstırmışlar. Komşusu hayvanı görmek için kafasını inin ağzından içeri sokmuş. Sokar sokmaz da ayakları halay tutar gibi zıplamaya oynamaya başlamış. Hoca, “Tamam,” diye düşünmüş, “İşte bizim adam kurdu yakaladı. Avcı dediğin böyle olur. Bari yardım edeyim,” diyerek adamın ayaklarından asılıp dışarı çıkarmış ki bir de ne görsün; komşunun kafası yok. Hoca’yı bir düşüncedir almış. Apar topar geri dönüp adamın karısına:
     “Hatırlıyor musun,” demiş. “Ava çıkarken kocanın kafası yerinde miydi?”
ACEMİ BAKKAL
     Hoca bu, her mesleği denedikten sonra bir de bakkal dükkânı açmış. Hocanın “acemi bakkal”  olduğunu anlayan bir kadın;
     “Ben Kedigillerden Deli Ömer’in karısıyım, parasını kocam ödeyecek,” diyerek tuzdan bulgura, yağdan şekere dükkânda ne varsa hepsinden istemiş.
     Hoca;
     “Mümkün değil,” demiş. “Kocanın namını duydum ama bile bile sermayeyi kediye yükleyemem!”
ACEMİ BERBER
     Hoca, bayramlık tıraşı için berbere gitmiş. Ancak, berberinin yerinde sanki cellatlıktan emekli biri varmış. Çaresiz sakalını yeni berbere teslim etmiş. Ama çok geçmeden berberin acemi olduğunu anlamış. Adam usturayı Hoca’nın yüzünde gezdirdikçe, Hoca içinden “Kelime-i Şehadet” getiriyormuş. O sırada korkunç bir böğürtü duyulmuş. Hoca, bu ses benden mi çıktı diye kendinden korkmuş. Berbere;
     “Hayırdır,” demiş. “Bu ses de neyin nesi?”
     “Biz artık duya duya alıştık,” demiş berber. “Yandaki nalbanttan geliyor; öküz nallıyorlar!”
Hoca lahavle çekip;
     “Ben de,” demiş. “Birini tıraş ediyorlar sandım!”
ACEMİ BÜLBÜL BU KADAR ÖTER
     Hoca’nın canı mı çekmiş nedir, göz hakkıdır diyerek, yol üzerindeki bahçede zerdali ağacının tepesine çıkmış. O güzelim zerdalileri cennetlik mideye indirirken bahçıvan çıkıp gelmesin mi?
     “Hey hemşerim,” demiş. “Kimsin, ne işin var ağaçta?”
     “Bülbülüm!”
“Bülbülsen öt bakalım!”
     İnsan ne kadar öter; Hoca da garip garip sesler çıkarmaya başlamış. Bahçıvan;
“Bülbül böyle mi öter?” diye sorunca Hoca;
     “İdare et,” demiş. “Acemi bülbül bu kadar öter!”
AĞZIM HİÇ KAPANMADI
     Hocayı bir eve akşam sohbetine davet etmişler. Davet iyi de, toplulukta bulunan bir boşboğaz havadan sudan, ileriden geriden konuştukça konuşuyor, sözü kimseye bırakmıyormuş. Bırakın Hoca’nın sohbet etmesini, söz sırası bile gelmemiş adamcağıza! Üstelik uykusu gelmiş, üst üste esnemeye başlamış. Nihayet gecenin bir yarısı herkes evine dağılmayı düşünürken, sazı elinden bırakmayan geveze:
     “Hocam hiç ağzını açmadın?” deyince Hoca;
     “Sen görmedin,” demiş. “O kadar açtım ki, az kalsın avurtlarım yırtılacaktı!”
AKÇELİ KÖPEK
     Hoca, pazarda dolaşırken biri ensesine okkalı bir tokat atmış. Hoca, adamdan davacı olmuş, birlikte kadıya gitmişler. Oysa adam Kadı’nın akrabasıymış.
     Kadı;
“Bir tokadın cezası bir akçedir. Git getir,” demiş.
     Adam gidiş o gidiş… Hoca da ne yapsın? Kadının ensesine bir tokat indirdikten sonra;
“Kadılığını akraba hatırına kullanırsan,” demiş. “Kötekten sen de nasibini alırsın. Getireceği bir akçeyi benim attığım bu tokadın cezası olarak sen al!”
AKLIN VARSA AKŞEHİR GÖLÜ’NE KOŞ
     Hikâye bu ya, Hoca yoldan çalı çırpı mı toplamış, yoksa geven mi kesmiş; eşeğe yüklediği gibi evin yolunu tutmuş. Tutmuş ama içini kemiren şüpheden de bir türlü kurtulmak mümkün olmamış. Bir eşek yükü zahmet çektiği bu odun bozuntusu ot ocağa atılınca ya adam gibi tutuşmazsa? Sınamayı kurt yemez deyip sınayayım derken, yüküyle birlikte eşeği de alev almaz mı? Hayvancağız var gücüyle kendi yangınından kaçmaya başlayınca, Hoca arkadan bağırmış:
     “Aklın varsa, Akşehir Gölü’ne koş!”
AL ABDESTİNİ VER PABUCUMU
     Nasreddin Hoca, derede abdest alırken pabucunun tekini dereye düşürmesin mi? Peşi sıra seğirtmiş ama bir türlü pabucu yakalayamamış. Yalınayak kaldığını anlayınca münasip bir şekilde abdestini bozmuş ve dereye çıkışmış:
     “Al abdestini, ver pabucumu!”
ALLAH’A ŞÜKREDİN
     Bir gün Nasreddin Hoca kürsüde;
     “Ey cemaat,” demiş. “Allaha ne kadar şükretseniz az. Ya deveyi kanatlı yaratsaydı?”
     Cemaatten birisi;
     “Hocam, bunun şükürle ne ilgisi var?” deyince, Hoca cevabı yapıştırmış:
     “Senin evinin damına bir konsaydı, o zaman görürdün!”
ALTIN NE KADAR EKSİK
     Adamın biri, Akşehir çarşısında akşam yürüyüşüne çıkan Hoca’ya bir altın uzatarak;
     “Hocam,” demiş. “Sende bulunur, şunu bozuver!”
     Hoca da ne hikmetse cebinde beş kuruş olmadığını söyleyememiş. Vaktim yok, acelem var dediyse de, adam inatçı çıkmış, illa Hoca’ya bozduracak altını. Sonunda Hoca;
     “Ver bakalım sarıkızı,” deyip, altını adamın elinden almış.
     Elinde evirip çevirdikten sonra;
     “Kardeşlik,” demiş. “Bu altın eksik altın!”
     Dedik ya adam inatçı diye, bu sefer; “Ne kadar eksikse o kadar boz,” diye sırnaşmasın mı? Hoca çileden çıkmış:
     “Bak adamım,” demiş. “Bu altın o kadar eksik ki, bir altın daha verirsen ancak tamamlanır!”
AŞÇIYA DİYECEĞİM YOK… PİLAVI BAĞIŞLAYIN
     Selçuklu Sultanı Alâeddin, bir Ramazan günü Nasreddin Hoca’yı Konya’ya davet etmiş. Sultan çağırır da gidilmez mi? Üstelik Hoca’ya hususî arap atlarından birini göndermiş. Hoca şehre vardığında vezirlerden birisi karşılamış. Gün boyu Konya’nın gezilecek yerlerini gezmişler, görülecek yerlerini görmüşler. Akşam ezanıyla birlikte “sultan sofrası”nda iftara oturmuşlar. Âdet olduğu üzere, evvela çorba gelmiş. Yine âdet olduğu üzere, ilk kaşığı Sultan Hazretleri çalmış ama çalmasıyla parlaması da bir olmuş:
     “Kaç defa ferman buyurdum; benim çorbama Erciyes kekiği atılacak diye. Kaldırın bu çorbayı! Kuzu tandırı getirin!”
     Sofrada bulunanlar çorbanın kokusuyla yutkuna dursun, bu defa kuzu tandır gelmiş. Sultan tadına bakar bakmaz; bu sefer de;
     “Mendebur aşçıbaşı!” diye gürlemiş. “Şu Selçuk ülkesinde kuzu mu kalmadı ki koç kızartırsınız. Götürün bunu çabuk!”
     Velhasıl, o yemeğe bir bahane, bu yemeğe bir bahane, sofraya ne gelirse Sultan Hazretleri, tadına baktıktan sonra, aşçıbaşını azarlayarak geri gönderiyormuş. Nasreddin Hoca bakmış ki aç kalacak, ayağa fırladığı gibi pilav lengerini alıp önüne koymuş; hızla kaşıklamaya başlamış.
     Sultan Hazretleri;
     “Hocam,” demiş. “Ne yapıyorsun?”
     “Sultanım,” demiş Hoca; “Aşçıbaşı sizin olsun, bari pilavı bağışlayın!”
AYAK SESİNİN KOKUSU
     Bir Akşehir yazında, Nasreddin Hoca ve dostları sohbet ederken, af buyurun, içlerinden biri seslice yellenmesin mi? Ne yapsın adamcağız, kızarmış bozarmış ama belli olmasın diyerek ayağını yere sürtmekten de geri durmamış. Hoca bu, taşı gediğine koymazsa rahat edemeyecek;
     “Rahat ol evlat,” demiş. “Sesini biraz benzettin de kokusunu ne yapacaksın?”
ÇÖMLEK HESABI
     Eskiden takvim bugünkü kadar yaygın değildi. Hele köylerde ancak önemli bazı olaylara göre zaman belirlenirdi. O yüzden özellikle Ramazan’da günleri şaşırmamak için bazı usuller uygulanırdı.
     On bir ayın sultanı Ramazan ayı bir daha gelir. Nasreddin Hoca zamanı belirlemek için bir çömlek alır ve bir avuç ufak taş toplar. Akşam olduğu zaman bu taşlardan bir tanesini çömleğe atardı. Ramazan’ın kaçı olduğunu öğrenmek isteyince çömlekteki taşları sayardı.
     Hoca’nın bu usulünü bilen bir arkadaşı Hoca’ya küçük bir şaka yapmak ister. Bir gün gizlice Hoca’nın taşları büyüklüğünde bir kucak taşı çömleğe boşaltır. Sonra doğru Hoca’nın yanına gider ve sorar:
     “Hocam, bugün Ramazan’ın yirmi dördü mü, yirmi beşi mi? Arkadaşlarla bir karara varamadık. Bana Hoca’ya git danış, o bilir dediler.”
     Hoca;
     “Olur, şu bizim çömleğe bir bakalım,” der.
     Hoca çömleğin yanına gider. İçindeki taşları saymak için boşaltır. Hayretler içinde kalır. Taşları sayar, Tam 124 tane taş vardır. Kendi kendine;
     “Allah Allah! Hiç böyle şey olmaz!” diye söylenir.
     Soru soran adamın yanına geri gelir.
     “Bugün Ramazan’ın altmış ikisi,” der.
     Adam:
     “Aman Hocam! Hiç böyle şey olur mu? Hiç ay altmış iki çeker mi?”
     Hoca;
     “Sen gene şükret, ben insaflı davrandım da yarısını söyledim. Benim çömleğin hesabına kalsaydı bugün Ramazan’ın yüz yirmi dördü idi!” der.

Yazar hakkında

Yorum Ekle