Başçavuş Prişibeyev

B

– Başçavuş Prişibeyev, siz Eylül ayının üçüncü günü polis Jigin’e, bucak başkanı Alyapov’a, korucu Yelimov’a, yaşlılar kurulu üyelerinden İvanov ile Gavrilov’a, bunların dışında altı köylüye sözle ve tavırlarınızla hakaret etmişsiniz, ayrıca ilk üç kişiye görevleri başındayken aşağılayıcı davranışlarda bulunmuşsunuz. Suçunuzu kabul ediyor musunuz?
     Tıraşı uzamış, buruşuk yüzlü bir adam olan Başçavuş Prişibeyev hazırol durumunda, kısık, boğuk bir sesle ve her sözcüğün üzerine basarak, komut verir gibi;
– Sayın yargıç beyefendi, dedi. Yasanın ilgili hükümlerine göre konuyu bütün yönleriyle ortaya koymak gerekmektedir. Suçun olmadığını en başta söylemeliyim. Bu işler, Tanrım rahmet eylesin, bir ceset yüzünden çıkmıştır. Bu ayın üçünde, eşim Anfisa ile birlikte ağır ağır, bize yakışacak bir ciddilikle yürüyorduk. Tam ırmak kıyısına varmıştık ki, baktım, bir ceset. Başına büyük bir kalabalık toplanmış, “Dağılın!” diye bağırdım. Ne hakla oraya toplanmışlardı? Yasada böyle bir şey yazılı mıydı? Bunca insanın orada ne işi vardı? İşte o yüzden kalabalığı itip kakmaya, evlerine gitmelerini söylemeye başladım. Korucu Yelimov’a da dağılmayanların ensesine patlatmasını buyurdum…
– Durun bakayım, siz ne polissiniz, ne de bucak başkanı. Halkı dağıtmak sizin göreviniz değil ki…
     Salonun her köşesinden;
– Görevi değil, görevi değil! sesleri yükseldi. Bu adamdan bize rahat yüzü yok. On beş yıldır anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Askerden döndü döneli böyle bu… Bucaktan çekip gitmek en iyisi! Herkesi bıktırdı, canından bezdirdi.
     Tanık olarak dinlenen bucak başkanı da;
– Doğrudur, sayın yargıç, dedi. Hepimiz şikâyetçiyiz ondan, bize yaşama hakkı tanımıyor. Bir düğün dernek yapsak, kutsal tasvirlerle bir yerde toplansak hemen bağırıp çağırmaya, şamata çıkarmaya başlıyor. Kendine göre bir düzen kurmak bütün amacı. Çocukların kulaklarını çekiyor, kayınbabalarıymış gibi kadınları susta durduruyor. Demin de bir bir köy evlerini dolaşıyor, sağa sola buyruklar yağdırıyordu: Şarkı söylemeyin, ateş yakmayın… Sanki şarkı söyleme yasağı varmış ülkede.
     Yargıç;
– Sırası gelince sizin ifadenizi de alacağız, dedi. Şimdi Prişibeyev konuşuyor. Devam edin, başçavuş.
     Başçavuş hırıltılı sesiyle anlatmasını sürdürdü:
– Başüstüne, sayın yargıç. Demin buyurdunuz ki, kalabalığı dağıtmak benim görevim değilmiş… Pek güzel… Ya düzensizlik olursa, halkın kargaşalık çıkarmasına göz mü yummalı? İnsanların istediklerini yapacakları nerede yazılı? Hayır, ben buna izin veremem! Ben onları dağıtmaya, düzensizliği önlemeye çalışmazsam kimse bu işi yapmaz. Çünkü toplum düzenini bilen başka kimse yok. Sayın yargıcım, koskoca bucakta halka, sıradan insanlara karşı nasıl davranılacağını yalnızca ben bilirim. Böyle şeylere aklım iyi erer, köylü değilim, çavuşken orduda depo komutanlığı yaptım. Varşova’da ordu karargâhında hizmet etmiş bir adamım. Emekliye ayrıldıktan sonra itfaiyede göreve devam ettim. Sonra hastalığımdan dolayı oradan da ayrıldım. Klasik erkek ortaokulunda görev yaptım… Toplum düzenini benden iyi kim bilebilir? Köylü denen kişi olup olacağı basit bir insandır. Böyle şeylerden anlamaz. Oysa kendi çıkarına olduğu için beni dinlemesi gerekir. Örneğin şunu ele alalım. Baktım, kıyıda kumun üstünde, suda boğulmuş bir insan yatıyor. Kalabalığı dağıtırken onun orada niçin yattığını sordum. “Bu ne biçim düzendir, polis görevini niçin yapmıyor?” diye sordum. Polis Jigin’e de dedim ki: “Neden üstlerine haber vermiyorsun? Belki rahmetli kendisi boğulmuştur, belki Sibirya’ya sürgüne gönderilecek bir suç olasılığı vardır işin içinde. Bir cinayet olabilir…” Ama Jigin bana mısın demiyor. Sigarasını püfürdetiyor yalnızca. “Siz buyruk verme yetkisini nereden aldınız? Bu işler sizi ilgilendirmez. Siz olmadan da görevimizi yaparız.” demez mi? Gördünüz mü şunun yediği naneyi? “Budala! Görevini yapmıyorsun işte! Yapsaydın böyle kayıtsız dikilip durmazdın?” karşılığını verdim. Bunun üzerine, “Dün jandarma komutanına haber verdim.” dedi. ‘Jandarma komutanının bu işle ne ilgisi var? Yasanın hangi maddesine dayanarak Jandarmayı karıştırıyorsun? Birisi boğulmuşsa, kendini asmışsa sivil makamlara durum bildirilir. Savcılık el koyar böyle olaylara. Sorgu yargıcı sorgulamaya başlar, mahkemeye gider.” Polis benim dediklerimi hem dinliyor, hem gülüyor. Köylüler de öyle. Hepsi güldüler sayın yargıç. Kitaba el basarım ki, güldüler. Bakın şu da, polis Jigin de… “Ne diye sırıtıp duruyorsunuz?” dedim. Polis, “Bu gibi işlere mahkeme karışmaz,” demez mi? Bunu işitince kan beynime sıçradı.
     Başçavuş, Jigin’e döndü:
– Söyle şimdi, öyle söylemedin mi?
– Evet, söyledim.
– Hem de basit insanların yanında. “Sorgu yargıcı böyle işlere karışmaz. Daha önemsiz işler gider oraya.” dedi açık açık. Herkes de duydu. Bunu işitince başımdan kaynar sular döküldü sandım, tüylerim diken diken oldu. “Bir daha söyle bakayım, bilmem neyin oğlu, bir daha söyle!” dedim. Aynı şeyleri söylemez mi? Bunun üzerine ben de başladım. Dedim ki: “Sen ne hakla sorgu yargıcı hakkında böyle konuşursun? Bir polissin sen, devlete karşı gelinir mi? Bilmiyor musun, bu çeşit sözler için, böyle yakışıksız davranışlar için sayın yargıç sizi jandarmaya gönderir?” Bucak başkanına da, “Bu gibi siyasi sözlerden dolayı sayın yargıcın seni sürgüne göndereceği hiç aklına gelmedi mi?” dedim. “Yargıç yetkisi dışına çıkamaz. Ancak önemsiz işlere bakar.” demesin mi? Onun böyle söylediğini herkes duydu. “Bu sözlerinle devletin saygınlığına gölge düşürüyorsun. Hele benimle alay etmeye kalkışma sakın! Ayağını denk al! Sonrasına karışmam ha!” diye üzerine yürüdüm. Varşova’da görevdeyken, sonra klasik erkek ortaokulunda görev yaparken uygunsuz sözler işittim mi hemen sokakta polis arardım. Birini görür görmez, “Buraya gel aslanım!” diye çağırdıktan sonra her şeyi bir bir anlatırdım. Ama burada kime anlatacaksın? Artık iyice öfkelenmiştim. Halkımızın bu başıboşluk, saygısızlık içinde kendisini unutması çok dokundu bana. O öfkeyle kolları sıvamışım. Öyle çok değil, şöyle yolu yordamınca, hafiften… Sayın yargıç, size karşı bir daha böyle sözler söylemeye kalkışmasınlar diye. İşte o sırada bucak başkanını korumak için polis işe karıştı. Ne yapayım, polise de girişmişim. Derken, iş büyüdü, sayın yargıç, ister istemez sırayla dayağa başvurdum… Eğer karşındaki budalaysa, ona dayak atmazsan günahı senin boynuna. Hele toplum düzeni diye önemli bir durum varsa…
– Ama izin verin, bu düzensizliğe bakacak başkaları var. Bucak başkanı, polis, korucu ne güne duruyor?
– Bunlar hangi birine yetişsin? Hem onlar benim gördüğüm gibi görmezler ki.
– Bir türlü anlamak istemiyorsunuz. Bu, sizin göreviniz değil.
– Ne dediniz, ne dediniz? Benim görevim değil mi? Çok şaşırdım doğrusu! Ulu orta rezalet çıkarsınlar, ben karışmayayım, öyle mi? Yoksa yaptıklarını öpüp başımın üstüne mi koyaydım? Bakın, şarkı söylemeyi yasakladığım için şikâyete gelmişler. Şarkı karın doyurmaz ki. İşlerini-güçlerini bırakıp şarkı söylüyorlar. Bir de geceleri ışık yakıp oturmak âdeti çıkardılar. Yatıp uyuyacakları yerde konuşup gülüşüyorlar. Defterimde hepsi yazılı, hepsi…
– Neymiş yazılı olan?
– Işık yakıp oturanlar.
     Prişibeyev cebinden yağlanmış bir kâğıt çıkardı, gözlüklerini takarak okumaya başladı:
– Işıkta oturan köylülerin adlarıdır: İvan Prohorov, Savva Mikiforov, Piyotr Petrov, asker karısı Sustrova. Bu dul kadın, Semyon Kislov’la ahlaksızca, yasadışı olarak birlikte yaşıyor. İgnat Sverçok büyücülükle uğraşır, karısıysa cadı olup geceleri başkalarının ineklerini sağar.
     Yargıç:
– Yeter artık! dedikten sonra öbürlerinin ifadelerine geçti.
     Başçavuş Prişibeyev gözlüklerini alnına kaldırdı. Kendinden yana olmadığı belli olan yargıca şaşkın şaşkın baktı.
     Patlak gözleri parlarken burnu kıpkırmızı olmuştur. Dönüp tanıklara bakar. Yargıcın ne diye bu kadar heyecanlandığını bir türlü anlayamamaktadır. Salonun öbür ucundan bastırılan kahkahaların gelmesi onu şaşkına çevirmiştir. Verilen hüküm de anlaşılmaz bir şeydir: Bir ay hapis.
     Ellerini iki yana açarak;
– Niçin, sayın yargıç? Hangi yasaya dayanarak? diye sorar.
     Artık onun için dünyanın değiştiği apaçık ortadadır. Yaşanması zor bir dünya! Umutsuz, acı düşünceler dolmuştur kafasına. Ama mahkeme binasından çıktıktan sonra köylülerin bir köşede toplanıp aralarında konuştuklarını görünce her zamanki alışkanlığından kurtulamayarak ellerini hazırol durumunda yanlarına yapıştırır ve hırıltılı sesiyle;
– Hey oradakiler, dağılın bakalım! Hadi evlerinize! diye bağırır.

(Rus Öyküsü–Yazan: Anton Çehov-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi